Sayfalar

24 Ocak 2013 Perşembe

Lojistik Evrim

ÖN SÖZ

 

 

Dünya’nın kalp atışı olarak kabul edilen, SR simgesiyle tanımlanan, 1954’ten beri ölçülebilen bir ‘Schumann rezonansı’ vardır! Binlerce yıldır 7.8 değerini istikrarla koruduğu halde bu gün gelinen noktada dramatik biçimde bu rezonansın 12 devir/saniyeye ulaştığı bilim çevrelerince gündeme getirilmekte olup 13 devir/saniyenin ‘zero point’ olduğu,  13 devir/saniyelik değere ulaştığında ise Dünya’nın dönmesinin duracağı ve Dünya’nın tersine dönmeye başlayacağı iddia edilmektedir. Böyle bir tersine döngü yeni bir tufan sebebidir.

 

Bir tufan olup, bilinen her şeyin sular altında kalmasını çaresizce seyretmek de bir seçenektir, geçmişin tecrübesinden yararlanıp geleceğin fırsatlarını araştırmak da bir seçenektir. Bu tufan riski insanlara ve hatta tüm canlılara mükemmel yeni fırsatlar sunabilir.

 

 

 

Amansız ve acımasız bir yarış uzun yıllar önce başladı. 

Birileri koşmamı istedi

Ben de koştum

 

Hiç hazır değildim bu yarışa

Hiç antrenman yapmadım

Ama yarış başladı bir kere, işaret verildi

Dönmek vazgeçmek olmazdı, ben de dönmedim

 

Düştüğüm yerden kalktım

Etrafıma bakındım

Önümde sayısız yarışçılar vardı

Bir o kadarı da geride

 

Önce bir adım attım

Ardından bir daha ve sonrası geldi

Sonra hızlanmaya başladım

İlk kişiyi geçmem çok zaman aldı

İkinci kişiyi de geçtim işte

 

Önümde yüzlercesi milyonlarcası vardı

Hatta bazıları düşünce ölmüştü

Nedenini hiç anlayamamıştım

Onlara fazla üzülemedim

Çünkü hiçbir şey hissetmiyordum

 

İlk defa yanımda düşen birisinin feryadı ile üzülmeyi öğrendim. Kendimde nedenini bilmediğim değişiklikler oldu. Sonra yanımda etrafımda düşenler, ölenleri gördükçe üzüntüm daha da arttı. Neler olduğunu anlayamadan ağlamaya başlamıştım.

 

Ben kimim?

Nerden geldim?

Nereye gidiyorum diye kendi kendime düşündüğümü fark ettim. Sonra bu koşunun bir görev olduğunu algıladım. Koşmalıydım ve kazanmalıydım.

 

Hem koşuyordum hem de yarışı kaybedenler için ağlıyordum. Ağlamanın yarışı kazanmaya faydası yoktu

Ağlamam yavaşladıkça hızlanmam artmıştı

 

Önümde yüzlercesi, milyonlarcası vardı

Fakat bir an geriye baktım ve çok önemli bir şeyi fark ettim

Önümde olanlar geride bıraktıklarımdan daha fazla değildi

 

İçimde kazanma duygusu şekillenmeye başlamıştı

Bu kadar kişiyi geride bıraktıysam diğerlerini de geride bırakabilirdim. Hızlandım, hızlandıkça diğerlerinden farkım ortaya çıkıyordu. Bende bir şeyler vardı.

 

Diğerlerinden farklıydım ben

 

Koşumda bir ritim, hareketlerimde bir düzenlilik, içimde kazanma arzusu ve o arzuyu sürekli taze tutan bir ses vardı

 

O ses: “ Sen sadece yapman gerekeni yap, elinden gelenin en iyisini yap, bu yarışı sen kazanacaksın, ” diyordu.

 

Kaslarım belirginleşmeye başladı. Ciğerlerimde oksijen fazlalığının verdiği yanma hissi ile koşmaya devam ettim, bu yarış ne zaman bitecekti bir fikrim yoktu.

 

Başkaları da hırslandı

İlk defa birisi beni geçti yarış başından beri

Sonra ben onu geçtim

Başkaları da beni geçti,  ben de onları geçtim

 

Sonra bir dönemece geldik, yarışın ne zaman biteceği hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Yolun ortasında yumurta biçiminde devasa bir cisim duruyordu.

                                                                               

Yanılmış mıydık acaba, bitiş çizgisi falan yok muydu?

 

 

 

Bu nasıl bir yarıştı?

Bazıları o engeli görünce vazgeçti

Sonuçta bu bir engeldi

 

Birisi “ ben devam edeceğim, ” dedi ve hızını artırdı.

Başka birisi de koşmaya başladı, ben de koştum, ne yapsaydım acaba? Yarışı bırakmayı düşündüm, sonra yine içimdeki o ses yankılandı zihnimde, o ses bu yarışı sen kazanacaksın, demişti

 

Koşmadan kazanamayacağımı anladım.

 

Yaklaştıkça yumurta gibi engel gözümüzde büyüyordu birisi bağırdı “ Yumurtada küçük delikler var ışık sızıyor! ” Birisi yanılgı dedi. Yarışın sonunda mıydık? Yarış bitiyor muydu? Yoksa daha yeni mi başlıyordu? Bilemeden yüzlerce kişi yumurta gibi duran kocaman cisme aynı anda çarptık.

 

Çarpışma esnasında sanki ben burun farkıyla öndeydim, ama birden ayaklarımın tutmadığını ve kaymaya başladığımı hissettim. Gözlerim karardı ve düştüm. O kadar yorgundum ki bayılmışım.

 

Uyandığımda kendimi az önce gördüğümüz o yumurta gibi cisim içinde buldum. Kocaman bir şeydi o cisim.

 

Etraftan garip sesler geliyordu

Rahat

Hazır ol

Dikkat gibi

Fakat kimseleri göremiyordum

 

Bu engelin içinde de engeller mi vardı acaba?

 

Ben bu yarışı kazandım mı?

Yoksa kaybettim mi?

Hiçbir şey anlamamıştım.

 

 

Birden kırmızı bir halının üzerinde yürüdüğümü fark ettim

Bilinçsiz bir halde, seslerin geldiği yöne doğru gidiyordum,

 

Yolun sonuna mı geldim nedir? Bunca sesler ne olabilir diye düşünürken, halının üzerindeki beyaz dairenin içine geldiğimde “ DİKKATTT! ”sesiyle irkildim.

 

Bir adam bana doğru koşarak geliyordu

İtiraf etmeliyim ki çok korkmuştum

Ama yine de belli etmemeye çalışıyordum

 

Yanıma gelen kendini tanıttı

Hiç de korkutucu hali yoktu

 

General SONSUZ

- Ordularınız görüş ve emirlerinize hazırdır

 

- Hangi Ordular?

- Sizin Ordularınız

- Ben kimim ki?

 

Siz O’sunuz efendim.

 

- Karşımda duran bunca askerler neden bekliyorlar?

- Efendim onlar size hizmet etmeleri için görevlendirildi?

- Ne hizmeti neden ben?

 

- Efendim bütün bunları anlamanız için burada aylarca vaktiniz olacak bildiğim tek şey budur.

 

- Peki, General SONSUZ

- Şimdi ne yapmam gerekiyor?

- Ordularınızı selamlayacaksınız efendim

 

 

 

- Nasıl?

- Merhaba asker, diyeceksiniz efendim, ondan sonra da nasılsınız, diyeceksiniz

- Peki

 

- MERHABA ASKER!

- SAĞOOOOOOOOL

- NASILSINIZ?

- SAĞOOOOOOOOL

 

- Neden bu kadar ahenk içerisinde bağırıyorlar?

- Hepsi disiplinlidir hepsi eğitimlidir ve ne yapacaklarını çok iyi bilirler efendim

- Kim yetiştirdi bunları?

- Han yetiştirdi efendim

- Hangi Han?

- Ümmühan efendim

 

- Hanınız ile ne zaman tanışacağım General SONSUZ?

- Yaklaşık dokuz ay sonra, ortalama bu sürede tanışmış olursunuz efendim.

- Peki, şimdi ne yapmam gerekiyor?

- Dinlenmeniz gerekiyor efendim.

 

- Ne zamana kadar?

- Sabah saat 08:30’a kadar

- O8:30’da ne var ki?

- Size brifing vereceğiz efendim

- Brifing nedir?

- Bilgilendirme toplantısı efendim

- Peki, sabah görüşürüz General SONSUZ dedim ve ayrıldık.

 

General SONSUZ yanımdan ayrıldıktan sonra, ben şimdi ne yapacağım nerde nasıl uyuyacağım, dememe kalmadan önümde bir araba durdu ve bir kişi koşarak arka kapıyı açıp buyurun efendim, dedi

 

Binsem mi acaba bu arabaya diye durakladım o esnada General SONSUZ ’un sözü geldi aklıma “ hepsi eğitimlidir ve ne yapacaklarını çok iyi bilirler. ’’ Demek ki bunlarda ne yapacaklarını çok iyi biliyorlardı.

 

Bu düşünce ile bindim arabaya. Arabanın içerisi o kadar güzel ve rahattı ki bıraksalar oracıkta uyuyabilirdim.

 

Arabaya binene kadar düştüm, kalktım, koştum, nefes nefese kaldım, yoruldum, bayıldım, ayıldım, yorgunluktan göz kapaklarım iyice ağırlaşmıştı ama bir bildikleri vardır herhalde, dedim ve uyumamaya çalıştım

 

Kocaman bir saray önünde durduk

Orda da karşılayanlar, selam verenler, sempatiyle bakanlar vardı. Sonunda refakatçim beni yatak odasına götürdü

 

Nasıl uyuduğumu bile hatırlayamıyorum yorgunluktan

 

Sabah çalan kapı sesiyle uyandım. 

Uyandığımda fark ettiğim tek şey bu Saray’ın arabanın içinden çok daha güzel olduğuydu.

 

- Günaydın efendim

- Sen de kimsin?

- Sizin emrinizde olan yüzlercesinden biriyim efendim

- Ne istiyorsun benden?

- Efendim kahvaltı vaktiniz geldi

- General SONSUZ kahvaltı odasında sizi bekliyor

- Peki geliyorum

 

- Günaydın efendim

- Günaydın General SONSUZ

- Şimdi ne yapacağım?

- Kahvaltı saatiniz efendim

- Gel öyleyse beraber yapalım

Sizin yiyeceklerinizle bizim yiyeceklerimiz arasından çok azı birbirine benziyor efendim. 

- İyi işte o zaman benzeyenlerden yersin, gelir misin?

- Emredersiniz efendim

- Planda ne var General SONSUZ?

- 08:30 da brifing var efendim

- Peki, siz yapın, benim gelmem gerekiyor mu?

- Brifingi sizi bilgilendirmek için yapıyoruz efendim

- Peki, gidelim öyleyse

 

Silindir sütunlu saray direkleri arasından labirent gibi yerlerden geçtikten sonra koridorun sonunda kocaman bir ışıklı yazı vardı

 

‘’ÇOK GİZLİ’’

Altında da ‘’GİRİLMEZ’’  yazıyordu

ÇOK GİZLİ yazısının altındaki kapı açıktı

General SONSUZ oraya doğru yöneldi ben de onu takip ediyordum, galiba General SONSUZ’u aylarca takip edecektim. Odaya yaklaştığımızda yine o sesi duydum tok, gür ve kendinden emin

 

- DİKKAAAAT

- Bu sefer tereddütsüz “ merhaba arkadaşlar, ” dedim.

- Herkes ayaktaydı.

- SAĞOOOOOOOOOL

- Nasılsınız?

- SAĞOOOOOOOOOL

- Neden oturmuyorlar General SONSUZ?

- Sizin oturmanızı bekliyorlar efendim

 

Oturdum, onlar da oturdu

Yerim herkesi görebilecek şekilde tasarlanmıştı

Masanın etrafındakilere baktım

Karşımda kocaman yansı vardı

 

Yansıda kocaman bir yazı

 

O GELDİ

O kimdi acaba?

 

Yansının sağındaki kürsüye geçti General SONSUZ

 

- Efendimiz, hoş geldiniz

- Hoş bulduk

- Efendim ben ve ekibim yarışınızı bu odadan birlikte izledik

- Hangi yarıştan bahsediyorsunuz?

- Dünkü yarış efendim

 

- Dünkü yarış buranın dışındaydı, siz nasıl gördünüz?

- Sınır birliklerimizde hassas kameralarımız var efendim

- O kameralarla milimetrik gözlemler yapabiliyoruz

 

- Aynı zamanda hassas ses alıcılarımız ve radarlarımız da mevcuttur, istediğimiz yeri görebilir, istediğimiz kişi ile ya da, toplu olarak herkesle bu bölge içerisinde sesli görüntülü konferans yapabiliriz, disiplin eğitim ve sosyal faaliyetlerde olduğu gibi teknolojik yönden de çok iyi durumdayız efendim

 

- Peki, yarış ne oldu?

- Yoksa ben de mi kaybettim?  

- Çünkü bir bitiş çizgisi yoktu.

- Susun söylemeyin.

- Anladım.

 

- Ben de diğerleri gibi yarışı kaybettim. Çok çabaladım ama kısmet değilmiş demek ki. Peki, neden buradayım o halde?

- Neden sizler bana iyi davranıyorsunuz?

- Yoksa? Aman Tanrı’m!  

- Yoksa beni Han’ınıza kurban mı edeceksiniz?

 

Efendim Han’ımız sizi çok sever.

- Siz kurban değilsiniz.

- Siz bizim efendimizsiniz.

 

- Neden ben sizin efendinizim ki?

Han’ımız öyle istiyor efendim.

- O Han beni nerden tanısın ki?

- Sizin buraya gelmenizi Han’ımız istedi efendim.

- Neden ben? O her kimse benim gelmemi bu kadar isteseydi önüme devasa engeller koymazdı

- Yarışı yarıda bıraktırmazdı.

 

- Yarış bitti efendim.

 

- Nasıl bitti?

- Diğerleri ne oldu?

- Anladım o zaman ben kesin kaybedenler arasındayım.

- Her kaybedenin de sizin gibi General SONSUZ’ları var mı? - Bu kadar orduları, sarayları var mı?

- Onların da bilgilendirme konuları aynı mı?

- Ben buradaysam onlar nerde General SONSUZ?

- Neden birdenbire ve de amansızca yarıştık?

 

- Kimdi onlar?

- Kardeşleriniz efendim

- Yanlışınız var galiba, onları daha önce hiç görmedim

- Benim bu kadar çok yüzlerce, binlerce, hatta milyonlarca kardeşim nasıl olabilir ki?

- Müsaade ederseniz anlatayım efendim

- Buyurun

- Efendim beraber yarıştıklarınızın hepsi sizin kardeşinizdi

- İçinizde tek bir yabancı yoktu

 

- Nerde şimdi kardeşlerim General SONSUZ?

- Üzgünüm efendim

- Neden üzgünsün?

Kardeşlerinizin çoğu öldü efendim.

- Ne kadar çok?

- Yarıdan fazlası öldü efendim.

- Diğerleri de en geç yirmi dört saat içinde ölecekler.

 

- Neden?

- Kim?

- Hangi vicdansız öldürecek onları?

- Kim bu kadar vicdansız olabilir ki General SONSUZ?

- Kim onların ölmesini isteyebilir ki?

Siz efendim.

 

- Yoo şimdi yanıldın General SONSUZ.

- Ben asla katil değilim.

- Sebebini bilmediğim bekli de uzun yıllar anlayamayacağım bir yarışa katıldım, bu doğru. Neden yarıştığım ve ödülün ne olduğu konusunda da en ufak bir fikrim yoktu, bu da doğru, ama ben asla katil değilim. Değil kardeşlerim, hiçbir canlının ölmesini isteyemem. Peki, bana anlatacağınız konu neydi?

 

- Beni ne hakkında bilgilendirecektiniz?

- Yarış hakkında efendim

- Kalsın istemem

- Yarış hakkında tek kelime duymak istemiyorum.

- Bu yarış çok önemliydi efendim.

- Benim için artık hiçbir önemi yok.

 

- Yok, yüz binlerce kardeşim varmış, yok onların ölmesini istiyormuşum.  Neden yarıştığımı da duymak istemiyorum.

- Kim kazandı kaybetti bana ne?

- Eğer bir hakkım varsa da bu odayı terk etmek istiyorum

- Han’ınız da ne kadar kızarsa kızsın

- Var mı böyle bir hakkım?

- Elbette ki var Efendim

 

- Fakat bu gece onu görmeniz gerekiyor efendim

- Kimi görmem gerekiyor, Han’ınızı mı?

- Hayır, efendim. Han’ımızı yaklaşık dokuz ay sonra göreceksiniz

- O’nu görmeden önce bu brifingi alıp bilgilenmezseniz hayati öneme haiz trajik durumlar olabilir efendim

- O tehlikeli birisi mi?

- Hayır, efendim çok güzel ve çok sevimli birisi

- General SONSUZ konuştuklarından hiçbir şey anlamadım

Brifing bitti diyene kadar mümkünse soru sormayacağım

- Fakat lütfen inandırıcı olsun.

- Peki efendim

 

- Az önce arz ettiğim gibi, sizin yarışınızı bu ekrandan seyrettik. Bu yarış esnasında bizim de görevimiz vardı

- Yani siz neden yarıştığımızı biliyorsunuz o zaman?

- Evet efendim.

 

- Kim bu kadar kişiyi yarıştırdı?

- Neden yarıştık biz?

- Hatırladığım tek şey, düştüğüm, kalktığım ve yarıştığım

- Efendim bunların hepsi çok ileri zamanlara ait konular.

 

- Az önce yarış hakkında sizin de göreviniz olduğunu söylemediniz mi?

- Neden yarıştığımızı da bildiğinizi söylediniz

- Bu doğru değil mi?

- Evet, bunların hepsi doğru.

- Efendim lütfen bu konudaki tecrübemize güvenin siz buradaki üçüncü konuğumuzsunuz,

- Peki, sizi dinliyorum

 

- Efendim bütün sistemlerimizi bir dakikadan az bir sürede harekete geçirebiliriz, dedi General SONSUZ, artık sözünü de kesmemeye karar vermiştim 

- Bunun için sadece emretmeniz yeterli

- Peki, devam edin sizi dinliyorum

 

- Efendim dün gece Be Harekât Başkanlığından acil bir mesaj aldık. Mesajda 1 (bir) dakika içerisinde alarm durumuna geçmemiz gerektiği, beklenen yarışın başlayacağı acil kodu ile bize bildirildi. Bunun bir tatbikat olmadığı da özellikle vurgulandı.

 

Be ne peki?

- Efendim Be Han’ımızın Komuta Kontrol Merkezi.

- Yani Yönetim Katı

 

- Han’ımızın bütün kararları Be merkezinden bize mesajla bildirilir efendim. Yarış başlama haberini alır almaz, tüm birlikler önceden belirlenen görev yerlerinde harekâta hazır hale geldi. Efendim bizim misyonumuz yarışta birinci gelen yarışçının Yu  bölgesine girmesine müsaade etmektir

 

-  Diğerlerinin ise Yu bölgesinin dışında tutulup içeriye girmesine mani olmaktır.

- Yarışı kazanan ilk kişiyi içeri alırız.  

- O kişi içeri aldıktan sonra kapıları kapatırız.

- Dışarıda kalanlar ise birkaç saat içinde ölür

 

Yu bölgesi neresi General SONSUZ?

Efendim Yu bölgesi içinde yaşadığımız bu yer.

- Bu işlem dün gece saat 24.00’da gerçekleşti efendim.

 

  Ve yarış bitti.

 

- İyi de bunların benle ne alakası var?

- Efendim dün geceki yarış sizin yarışınızdı

 - Bu yarışı milyonlarca yarışçı arasından sadece bir kişi kazandı o kişinin resmi şimdi ekrana geliyor

 

- Bu benim resmim, nerden buldunuz bunu?

- Efendim bu resmi bitiş yerindeki hassas kameramız çekti ve siz bu yarışı burun farkıyla kazandınız

 

- BU YARIŞIN GALİBİ SİZSİNİZ.

 

- Lütfen efendimizi ayakta alkışlayınız

 

Alkışlar arka arkaya geldi. “yaşasın yarışı ben kazandım! ” sözü döküldü dudaklarımdan. Ne kazandığımı bilmeden, ödülün ne olduğu hakkında da en ufak bir fikrim olmadan ilk kez kazanma duygusunu yaşadım. “İşte bu kadar, ben kazandım! Hem de yüz binlercesinin arasından! Ben böyle kazanırım işte, rakiplerimi böyle geride bırakırım! ” diye zafer işareti yapıp havaya fırladığımda, donakaldım.

Ben kazandım diye, birileri nefes nefese kalıp can çekişerek,  hayatlarını kaybetmişti!

 

Olamaz, onlar!  

Evet, aman Tanrım!

Oturdum

Sessizlikte kafamı ellerimin arasına aldım, gözlerim kanlanmıştı

General SONSUZ'a baktım, kafası önüne eğikti

Masa etrafında oturan herkesin kafası önüne eğikti

 

- Efendim, dedi General SONSUZ bunun sorumlusu siz değilsiniz. Yarışı kazanmasaydınız, sizde en geç yirmi dört saat içerisinde ölecektiniz

 

-Ben yarışı kazanamasaydım sen beni Yu bölgesine almaz mıydın? Hani sen de Orduların da benim emrimdeydiniz?

- Efendim Han’ın bize verdiği kesin talimat  sadece kazananın Yu bölgesine alınması ve kazananın emrinde olmamız yönündedir

 

- İkinciler ve daha sonra gelenler Yu bölgesi tarihi boyunca buraya alınmadı. Efendim kazandığınıza çok sevindik ancak siz bu yarışı bizim desteğimiz olmadan kazandınız

 

- Onlar?

- Onları, rakiplerimi ya da kardeşlerimi, hiç göremeyecek miyim?

- Hayır, efendim göremeyeceksiniz.

- O zaman sana ve Ordularına emrediyorum, çıkın Yu bölgesinin dışına, sağ kalanların hepsini kurtarın

- Efendim Yu bölgesinde bir kişilik kapasitemiz var.

 

- Şu an size uçsuz bucaksız görünen bu yerler, gelecekte size yetmeyecek. Bunu çok ileride daha net anlayacaksınız.

- Sizin yaşamanız için onların ölmesi gerekmiyor. Her hâlükârda onlar yarışı kazanamadıkları için ölüyorlar.

 

- Bu sizin gördüğünüz ilk yarış

- İleride daha nicelerini göreceksiniz

- Sizden önceki efendilerimizden birisi Yu bölgesinin dışına çıktıktan aylar sonra öldü.

 

- O’nu da çok sevmiştik

- Ancak Han’ın düşmanları onu öldürdü

- Han’ınızın düşmanları da mı var?
- Evet,  efendim hem sayamayacağınız kadar

 

- Ümmühan’ın mı?

- Evet efendim

- Benim de düşmanlarım var mı General SONSUZ?

- Tahmin edemeyeceğiniz, sayamayacağınız kadar efendim

- Düşmanlarım neler?

 

- Kim onlar?

- Arlar Efendim.

 

- Efendim en önemlileri,

- Mikropar,

- Besinyokar

- Tembelar,

- Bilgisizar,

- Şeytanar,

- Asalakar,

- Uykusuzar,

- İhtiyaçar,

- Ve daha niceleri efendim.

 

- Ben nasıl baş edeceğim bunca düşmanla?

- Biz her konuda yanınızda olacağız efendim.

- Ne zamana kadar General SONSUZ?

- Sonsuza kadar mı?

- Belki Efendim

- Ancak Be bölgesinden gelen mesajda, görev süremizin ortalama 9 ay olduğu yazılı idi efendim

 

- Ya sonra?

- Sonrası hakkında Be bölgesine mesaj çekerim efendim

- O’nunla buluşmazsam hayati tehlike olacağını söylediğin biri vardı. Kimdi O? Ne zaman görüşeceğim O’nunla?

 

- Bu gece saat 24.00’da efendim.

 

- Müsaade ederseniz size arkadaşlarımı tanıtayım efendim

- Peki

General SONSUZ sırasıyla masada oturanları tanıttı

Herkes kısaca kendini tanıttıktan sonra, anladım ki General SONSUZ gibi yüzlerce kişi, bana hizmet edecekleri yönetmek için vardı. General SONSUZ “efendim,” dedi “müsaade ederseniz Saray’ınızı gezdireceğiz, size anlatmamız gereken başka bilgiler de var. ”

- Peki

- Gidelim

 

Odadan çıktık, bahçeye indiğimizde birisi koşarak yanıma geldi

- Efendim müsaitseniz Mikropar sizinle tanışmak için saat 20:00’da akşam yemeğine gelmek istiyor

General SONSUZ’a döndüm.

Tereddütsüz “ Gelsin, ”  dedi

 

Koşarak gelen elçimsi şeyi hiç beğenmemiştim

İğrenç bir kokusu ve kirli elbiseleri vardı, bu Saray’da gördüğüm ilk ve en pisi buydu galiba

 

- General SONSUZ

- Efendim

- Sen Mikropar  ‘sizin düşmanınız,’ demedin mi?

- Dedim efendim

- Neden ziyaretime gelmesine müsaade ettin o zaman?

- Efendim böylesi daha iyi, bizim kontrolümüzde gelsin, görün, tanıyın, bizden habersiz size gelmek isterse, böylece düşmanınızı tanıdığınız için önleminizi almanız daha kolay olur efendim

 

- Haklısın galiba

- General SONSUZ

- Efendim

- Seni gün geçtikçe daha çok sevmeye başlıyorum, bana çok hizmetin geçiyor.

- Görevimiz efendim

 

- Gerçekten de tehlikeli midir Mikropar?

- Evet, efendim, yakın zamanda onun acımasızlığını öğreneceksiniz. Belki yarın, belki yıllar sonra ama Mikropar düşmanlarınızın en tehlikelilerinden biridir. Efendim ondan nasıl korunabileceğinizi biliyoruz. Yu bölgesi içerisinde daima yanınızda olacağız

 

- Peki ya Yu bölgesi dışında ne olacak General SONSUZ, o zaman nasıl korunacağım?

- Efendim orada da Han’ımız gerekli tedbirleri almıştır Endişelenecek hiçbir durum yok. Eğer ihtiyaç duyarsa Han’ımız Sathan’dan da ilave yardım isteyebilir

 

- Sahtan da kim?

- Efendim ben Sathan’ı hiç görmedim.

- O’nun hakkında birkaç rivayet var.

- Ne gibi?

 

- Yu bölgesinin dışında yaşıyormuş.

- Han’ımızla bazen iyi, bazen kötü diyalogları oluyormuş

- Han’ınızdan ne istiyor Sahtan General SONSUZ?

 

- Efendim aslında Sahtan Han’ımızdan fazla bir şey istemezmiş fakat Hanımızın Sathan’dan istekleri oluyormuş, istekleri daha ziyade burada misafir ettiğimiz diğer efendilerimiz adınaymış ancak ne ister, neden ister, neden Sahtan’dan ister, rivayetler dışında kesin bildiğimiz bir şey yok efendim

 

- Emrederseniz Be bölgesine sorup öğreneyim efendim

- Be bölgesinde gerekli bilgi var mıdır?

- Elbette ki efendim, şu ana kadar çektiğimiz her mesajdaki sorunu hallettiler 

- Peki, ilerleyen zamanda araştırırsınız General SONSUZ

- Şimdi ne yapıyoruz?

- Efendim çalışma odanıza gidiyoruz.

- Peki gidelim.

 

Silindir sütunlu saray direkleri arasından geçtikten sonra koridorun solunda yatak odamı gördüm

 

- Burası benim yatak odam General SONSUZ

- Evet, efendim, sağındaki kapı da çalışma odanıza açılıyor

- Onun sağındaki odada yemek salonu.

- Burada açılan toplam sekiz kapının ne işe yaradığını daha sonra size arz edeceğiz

- Peki, bu kim?

- Efendim o Özel Kalem Müdürü’nüz.

 

Özel Kalem Müdürü bakımlı, takım elbiseli ve kravatlı, düzgün Türkçe konuşan birisiydi. Politik ve soğuk, mesafeli bir dille:

- Hoş geldiniz efendimiz, dedi.

- Merhaba, nasılsınız?

- Sağ olun efendimiz.

 

Özel Kalem Müdürü’nün gelecekte benim için ne işe yarayacağı hakkında hiçbir fikrim yoktu, edindiğim tek izlenim ise General SONSUZ’a soğuk ve mesafeli tavrıydı

 

- Peki, bu kim?

- Sekreteriniz efendim.

- Merhaba, nasılsınız?

- Sağ olun efendim.

- Burası da çalışma odanız efendim.

Çok büyük, çok güzelmiş.

- General SONSUZ, sekreter mi hazırlattı bu odayı?

- Hayır, efendim Han’ımız hazırlattı

- Peki, çok güzelmiş beğendim

 

- Efendim siz çalışma odanızdayken, müsaade ederseniz ben sizinle ilgili hazırlıkları kontrol etmek için izninizi istiyorum.

- Bu süre içerisinde size Sekreter’iniz ve Özel Kalem Müdür’ünüz eşlik edecekler efendim

-Peki, General SONSUZ

 

Makam odam tek kelime ile müthişti

Huzur verici bir ortam

Burada bana o kadar çok değer veriliyordu ki

Benim için her şey en ince detaylara kadar düşünülmüştü

 

Ben önemliydim hem de çok önemli.

 

Koltuğuma oturdum öyle rahattı ki

Onca amansız yarışın ardından gömüldüğüm koltukta şekerleme uykusuna dalmışım öylece

Tam kendimden geçmek üzereyken kapı çaldı

 

Gelen Sekreter Hanım’dı

- Efendim içecek bir şey ister misiniz?

- Neler var?

- Ne isterseniz efendim

- Ne olduğunu bilmeden nasıl isteyebilirim ki?

 

- Efendim çay, kahve, adaçayı, limon, sıcak süt, sütlü kahve, gibi sıcak içeceklerimiz var, arzu ederseniz içecek listesini masanızın gözüne bilgisayar çıktısı olarak bırakabilirim

- Soğuk içecekler olarak kola, gazoz, ayran, limonata ve alkollü-alkolsüz içkilerimiz var efendim

- Sen hangisini tavsiye edersin.

 

- Efendim arzu ederseniz sıcak sütün tadına bakarak, sırasıyla diğerlerini deneyebilirsiniz

- Peki, sıcak sütle başlayalım öyleyse

 

- Adın ne senin?

- Sekret SONSUZ Efendim

- Ya Özel Kalem Müdürü’nün adı ne?

- Özkal SONSUZ Efendim

- Sıcak süt getirirken Özkal SONSUZ bey’i de çağırır mısın?

- Peki Efendim

 

Kapı çaldı gelen Özkal SONSUZ bey’di

 

- Özkal SONSUZ bey gel bakalım buyur otur

- Efendim ismimi nerden öğrendiniz?

- Sekret SONSUZ söyledi

 

- Efendim ben size kendim ve buradaki kurallarla ilgili bilgi verecektim. Ancak siz kısa zamanda öğrenmeye ne kadar istekli olduğunuzu gösterdiniz. Efendim yaklaşık dokuz yıl önce Özel Kalem Müdürlüğü görevine getirildim. Bu hususta gördüğüm eğitimler, aldığım bütün kurslar ve seminerler ile edindiğim tecrübeler sadece efendilerimizin hizmetinde olmak için kazanılmış meziyetlerdir.

 

- Efendim siz bizim için çok önemlisiniz.

 

- Özkal SONSUZ neden herkes bana sürekli böyle söylüyor?

- Efendimiz siz olmazsanız, biz olmayız, siz bizim varlık sebebimizsiniz. Ben, Sekret SONSUZ, General SONSUZ ve milyonlarcası sadece ve sadece sizin için varız efendim Burada gördüğünüz her şey, dışarıda göreceğiniz çoğu şey sadece sizin içindir efendim.  

 

- Efendim General SONSUZ giderken, akşam yemeğinde saat 20.00’da Mikropar’la randevunuz olduğunu söyledi

-  Evet, o benim düşmanımmış. Düşmanlarım içerisinde de en acımasız olanlardanmış galiba  

- Evet, efendim öyledir. General SONSUZ öyle birine neden acele randevu verdi anlamadım

 

- Onların kontrolünde yemekte buluşursak, onlar olmadığı zamanlarda daha hazırlıklı olacağımı düşündüklerini söyledi

- Haklılar efendim

- Fakat bu işte bir gariplik var efendim

- Neden?

- Efendim sizden önceki efendilerimize daha geç randevu veriliyordu, size neden bu kadar erken randevu verildi anlayamadım

- Yemekte anlarız

- Peki Efendim

 

- Özkal SONSUZ seni General SONSUZ’ a karşı biraz mesafeli gördüm. Bir nedeni var mı bu soğukluğun?

-  Efendim bilakis General SONSUZ’la ve diğer yöneticiler ile uyum içerisinde çalışırız. Sizin geleceğiniz için de, uyum içerisinde bize verilen görevleri yapmak durumundayız 

 

- Efendim bu arada yemek saatiniz geldi.

- Yemek odasına kadar Sekret SONSUZ size eşlik edecek.

- Peki, Mikropar’dan korunmak için ne yapmalıyım?

- Efendim General SONSUZ gerekli tedbirleri almıştır

- Gidelim öyleyse

 

Sekret SONSUZ eşliğinde yemek salonuna girdik. Bir sürü avizenin aydınlattığı salonun ortasında kocaman bir masa, masa etrafında karşılıklı iki büyük sandalye ve gerilerde de dolunay şeklinde tertiplenmiş yüzlerce askerler vardı. General SONSUZ’un “DİKKAT” komutuyla bütün askerler ayağa kalktı. Selamlamanın ardından adımın yazılı olduğu tarafa oturdum

 

- Mikropar nerde General SONSUZ?

- Bekleme salonunda efendim alalım mı içeriye?

- Evet, gelsin bakalım

 

Bekleme salonunun kapısı açılır açılmaz içeriyi pis bir koku kapladı. Sonra pis kokan iğrenç ve yapışkan birisi emin adımlarla gelip masanın karşısına oturdu, “ Merhaba, ” dedikten sonra  yalaka bir şekilde, “ Hoş geldiniz efendim, ” deyip  yiyeceklere parmaklarını batırarak yemeğe başladı

 

Saygısız, görgüsüz, pis ve mide bulandırıcı, her halinde saldırgan bir tavır vardı.

 

- Ne iyi ettiniz de geldiniz. Gözlerimiz yollarda kaldı, dedi,

pis pis bıyık altından gülerek.

- Sıradan bir tanışma yemeği için bunca askere ne gerek vardı General SONSUZ, dedi

 

- Yemeğinizi yiyin ve buradan derhal defolup gidin. Mümkünse bir daha da uğramayın, efendimiz sizi tanısın diye sizi davet ettik. Bizi tartın, bizimle alay etmeye kalkın diye davet etmedik şeklinde oldu General SONSUZ’un cevabı

 

- Mikropar öyle olsun, Ra bölgesinde, hatta ilerleyen zamanlarda da efendinizle görüşeceğiz, buna engel olmaya sizin gücünüz yetmez, yetmeyecek de, diyerek masadan kalkıp hızla uzaklaştı yemek odasından

 

General SONSUZ’ un talimatı ile özel kıyafetli ekipler Mikropar’ın oturduğu yeri dezenfekte ettiler

 

-  Efendim haddimi aşarak cevap verdiğim için özür dilerim

- Çok doğru yaptın General SONSUZ, ağzına sağlık, neden sizin yanınızda Mikropar’la tanışmamı istediğinizi şimdi daha iyi anlıyorum.  O’na karşı hayatımın her anında uyanık olmaya çalışacağım. Şimdi ne yapıyoruz General SONSUZ?

- Efendim yemekten sonra dinlenmenizi müteakip saat 24.00’da O’nunla buluşacaksınız

 

Dinlenme odama kadar bir refakatçi eşlik etti

Her şey çok güzel, her şey mükemmel ve benim içindi

Planlı, programlı, saat-saat, dakika-dakika, ne yapacağım nerede yapacağım belliydi. Hoşuma giden harika bir yol haritam vardı.

Benim bir şey yapmama gerek kalmadan her şey kendiliğinden oluveriyordu.

 

Yu bölgesinde ne kadar kalacaktım?

Mikropar’ın “ Ra bölgesinde de görüşeceğiz,” dediği Ra bölgesi neresiydi? Ya “ Ra bölgesinin dışında da görüşeceğiz, ” dediği yerler neresiydi?

 

Endişelerim de vardı, umudum da vardı

Sebebi ne olursa olsun burayı sevmiştim

Burada mutlu ve keyifli bir halim vardı

Sıcacık ve huzur dolu bir ortamdı

 

Dinlenme odasında saat 23.30’da çalan kapı sesi ile uyandım. Gelen General SONSUZ’du

- Efendim buluşmaya yarım saat kaldı dedi

General SONSUZ’u görünce aklıma takılan soruyu sordum

 

Ra bölgesi neresi General SONSUZ?

- Birkaç güne kadar Yu bölgesi Ra bölgesine ulaşmış olacak efendim

- Nasıl yani şu anda hareket halinde miyiz?

- Evet efendim.

Saat 24.00’da buluşmanızdan sonra hareket hızlanacak

 

Ra bölgesine gitmesek olmaz mı General SONSUZ?

Bu bizim elimizde değil efendim.

- Ancak üzülmeyin Ra bölgesi de mükemmel bir yerdir

- Siz de yanımda olacak mısınız orada?

-  Elbette efendim

 

- Yu bölgesi komple hareket halinde, dolayısı ile buradaki hizmetlerimiz orada da artarak devam edecek efendim Buluşma zamanınıza 10 dakika kaldı

- Gidelim öyleyse General SONSUZ

- Peki efendim

 

- Bunca telaş ve hareketliliğin sebebi ne General SONSUZ?

 

- Buluşmadan sonra sizde bir takım değişiklikler olacak efendim

- Nasıl?

- Efendim öncelikle size söyleyebileceğim her şeyin daha güzel ve daha mükemmel olacağıdır

- Önce onunla buluşacaksınız

- Ondan sonrasını zamanla adım adım yaşayacaksınız

 

- Buluşmak için geri sayım başladı efendim.

 

-      10

-      9

-      8

-      7

-      6

-      5

-      4

-      3

-      2

-      1

-      0

 

Ve buluşma anı

 

Muhteşem bir güzellikle karşı karşıyayım

Ortalıkta o ve benden başka kimse yoktu

Harika bir ortam

 

- Merhaba

- Merhaba

- Çok güzelsiniz

- Siz de yakışıklı

- Neden burada olduğumuz hakkında bir fikriniz var mı?

- Elbette.

- Birazdan birleşeceğiz, sonra da bölüneceğiz

- Yani ikimiz artık bir olacağız

Nasıl?

 

 ’Amansız ve acımasız bir yarış uzun yıllar önce başladı.’’ başlangıcından  - Birazdan birleşeceğiz.  – Sonra da bölüneceğiz. – Yani ikimiz artık bir olacağız.  – Nasıl?’’ bölümüne kadar yukarıdaki romanı bir haftada yazdım fakat roman uzun yıllarca yarım kaldı.

Devamı da bir türlü gelmedi.

 

Bu romanda anlatılanı büyük ölçüde tahmin etmişsinizdir, ben yine de anlatmak istediğimi kendi ağzımdan son kez teyit etmiş olayım.

 

Anne rahmine düştüğümüz ilk anı anlatmak istedim.

 

Hepimiz milyonlarca kardeşimiz ile yarıştık.

Biz o yarışı kazandığımız için hayatta kaldık.

Kardeşlerimiz ise kazanamadığı için öldüler.

 

Yarışı kazandıktan sonra değerli hale geldik. Anne rahminde sırça Saray’da, ekmek elden su gölden misali hiçbir emek ve çaba sarf etmeden annemizin vücudundaki sayısız hücreler bize hizmet etti.

 

O anlardaki her şey anne karnındaki düzenin eseriydi.

 

O değeri anlatmak için bir Kral’ın yeryüzünde yaşayabildiği rahatlık ile özdeşleştirdim. Ancak asıl mesele şudur:  Romanın neden ilerlemediğini yıllar sonra anladım. Aslında romanda babadan anneye geçişten sonra rahimdeki ilk 24 saati anlatmaya çalışırken yıllar sonra fark ettim ki, ben aslında kendi doğumumu değil,

 

Dünya’nın doğumunu anlatmak için yola çıkmışım. 

 

Peki, dünya henüz doğmamış olabilir mi?

Emin olabilirsiniz henüz doğmadı.

Lojistik Evrim gerçekleşmeden de doğma ihtimali yoktur.

 

Dünya ve Uzay’daki diğer Gezegenler arasında Lojistik bir bağ kurabildiği anda doğum sancısı da başlamış olur kanaatindeyim.

Anne karnındayken dünyayı görebildiniz mi?

 

Peki, şu anda anne karnına baksak yukarıdaki yarım kalan roman misali, canla başla bir çocuğun doğumu için çalışan hücreleri görebilir miyiz? Şu an ben bu yazıyı yazarken siz bu satırları okurken vücudumuzda kaç hücre çalışıyor, gözlerden beyne giden yoldaki mikro varlıklardan bir tanesini dahi görebiliyor muyuz?

 

Anne rahmine düştüğümüz anlarda hangi boyuttaydık?

Doğduğumuzda hangi boyuttayız?

Yani boyut değiştirmek için bilmem kaç ışık yılı ötelere gitmeye gerek yok. Birkaç metre içinde de boyut değiştirilebiliyor.

 

Peki ya dünya doğum sancısı çekiyorsa!

Ya dünya da kendi doğumuna hazırlanıyorsa

Bunu anlayabilir miyiz?

Algılayabilir miyiz?

 

Mesih gelse,

Mehdi gelse,

Moşiyah gelse,

Bunlardan biri ya da hepsi gelse ne olacak?

 

Bize anne karnındaki gibi  refah dolu bir hayat mı yaşatacaklar?

 

Yoksa geldiği dini  kabul edip öteki dinden olanları hedef alıp yeni savaşlar mı çıkaracaklar? Geliş sebepleri ne olmalı?

 

Eğer bu Dünyadaki herkese anne karnındaki gibi bir hayat yaşatmak üzere gelen olursa, ben hangi dinden olursa olsun diğer dinlerden biri ya da birkaçı içinden gelenleri kabul eder saygı da duyarım.

 

Sekiz milyardan fazla insan içinde hayatında Cenneti gören var mı?

 

Ya da hayatı boyunca Cehennemi gören var mı? Şu an içinde yaşadığımız dünya Cehennem ise bunu anlama imkânımız var mı?

 

Cehennemi görmedik ancak bu dünya cehennemden beter bir yer.

 

CEHENNEM’DEN BETER MEVCUT DÜNYA’YA BİR GÖZ ATALIM MI?

 

Dünya üzerinde bulunan 200'den fazla ülkedeki orduların hedefinde bir diğer ülke insanı vardır.

 

Din uğruna, 

Dil uğruna, 

Mezhep uğruna, 

Irk uğruna, 

İlle de çıkar uğruna ve de Yaratıcıya inatla, her yeni doğan günde binlerce insan diğer ülke ordularının silahlarından çıkan mermilerle can vermektedir.

 

Canlıların içinde aklıyla öne çıktığını iddia eden insan, çevresindeki diğer insanlara yaşama hakkı tanımazken bir diğer ülke vatandaşının hayatını sonlandırırken din kitaplarından daima bir  kılıf aramakta ve bulduğu kılıfı da öldürmeye yormaktadır.

 

Gelişmiş ülkeler az gelişmiş ülkeleri türlü kılıflar altında sömürmekte, iki yüzden fazla ülkenin kaderi Birleşmiş Milletler çatısı altında beş ülkenin insafına bırakılmaktadır.

 

Ülkeler,

Ordular,

Sınırlar,

Gümrükler,

Vizeler bir ülke insanın diğer bir ülke insana üstünlük ve haksız kazanç sağlama oluşumları haline gelmiştir.

 

Bazı canlılar için yaşam bir eğlence ve keyif ifade ederken, bazı canlılar için yaşam çile, ağıt ve gözyaşıdır. Ölümden de beter acıları çekmek kaderle ifade edilip geçiştirilemez.

 

Güçlü olanın haklı olduğu düzen yerine, haklı olanın güçlü olduğu düzen her ahval ve şart altında arzu edilmesine rağmen bir türlü kurulamamaktadır.

 

Görünen manzarada,

Mesih de,

Mehdi de,

Moşiyah da ‘’Haklı olanın güçlü olduğu düzeni kurmak için değil, kendi ırkının veya kendi inanç sisteminin refahı için gelecektir.’’

 

Bu durumda da yeni savaşlar, yeni yıkımlar, yeni çilelerin ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır. Yaratıcı, yarattığını yok eder mi?

 

Bilim dünyasının efsanesi Albert Einstein’ın Tanrı’ya inanmıyor musun sorusuna  “Spinoza’nın tanrısına inanıyorum” cevabı verdiği iddia edilmektedir.

 

Spinoza’nın tanrısı ya da doğasına göre

Spinoza’nın ağzından Tanrı şöyle derdi:

 

Dua etmeyi ve boşuna göğsüne yumruk atmayı bırak!

Yapmanı istediğim tek şey, dünyaya çıkıp hayatının tadını çıkarmandır. Eğlenmeni, Şarkı söylemeni ve senin için yaptığım her şeyin tadını çıkarmanı istiyorum.

Kendi inşa ettiğin tapınaklara gitmeyi de bırak.

Oraların benim evim olduğunu söylüyorsun!

Benim evim dağlarda,

Ormanlarda,

Nehirlerde,

Göllerde, plajlarda ve senin kalbindedir.

 

Sefil hayatın için beni suçlamayı bırak; çünkü ben sana hiçbir zaman yanlış bir şey olduğunu ya da günahkâr olduğunu ya da cinselliğinin kötü bir şey olduğunu söylemedim!

O yüzden seni inandırdıkları her şey için beni suçlama.

 

Benimle hiçbir ilgisi olmayan ve anlamadığın halde farklı dillerden farklı devirlerden sözde kutsal yazıları okumayı da bırak;

Gün doğumunda, bir manzarada, arkadaşlarının dostluğunda, küçük bir çocuğun gözlerinde beni okuyamıyorsan, benim adıma yazıldığı iddia edilen hiçbir kitapta beni bulamazsın!

 

Bana güven, ama önce kendine güven ve her şeyi benden istemeyi bırak; Bana işimi nasıl yapacağımı sen mi söyleyeceksin?

 

Benden korkmayı da bırak; çünkü ben öcü değilim ve seni yargılamıyorum, seni eleştirmiyorum, sana sinirlenmiyor, seni rahatsız etmiyorum, asla seni cezalandırmıyorum.

 

Benden özür dilemeyi de bırak; çünkü affedilecek bir şey yok.

Eğer seni ben yarattıysam seni özgür iradenle donatmış olmalıyım.

Sana verdiğim akıl ve iradeni kullanarak yaşıyorsan seni nasıl suçlayabilirim? Seni sen olduğun için nasıl cezalandırabilirim?

 

Her türlü emirleri unut,

Her türlü yasayı unut,

Bunlar seni manipüle etmek için,

Seni kontrol etmek için,

Senin suçluluk hissetmeni isteyenlerin kurgusu da olabilir.

Sadece kendi aklını kullan.

 

Kendine saygı göster ve kendin için istemediğin şeyi başkalarına da yapma. Senden tek istediğim hayatına dikkat etmen.

Çünkü bu hayat ne bir test, ne bir basamak, ne bir adım, ne bir prova ne de cennete giden bir yoldur.

 

Ben seni tamamen özgür kıldım;

Ödül yok, ceza yok, günah yok, erdem yok, kimse skor taşımıyor, kimse kayıt tutmuyor.

 

SADECE SEVGİ VAR!

 

Ancak hayatında bir cennet veya cehennem yaratmak için kesinlikle özgürsün. Bu hayattan sonrası olup olmadığını söyleyemem, ama sana tavsiye verebilirim; Bu hayattan sonra bir şey yokmuş gibi yaşa.

 

Düşün ki bu hayat senin zevk alman, sevmen ve var olman için var, yani hiçbir şey yoksa, sana verdiğim bu yaşama fırsatından zevk almış olacaksın. Ama eğer bir şey varsa, orada da sana iyi mi kötü mü diye sorulmayacak. Sana soracağım tek şey, beğendin mi?

 

Eğlendin mi?

En çok neyi beğendin?

Yaşamında ne öğrendin ve hangi güzel işleri yaptın olacaktır.

Bana inanmayı bırak; inanmak tahmin etmek, hayal etmektir.

Bana inanmanı istemiyorum, beni kendinde hissetmeni istiyorum.

 

Övülmekten sıkıldım, teşekkür edilmekten bıktım.

Minnettarlık hissediyor musun?

Bunu kendine,

Sağlığına,

İlişkilerine ve dünyaya göz kulak olarak ifade et.

İzlendiğini mi hissediyorsun?

Neşeni ifade et!

Beni övmenin doğru yolları bunlardır.

 

İşleri zorlaştırmayı bırak ve benim hakkımda birilerinin öğrettiklerini papağan gibi tekrarlamaktan vazgeç.

 

Emin olabileceğin tek şey burada olduğun ve yaşadığındır.

 

Nitekim bu dünya harikalarla doludur.

Etrafına baktığında beni görecek ve hissedeceksin.

Neden daha fazla mucizeye ihtiyacın var ki?

Beni dışarıda ararsan bulamazsın.

Beni sadece kendi içinde bulursun.

 

SPİNOZA

 

İnsanlık tarihi boyunca bir din diğerini kabul etmemiştir.

Her dini inanca göre, diğeri yanlış veya çarpıtılmıştır.

  

Üç büyük dine inananlardan birine göre doğru olan, diğer ikisine göre yanlıştır. Her inanan diğerinin yanlışını düzeltmek için onu öldürmek zorunda mı? Yaratıcının arzusu yarattığının yok edilmesi, katledilmesi olabilir mi? Yaratıcının nihai amacı bu olsa gazabı ile bunu kendisi yapmaz mıydı? Neden taşeron olarak bir dine mensup olanları, diğer dine mensup olanları katletmesi için kullansın?  

 

Yok, etme ve katliam arzusuna inançlar hiçbir şekilde kılıf olamaz.

 

Trilyonlarca gezegen olan Evren’de Dünya’dan yüzlerce kat büyüklüğünde milyarlarca gezegen varken, kendi gezegenindeki Amerika kıtasını 5-6 yüz yıl önce anca keşfedebilmiş insan ırkı, bilemediği her olaya keşfedemediği her duruma ilahi boyut kazandırıp mucizelere sarılmaya çalışmaktadır.

 

Her din mucize temeline oturtulmuştur.

 

Ancak bu mucizeler o çağlarda gerçekleşmiş veya mümkün olup olmadığı aktarımlarla günümüze kadar gelmiştir. Trilyonlarca gezegenden biri olarak Evren’in bir parçası olan Dünya Evren’in ahengine olumlu katkı yapmak zorundadır. 

 

Bu katkı ister ilahi, isterse bilimsel gerçeklerle açıklansın ama her durumda olumlu katkı yapması sistemsel bir gerekliliktir.

 

Ay’a gidebilmeyi maharet sayan insan ırkı, Güneş Sistemi’nin ötesine geçememiştir. Evren’de neler olup bittiğini anlayamamış, araştıramamış ve anlamlandıramamıştır. Oysa her dini kitap Evren’in mükemmel dengesinden bahsederken o dengeyi kendi inancına mal etme çabasındadır.

 

Evren’in mükemmelliğinden dini payeler çıkaran insan ırkı, kendi ırkından aynı görüşü benimsemeyenleri şehitlik ve şahadet motivesi ile katlettirmekte sakınca görmemektedir.

 

Hayvan hakları savunucuları bazı hayvanların hakkını savunurken, bazı hayvanların hakkını görmezden gelmekte ve hatta bazı insanların hakkına hayvan hakkından daha az ilgi duymaktadır.

 

Zengin evin kedisi, köpeği, fakir evin çocuğundan çok daha fazla imkâna sahip olabilmektedir. Hayvanların bile zengini, fakiri, ayrı ayrı muameleye tabidir.

 

Gelinen noktada para en büyük bela, üzüntü, acı, gözyaşı, çile sebebi olmuştur. Elden ele dolaşan kâğıt parçasına yüklenen değer yaşamı içinden çıkılmaz hale getirmiştir.

 

Şehirleşme ve şehir merkezinde yaşam hevesinin temeli, her şeye yakın olma dürtüsüyken, bu her şeye yakın olmanın yüklediği değer ile de şehir merkezlerindeki yerlere paha biçilemezken, şehir merkezinden uzaklaşılan yerler değersizleşmiştir.

 

Dünyanın çoğu yerinde trafik en büyük çile kaynağı, çoğu durumlarda da sakatlanma, yaralanma ve sorun yumağı olmuştur.

 

Dünyada emniyet ve kaza önlemeye dair tedbirler ne kadar istenirse istensin alınamamaktadır. İdari kazalar, iş kazaları, elektrik çarpması, su basması, araç, silah ve gereç kazaları ve sayılamayacak kadar kaza nedeniyle sabah evinden çıkan insanın akşam eve gelirken kazalara kurban gitmeme garantisi yoktur.

 

Doğal afetlere karşı ise dünya son derece korumasız konumdadır.

 

Deprem, yangın, sel, su baskınları, salgın hastalıklar, yetersiz beslenme yüzünden dünyanın çeşitli bölgelerinde her gün yüz binlerce insan hayatını kaybetmektedir.

  

Her dil kendi kökenini aramakta, dünya üzerinde iki yüzden fazla ülke insanları her türlü eğitime rağmen tercümansız birbiri ile anlaşamamakta, evrensel bir dil üzerinde durulamamaktadır.

 

Eğitimin temelini ülkelerin kahramanlıkları oluşturmakta, o kahramanlıkla da bir insanın diğer insanı nasıl mağlup ettiği, bir ülkenin diğer ülke insanını nasıl katlettiği özendirilmektedir.

 

Her ülkenin bir kurucu lideri olmakta, o lider de, eğitimin yarısının konusu olmaktadır. O liderlerin en büyük mahareti de, diğer bir ülkenin insanlarının yaşam hakkına nasıl son vermiş olduğudur.

 

Dünya üzerinde değişik sebeplerle konulmuş milyonlarca mayın patlamak üzere avının ayağını üzerine basmasını beklemektedir.

 

Dünyanın değişik ülkelerinde kitle imha silahları her an terör amaçlı kullanılabilecek haldedir. 

 

Her yeni doğan günde yeni bir salgın hastalık kapımızı çalmaktadır.

 

Dünyanın nükleer silahları ise her an patlamaya hazır ve dünyanın sonunu getirmeye programlıdır. Bu silahların kullanımı liderlerin iki dudakları arasında ve de çıkar çakışmasındadır.

Üzerinde yaşanılan dünya neresinden bakarsanız bakın bu haliyle patlamaya hazır bir bomba gibi ve de cehennemden beterdir.

 

Dünya’nın doğumuna örnek vermek amaçlı sorduğum ‘’ Şu an içinde yaşadığımız dünya cehennem ise, bunu anlama imkânımız var mı?’’ sorusunun mutlak cevabı, cehennemden bile beter bir yerdir.

 

Peki, dünyayı cehenneme çeviren şey nedir?

 

Bütün kötülüklerin kaynağı güven duygusundandır.

 

Geleceğine güven duyamayan, daha fazla isteme, daha fazla geleceği için birikim yapma çabası içine girmektedir. Oysaki devasa birikimleri, çok uluslu şirketleri olan kişilerin bile, kişisel ihtiyacı sıradan insanların ihtiyacından farklı değildir. Ancak her insanda olan endişe, hazıra dağ dayanmaz, fazla mal göz çıkarmaz atasözleri misali ya biterse endişesidir.

 

Her şeye sahip olan insanlar her türlü zenginliklerine rağmen,

Bir öğünde sıradan bir insanın yediğinden fazla yemek yiyemezler, Sıradan bir insanın içtiğinden fazla su içemezler,

Sıradan bir insanın uyuduğundan fazla uyuyamaz,

Sıradan bir insanın mezarından daha fazla yer kaplayamaz,

Damarlarına sıradan bir insanın kanından fazla kan katamaz,

Bedenlerinin içini sıradan bir insanın bedeninden farklı kılamaz,

En nihayetinde isteseler de ömürlerine ömür katamaz,

Yaşamlarını sıradan bir insanınkinden fazla uzatamazlar.

 

İnsanların imkânları farklı olsa bile ihtiyaçları aynıdır.

 

Acıkan iki insan ıssız bir adada yapayalnız kalsa ve kurtulma şansları da olmasa, birinde bir kilo altın diğerinde bir kilo yiyecek olsa hangisi daha üstündür? Altını olan altınlarını yiyemez. Altına katılan anlam ortadan kalkarsa değersiz madenlerden ne farkı kalır? 

 

Para sadece kâğıt parçasıdır, paraya verilen değer ortadan kalkarsa normal kâğıttan ne farkı kalır?

 

Bugünün dünyasında en büyük sorun para ve bazı madenlere verilen değerdir. Bu zenginlik ve fakirlik kavramını doğurmuştur. 

 

Buna rağmen zengin de, fakir de halinden memnun değildir.

 

Ülke kavramı sınırlar çizmiş, çizilen sınırlar içinde bazı ülkeler kaynaklarını hovardaca kullanırken bazı ülkelerde ise, karnını doyurmak çile haline gelmiştir.

 

Dünyanın çeşitli ülkeleri çeşitli ad ve kisve altında, çeşitli gizli kapaklı, örtülü aleni oluşumlarla diğer milletlerin hakkını gasp etme amaç ve gayesindedirler.

 

Hâlbuki bütün dinlerin temel çıkış kaynağı iyilik üzerinedir.

Eşitlik üzerinedir. Peki, nerede bu iyilik? Nerede bu eşitlik?

 

Bu iyiliği kim tesis edecek? Bu eşitliği kim sağlayacak?

 

Hindular 3700 yıldır Kalki’yi bekliyorlar

Budistler 2600 yıldır Maitreya’yı bekliyorlar

Yahudiler2500 yıldır Moşeyah’ı bekliyorlar

Hristiyanlar 2000 yıldır İsa’yı bekliyorlar

Sunniler 1400 yıldır Mehdi’yi bekliyorlar

Şiiler 1300 yıldır kaybolan 12. İmamı bekliyorlar

Dürziler 1000 yıldır Hamza Bin Ali’yi bekliyorlar

 

Beklediğimiz kurtarıcı, ya da kurtarıcılar ne zaman gelecek?

Beklediğimiz kurtarıcılar gelmezse bizim B planımız ne olacak?

Kurtarıcımız dünya dışından mı gelecek?

Dünya içinden mi çıkacak?

 

İster dünya dışından gelsin, ister dünya içinden çıksın, biz kurtarıcımızı neye göre tanıyacağız? Hangi kriterlere göre onun bizim kurtarıcımız olduğunu anlayacağız?

 

Bir sabah uyandığımızda Evren’in bir köşesinden uçan daire içinde bir avuç canlı gelse bizi uyarsa, ‘’Bir yıl içinde bir tufan olacak, o tufandan da şu tedbirlerle kurtulabilirsiniz,’’ dese, bizim tepkimiz ne olur? Önce uçan daireden dünya dışı varlıkları ayırırız.

 

Sonra uçan daireyi en ince detayına kadar söker inceleriz. Bizi uyarmak için onca yoldan gelmişler, biz bu aracı toplayamazsak bu canlılar kendi gezegenine nasıl dönecek diye zinhar düşünmeyiz.

 

Tabii ki bu kadarla da kalmayız. Dünya dışından gelen canlıların bir de anatomisini incelemek için, keser, biçer, doğrarız. Geri nasıl toplayacağımızı bilmeden bütün iç organlarını bir güzel dağıtırız.

 

İleride vereceğim doktor örneği gibi, hastalıklı bir bedene bir doktor hücre biçiminde bir robot gönderse, onun görevi de, hastalıklı hücrelerden diğer sağlıklı hücreleri ayırt etmek olsa, sağlıklı hücrelere “ Siz ‘iyi’ hücresiniz ‘kötü’ hücrelerden uzak durmazsanız hepiniz öleceksiniz. İyiler birleşin yoksa kötü hücreler sizi yok edecek, ” dese, kim takar o hücreyi? Kim dinler?

 

Kim ciddiye alır?

Bunu bir düşünün.

Ben düşündüm o yüzden bu kitabı yazma gereği duydum.

 

 

KÂHİNLER VE KEHANETLER

 

Birçok kâhin geleceği gördüğünü iddia etmiştir. Ancak bunlardan bazıları ciddiye alınmazken bazıları ise uzun yıllardır hayatımızın ayrılmaz bir parçası olmuştur. Nostradamus’un geleceği görmesi ve kehanette bulunması ile ilgili konularda birçok kaynakta çavdarmahmuzu etkisinden bahsedilir. Bu çavdarmahmuzunun LSD türü bir uyuşturucuda da bulunduğu iddia edilmektedir.

 

Hemen aklınıza bir LSD türü uyuşturucu bulup geleceği görebilir miyim acaba düşüncesi gelmesin. Yılan zehri iyidir bazı hastalıklara şifadır diye, yılan zehri içmek ister misiniz? LSD de zehirden beterdir.

 

Adı üstünde bir uyuşturucu, son derece ölümcül etkileri var, hem zararlı hem yasak hem de suçtur. Benim bu kitapta LSD ile ilgili verdiğim örnekler, başımdan geçen olaylarda LSD’nin halüsinasyon etkisinin izi de olabilir mi acaba, anlamında verilmiş örneklerdir.

LYSERGIC ACID DIETHYLAMID ( LSD )

 

1938 yılında İsviçre’de bir ilaç firması laboratuvarında çalışan Albert Hoffman çavdarmahmuzunda bulunan çeşitli alkaloitlerden sentez yoluyla LSD elde etmiş, bu maddeyle deneyler yapmıştır.

 

LSD, çavdarmahmuzu, genel olarak arpa, buğday, çavdar ve mısır gibi tahıl ürünleri üzerinde asalak olarak yaşayan zehirli mantardır.

 

LSD’nin tecrübesi genellikle önceden kestirilemez. Kullanıcılar sıkça yoğun renkler, bozulmuş şekiller, ölçüler ve eşyaların hareket ettiğinin görüldüğünü belirtmişleridir. LSD etkisi altında iken yaşanan duygusal tepkiler aşırı pozitif ile aşırı negatif arasında değişebilir. Yani, ne olacağı önceden bilinemez.

 

Bazı kişiler kendilerinin daha fazla farkında olduklarını ve LSD triplerinin dinsel törenlerdeki ve benzeri tecrübelerdeki etkileşmelere benzediğini belirtmişleridir.

 

Vücuttan ayrılma hissi de ortak anlatılan tecrübelerdendir!

 

Fizyolojik olarak yavaşlasa bile algılama ve duygular daha hızlı gelişir. Duygular birbirine karışabilir ya da bir duygudan diğerine hızlı geçişler olabilir. Kişi kendini bulunduğu ortamın dışında görebilir. Örnek olarak Ankara’da LSD kullanan bir insan trip anında zihinsel olarak Afrika’ya gidebilir. Uzaklık, zaman, mekân, ses ve görüntüde karmaşıklık olmaktadır.

 

LSD etkisinde bir kişi gözlerini kapatıp kendini bir filmin içinde filmin kahramanı olarak bulabilir. Gözlerini açtıktan sonra film hala devam ediyormuş gibi, o filmin kahramanı olarak kalabilir.

Halüsinasyonlar genellikle geometrik şekillerdedir.

 

Albert Hoffman 1943 yılında, LSD’nin fizyolojik ve ruhsal etkilerini kendi üzerinde denemiş ve gözlemlerini yazmıştır.

 

“19 Nisan 1943 Pazartesi günü saat 16.00’da Lysergic Acid Diethylamide Tartarat’ın %0,5 santimetre küp 0,25 miligram LSD içeren tatsız, yavan sıvıyı içtim. Saat 17.00’da baş dönmesi, endişe, kaygı ve tedirginlik başladı.

 

Görmem bozuldu, düşüncelerim dağıldı, içimden gülmek isteği geliyor, anlamlı konuşmak için büyük çaba sarf ediyorum, görme alanım sanki karşımda, eşyaların biçimi değişiyor, çevremi lunaparklarda olduğu gibi olağanüstü görüyorum.

 

Bir süre sonra bunların hepsi geçti. Bütün bunları hatırlıyorum, baş dönmesi, görme bozuklukları, çevredeki eşyaların acayip gülünç ve kaba şekilleri. Renkli yüzler belirdi.

 

Belirli bir tedirginlik vardı. Aralıklı olarak başımın, ayaklarımın ve bütün gövdemin ağırlığını duyuyorum, sanki madenle doldurulmuş gibi. Ayaklarda kramplar oluyor. Ellerde soğukluk ve sanki eriyip gidiyormuş gibi bir duygu var.

 

Ağzımda maden tadında bir kuruluk, boğazda sıkışma, korku ve endişe, bilinçte bulanıklık. Bu arada içinde bulunduğun koşullarla gerçek arasında ayırım güçlüğünden doğan bir karışıklık oluyordu.

 

Her şey sallanıyor, eşyaların boyutları değişiyor. Sanki onların dalgalanan sudaki yansımasını izliyorum. Üstelik bütün eşyalar hoş olmayan görünümler kazanıyor. Renkler durmadan değişiyor. Yeşil ve mavi renkler üstünlük kazanıyor.

 

Bütün seslerin gözüme yansıması ve türlü biçimlere dönüşmesi. Her ses, renk, bir sanrıya dönüşüyor. Bunlar renk ve gölge olarak sürekli değişiyor. LSD’yi aldıktan sekiz, on saat sonra uyku bastırdı. Ertesi gün biraz yorgun kalktım.” Albert Hoffman - 1943 

                                
Gözlemlenen kısmen hafif etkiler; göz bebeklerinin küçülmesi, kalp atışındaki artış, kan basıncının artması ve vücut ısısının artması, terleme, iştah kaybı, uyku, ağız kuruması ve titreme olarak belirtilebilir. Bazı kişiler, LSD’nin etkisi altında iken çok değişken duygusal tepkiler de verebilir.


RİSKLERİ: Kromozomlarda ve Beyinde yol açtığı hasarlar birçok araştırmaya konu olmuştur.

 

LSD maddesinin esas riskleri çoğunlukla psikolojiktir. Akut negatif tecrübeler (bad trip – kötü yolculuk) LSD kullanımı ile anılan en belirgin sorundur. Kötü yolculuklar ilk kez kullananlarda olasıdır.

 

Hoş olmayan ve korkunç tecrübeler kullanan kişi zaten tedirgin veya melankolik ise yaşanmaktadır. Böyle bir kimse paniğe kapılabilir ve paranoya yaşayabilir. Özellikle yabancı, yoğun veya karışık ortamlarda tetiklenmesi daha sık görülür. Kötü yolculukların sayısı 1960’larda medya konusu olmasıyla büyük oranda artmıştır.

 

Kötü yolculuk tecrübeleri, medyanın ilgisinin 1960’ların sonuna doğru gittikçe azalmasıyla beraber düşmüştür. Diğer yandan 70’li yıllarda LSD kullananların sayısı artmaya devam etmiştir.

 

LSD kullanımı çoğu zaman önceden tahmin edilemeyen ve önemsenmesi gereken bir çıldırma riskiyle beraber anılmaktadır.

 

Bir LSD fenomeni “flashback” (geriye dönüş) halen kötü sonuçlar yaratmaktadır. Genellikle yaşanan veya korkulan geriye dönüş tecrübeleri çoğunlukla abartılı olsalar da bazı kullanıcılarda görülen halüsinasyonların sebep olduğu algılama bozukluğu üzerine çalışmalar devam etmektedir.

 

Yapılan detaylı araştırmalarda LSD kullanıcılarının şiddetli patlamalara ve garip davranışlara eğilimleri ortaya çıkmıştır.

 

Uçacaklarına inanarak binaların tepesinden atlayabilirler. Kör olana kadar güneşe bakabilir, gözlerini yuvalarından çıkarabilir ve hatta cinayet işleyebilirler.

 

Ayrıca, 30 gram LSD 300.000 doz için yeterlidir. 

 

Bir toplu iğne başı kadar LSD kullanımı, şahsın kendinden geçmesini sağlamak için yeterlidir. Eğer bu miktar biraz fazla alınacak olursa, insanı çıldırtır. Devamında intiharlar kaçınılmazdır.

 

YASAL UYARI:  LSD diğer uyuşturucular gibi son derece zararlı, kullanımı suç ve cezası ağır olan bir uyuşturucu türüdür. Bu kitapta verilen örnekler bu tür uyuşturucuları teşvik etmek amaçlı olarak yorumlanamaz. Yaşanan halüsinasyon için örnek olarak verilmiştir.

 

2011 yılında birkaç hafta yukarıda belirtilen garipliklerde halüsinasyon gördüm. Ancak ben hayatımda uyuşturucu kullanmadım. Çavdar ekmeği yemekten mi, yoksa birileri tarafından belirli bir gaye ile kasten yediğime içtiğime katılması ile mi ya da dünya dışı varlıkların müdahalesiyle mi yaşadım bilemiyorum ama halüsinasyon olarak gördüğüm farklı şeyler var.

 

O farklı şeylere göre 2012 yılında Kıyamet kopması gerekiyordu.

 

2012 yılında kıyamet kopmadığına göre gördüğüm halüsinasyonun gerçekleşme olasılığı yok mudur? Peki ya 2012 sadece bir uyarı ise!

 

Burada kıyametten kastımız muhtemel yeni bir tufandır.

 

Kıyametin kopacağı gerçek zaman daha ileri bir tarih olduğu halde insanoğlunun önüne 2012 tedbir amaçlı getirilmiş de olabilir mi acaba? Neden olmasın? Biz bir mevsimde yaşarken diğer mevsimlerden haberimiz olmasa, yazdan sonra kış geldiğinde onu anlamlandıramayız. Kış tedbiri nedir, nasıldır, düşünemeyiz. Ama bizi uyaranlar bilebilir. Araç için kış lastiği temin et, evin için ısınma tertibatı kur. Atkı, bere ve mont temin et gibi uyarılar. Bu uyarılar geçmişten geleceğe her delil ile mevcuttur. Dünya dışı varlıkların uyarısı da söz konusu olup, bu uyarılar da ciddiye alınmalıdır.

 

2012’de ki Kıyamet Uyarısı bize harika bir zaman kazandırmıştır.

 

Cep telefonu ile büyüyen bu nesil düşünemeyecek olsa bile geçmiş yıllardaki bilim-kurgu filmlerinde uzaylıların kol saatini telefon gibi kullanıp görüntülü konuşabilmesi bizim nesil için hayaldi.

Dün imkânsız gibi görünen birçok şey bu gün imkân dâhilindedir.

 

Bu gün imkân dâhilinde olmayan bir şey daha var.

Dünya benzeri 3 gezegenin bir biri ile lojistik bir bağ kurabilmesi.

3 gezegen bir biri ile lojistik bir bağ kurabilir mi?

Bunun için uzaylılar bize yardım edebilir mi?

 

Dünya’nın yaşını 5 milyar olarak hesaplayan insan ırkı, dünya üzerindeki insan yaşamını 50.000 yıldan fazla olarak hesaplayan insan ırkı, dünya üzerindeki Amerika kıtasını 600 yıl önce keşfedememişse Evren’de yaşam olmadığını nasıl iddia edebilir?

 

Kim uzaylılar yok diyebilir?  50.000 yılda kendi yaşadığı gezegende koskocaman Amerika Kıtası’nda var olan yaşamı keşfedemeyen insanoğlu uzaylılar yok dediğinde uzaylılar yok olabilir mi?

 

Peki, gelirlerse, geldiklerinde neler yapılacak? Neler yapmalı?

Dünya ile evrendeki diğer gezegenleri lojistik bir bağ ile birbirlerine bağlamalılar. Dünyada fazla olan uzaya gitmeli, uzayda fazla olan dünyaya gelmeli. Karşılıklı iyi bir alışveriş olmalıdır.

 

Yani Lojistik Evrimin gerçekleşmesine öncülük etmeliler.

 

Peki, Lojistik Evrim nedir?

 

Dünya benzeri üzerinde yaşam olan 3 gezegenin birbirine bağlanmasıdır. 1 Dolar üzerindeki piramitte yarım kalan nedir?

 

O piramitten anladığım şey, iki gezegen hazır. Üçüncü gezegen Lojistik Evrim için beklenmektedir. Beklenen bu gezegen Dünya’dır.

 

Bir değil, on değil, bin değil, yüz bin değil, milyon değil milyarlarca gezegen var. Biz sadece o gezegenlerden birinde yaşıyoruz.

 

Birçok gezegen içinde yaşayan canlılar diğer gezegenler ile bir Lojistik bağ kurdular ise bunun yol ve yöntemlerini bize anlatmak isterseler biz buna ne kadar hazırız?

 

Bizi uyandırmak isterseler uyanabilir miyiz?                

 

O halde Lojistik Evrimin ilk aşaması UYANIŞ olmalıdır.

Aslında UYANIŞ için de mesajlarını çok önceden göndermişler.

 

UYANIŞ

 

UZAYLILARIN DÜNYA’YA MESAJI

 

Sevgili Dostlarımız,

 

Alttaki mesaj internet aracılığıyla tüm dünyada birçok kaynağa ulaştı ve hiç birinde yazarına ilişkin bir tanımlama yoktur. Dünya dışından olduğu söyleniyor ama kim ve nasıl aldı bilinmemektedir. İster dikte edilmiş, ister kanal olarak alınmış veya dünya insanı tarafından yaratılmış olsun, özünde bu mesaj bize “doğru” geliyor.

 

“DÜNYAYI SADECE SEVGİNİN ÜSTÜNLÜĞÜ DEĞİŞTİRİR!”

“GÖRÜNMEMİZİN GEREKİP GEREKMEDİĞİNE KARAR VERİN!”

 

Bu mesajı size kimin yazdığının önemi yoktur ve zihninizde anonim olarak kalmalıdır. Önemli olan bu mesaja ilişkin ne yapacağınızdır. Her biriniz kendi özgür iradenizi kullanarak mutlu olmayı istersiniz. Özgür iradeniz sizin kendi gücünüz çerçevesindeki bilginize, mutluluğunuzda alıp verdiğiniz sevgiye bağlıdır.

 

Gelişimin bu evresinde tüm bilinçli ırklar gibi sizler de kendi gezegeninizde kendinizi izole olmuş hissediyor ve bu durumun etkisiyle kendi kaderinize mutlak gözüyle bakıyorsunuz.

 

Ama yine de küçük bir azınlığın farkında olduğu büyük bir değişimin eşiğindesiniz. Kendi seçiminizin dışında sizin geleceğinizi değiştirmek bizim sorumluluğumuzda değildir.

 

Bu mesajı dünya çapında bir referandum olarak alın.

Ve yanıtınızı da bir oylama olarak düşünün.

 

Biz kimiz?

 

İnsanlığın binlerce yıldır tanık olduğu açıklanamayan göksel olaylarla ilgili ne bilim adamlarınız ne de dini liderleriniz ortak bir fikir oluşturabilmiştir.

 

İnançlar ne denli saygı duyulur olsa da, doğruyu ve gerçeği bilmek için bu inanç filtrelerinin dışına çıkılması gerekir.

 

Artan sayıdaki araştırmacılarınız yeni bilginin yollarını keşfediyor ve gerçekliğe çok yaklaşıyor. Bugün uygarlığınız içinde bir okyanus kadar büyük bilginin içinden özellikle sizi daha az üzecek kısmının çok küçük bir parçası ortaya dökülmüştür.

 

Özellikle son elli yılda tarihinizde saçma veya inanılmaz görünen olaylar daha sıklıkla olasılık alanlarına girmiştir. Geleceğin daha da sürprizlerle dolu olduğunu bilin.

 

En iyiyi olduğu kadar en kötüyü de keşfedeceksiniz.

 

Galaksideki milyarlarcası gibi bizler de “dünya-dışılar” olarak adlandırılan ve gerçekliğinin fark edilmesi zor bilinçli varlıklarız. Sizinle aramızda önemli bir fark olmadığı gibi iki taraf da evrimleşmenin belirli aşamalarını deneyimlemekteyiz.

 

Herhangi organize bir yapının hiyerarşisi bizim iç ilişkilerimiz için de geçerlidir. Birçok ırkların bilgeliği üzerine kurulmuş kendi hiyerarşimizin onayıyla sizinle iletişime geçmekteyiz.

 

Çoğunuz gibi biz de Yüce Varlığı arama yolundayız.

 

Bu nedenle bizler Tanrılar değiliz ya da daha az Tanrı değiliz ancak kozmik kardeşlikte sizlerle hemen hemen eşit yerlerdeyiz.

 

Fiziksel olarak bir biçimde sizden farklı olmamıza karşın, çoğumuz insanımsı görünümlüyüz.

Bizim var olduğumuz bir gerçek ama henüz çoğunluğunuzun algılamadığı bir durum bu. Bizi anlamayı başaramadınız çünkü bizim, çoğu zaman sizin duyularınız ve ölçümleriniz içinde görünmemiz olası değildi.

 

İşte tarihinizdeki bu boşluğu bu anda doldurmaya niyet ediyoruz. Biz ortak bir karar almış bulunuyoruz ama bu yeterli değil ve sizinkine de gereksinimimiz var. Bu mesajla sizler karar-alıcılar haline geleceksiniz!

 

Biz neden görünür değiliz?

 

Evrimin belirli aşamalarında kozmik “insanlık” bilimin yeni biçimlerini keşfederek, maddenin kolay anlaşılırlığının ötesine geçti. İnsanlığın oligarşisinde negatif çok boyutlu varlıkların rolü oldu, kendi güçlerinin tatbikatını yaptılar, kendi varlıklarını orada tutmak ve bilinmeyeni zapt etmek için sağduyu motive ettiler. Bizim için sağduyu, insanın özgür iradesine saygılı olmak ve böylece onların kendi meselelerinde kendilerine ait tekniğe, ruhsal olgunluğa erişebilmelerine izin vermek demektir.

 

İnsanlığın galaktik uygarlıklar ailesine dâhil olması çok önemlidir ve dört gözle beklenmektedir. Bizler gün ışığında geniş bir kitle halinde size görünür hale gelir ve bu birliğe katılmanız için yardım edebiliriz.

 

Bu mesajdaki ayrıntı aslında Lojistik Evrim için dünya dışından yardım gelme ihtimali tezimi doğrulamaktadır.

 

Bugüne dek bunu yapmadık, çünkü içinizden çok azı bunu gerçekten istedi, cehalet vardı, kayıtsızlık veya korku vardı ve durumu haklı çıkaracak aciliyet söz konusu değildi.

 

Söz konusu mesajın bu bölümünde bahsedilen aciliyet Nuh Tufanı benzeri bir tufan da olabilir. Ya da nükleer bir tehdit veya olağanüstü bir doğa olayı veya bambaşka bir şey de olabilir.


Sizler zaman içinde karşılıklı katkılarla zenginleştirilmiş birçok geleneğin döllerisiniz. Hedefiniz bu kökleri ortak bir plan altında birleştirmektir.

 

Burada bahsedilen ortak plan Lojistik Evrim olabilir mi?

 

Kültürlerinizin görünüşleri sizleri birbirinizden ayrı tutmuştur çünkü onu varlığınızda böyle içselleştirdiniz.

 

Artık görünüş sizin için Süptil doğanızın özünden daha önemli hale gelmiştir. Bölgedeki güçler için görünüşe verilen önemin yaygınlığı herhangi bir tehlike karşısında siperler oluşturmaktadır. Ona yine zenginliği ve güzelliğiyle saygılı olmak ama görünüşlerin üstesinden gelmek gerekmektedir.

 

Demek ki dünya dışından Lojistik Evrim için gelenlerin görünüşleri bize benzemeyecek ve bizim yadırgadığımız şekillerde olabilecek!

 

Bunu anlamak için ulaşabileceğiniz çözümler giderek artmaktadır. Yöntemlerden biri bir başka ırkla bağlantıya geçip gerçekte ne olduğunuzun size yansımasının imgelenmesidir.

 

Demek ki bizler bilinenin ötesinde başka türlü varlıklarız.

 

Nadir durumlar dışında, kendi yetenekleriniz içinde geleceğinize ait bireysel veya toplumsal kararlarınızda biz her zaman dışarıda durduk, çok nadir durumlarda çok sayılı zamanlarda çok az katkımız oldu. Sizin derin psikolojik yanınızı kendi bilgimizle motive ettik.

 

Sonuçta biz her gün adım adım özgürlüğün inşa edilmesi, varlığın kendisinin ve çevresinin farkındalığına uyanması, kısıtlamalardan ve uyuşukluktan giderek uzaklaşması kısmına ulaştık.

 

Cesur ve istekli sayısız insan bilinçlerine karşın, uyuşukluklar, büyüyen merkezi gücün yararına yapay olarak oluşturuldu.

 

Burası çok önemli bir detay karabasan gibi bir durum.

 

Ama gelişmiş teknolojilerin büyümesi ve kullanılmasıyla insanlık kendi yazgısının kontrolünü giderek daha çok yitirmektedir. Dünyayı, insanları ve tüm canlıları ilgilendiren yaşam koşullarına ilişkin geri dönüşü olmayan öldürücü sonuçlar yaratılmaktadır.

 

Hayatı yaşanabilir kılan olağanüstü yeteneklerinizi yavaş, ama kesin bir biçimde yitiriyorsunuz.

 

Bu gibi teknolojiler sizin zihniniz kadar bedeninizi de etkilemek için vardır. Böyle planlar yoldadır. Olası efendilerinizle karanlık niyettekilerin birlikteliğine karşın, bu durum yine de kendi yaratıcı gücünüzü içinizde tuttuğunuzda değişip dönüşebilir. İşte bizim görünmez durmamızın nedeni budur. Her ne olacaksa artık o kırılma noktasına gelmiş durumdadır.

 

Fetihler hemen her zaman diğerlerine zarar vermek için yapılmıştır. Şimdi dünya herkesin birbirini tanıdığı ancak hala çatışmaların ve her türlü korkunun ısrarlı süre ve yoğunlukta yaşandığı bir köy haline dönmüştür.

 

Çocuklarınızın eğitimi ve yaşam koşullarınız kadar sayısız hayvanın, bitkinin yaşam koşulları da, sizin politik, finansal, askeri ve dini temsilcileriniz gibi az sayıda kişinin elinde tutulmaktadır. Oysa bağımsız bireyler olarak insanlar, yazık ki üzerinde ciddiyetle çalışamadıkları birçok potansiyel yeteneği de barındırır. Gelişmenin harikulade olanakları boyun eğdirici ve yıkıcı tehditlere yakın durmaktadır. Bu tehlikeler ve fırsatlar şimdi var.

 

Her ne kadar siz sadece size gösterileni algılasanız da, uzun dönemli ortak projeyi başlatmak yerine doğal kaynakların sonunun getirilmesi programlanmış durumdadır.

 

Uzun dönemli ortak Proje, Lojistik Evrim değilse nedir?  

 

Kaynaklarınızın kıtlığı ve haksız dağıtımıyla, onlardan yararlanma bedeli gün be gün yükselecektir. Kentleriniz ve kırsal kesimlerinizin tam ortasında büyük çapta kardeş kardeşi öldürür durumlar yaşanacaktır maalesef.

 

Nefret ve kin daha çok büyüyor ve aynı şekilde “Sevgi” de öyle. Sizi çözümler bulmada kendinizden emin kılan budur.

 

Ancak kritik kütle yetersizdir ve çok usta yöntemle baltalama işi düzenlenmiş durumdadır. Geçmiş alışkanlıkların ve eğitimin şekillendirdiği insan davranışları içinde var olan bir çeşit uyuşuk bakış açısı sizi çıkmaz sokağa götürmekte. Barışın getirilmesi ve ‘halklarınızın yeniden yapılanması’ kendi dışınızdaki uygarlıklarla uyum için atılacak ilk adım olmalıdır.

 

Yani özetle diyorlar ki, Dünya’daki kavgalarınızı Galaksilere de taşıyamazsınız birbirinizle iyi geçinmenin yolunu bulmalısınız.

 

Bugünkü kararlarınız, tarihinizin hiçbir döneminde olmadığı kadar önemlidir ve sizin yarın yaşamda kalmanızı anlamlı biçimde etkileyecektir. Bu kör koşuyu durduracak ortak ve birleştirici farkındalık nereden gelecektir?

 

Belki de artık insanlık ailesiyle yüz yüze gelip onları tartmakta olan bu tehdit karşısında daha büyük bir etkileşim içinde olmanın zamanı gelmiştir.

 

Yükselen büyük dalga ulaştığı yerden artık ortaya çıkmak üzeredir ve kendi içinde çok olumlu ve çok olumsuz ifadeleri barındırmaktadır.  

 

Bir başka uygarlıkla kozmik kontrat yapmanın iki yolu vardır: Temsilciler kanalıyla veya ayırım gözetmeksizin doğrudan bağımsız bireylerle. Birinci yol çıkarların savaşını, ikinci yol farkındalığı getirir.

 

Birinci yol, insanlığı kölelikte tutarak motive olan bir grup yarışçı tarafından seçilmiştir, bu nedenle dünya kaynaklarının kontrolünü, gen havuzunu ve insanın duygusal enerjisini elinde tutar.

 

İkinci yol, hizmet ruhu nedeniyle ortaklık oluşturmuş yarış grubu tarafından seçilmiştir. Biz, bizim tarafımızda, tarafsız nedeni onayladık ve kendimizi birkaç yıl önce insan gücünü temsil eden kişilere tanıttık, onlar bizim kendilerine uzanmış elimizi kendi stratejik görüşleriyle bağdaşmayacağı bahanesiyle reddetti. İşte bu nedenle bugün temsilciler araya girmeden bireylerin kendi seçimlerini yapma zamanıdır.

 

Negatif varlıklar, bölme yöntemiyle görünenin arkasından yönetimlerini her türlü bedeli ödemeye hazır sürdürmektedir çünkü saltanatları söz konusudur!

 

Aynı zamanda sizi yönetenleri de bölüyorlar. Güçlerini, içinizde yarattıkları güvensizlik ve korku yeteneklerinden alıyorlar. Bu, sizin kozmik doğanızı hatırı sayılır biçimde zedelemektedir.

 

Eğer bu kişilerin yönlendirmeleri ve öğretileri en üst noktasına ulaşmamış ve önümüzdeki birkaç yıl içinde sapkınlıkları ve öldürücü planları hayata geçecek duruma gelmemiş olsaydı bu mesajın da önemi olmayacaktı.

 

Onların belirledikleri sürecin sonu yakındır ve insanlık yakın dönemde büyük acılar çekecektir.

  

Özgür iradenizin paha biçilmez değerinin farkında olun, size bir seçenek sunuyoruz. Size daha sağlıklı görünen bir evren ve yaşam, yapıcı etkileşim, dürüst ve kardeşçe ilişkiler, teknik bilgi, acının kökünü kurutmak, bağımsız güçlerin denetlenmiş çalışması, enerjinin yeni şekillerine ulaşabilmeniz ve sonuç olarak da bilinci daha iyi kavramanız gibi olanaklar sağlayabiliriz.

 

Dünya’yı istila için gelenler neden böyle iyi niyetli düşünsün?

 

Sizin ortak ve bireysel korkularınızı aşmanızı sağlayamaz, sizin seçmediğiniz yasaları sizin için oluşturamayız. Birey olarak ve ortak çaba göstererek kendi istediğiniz dünyayı yaratmak ve ruhun yeni göklerinin serüvenlerini yaşamak için kendiniz çalışmalısınız.

 

Peki size hangi soruyu soruyoruz?

 

“BİZİM ORTAYA ÇIKMAMIZI İSTER MİSİNİZ?”

 

Bu soruyu nasıl yanıtlarsınız?

Ruhun gerçeği, telepatik yolla okunabilir.

Kendinize sadece bu soruyu açık biçimde sorup yine kendi seçiminize göre ister birey, ister gurup olarak yanıtınızı yine açık ve net olarak vermeniz gerekir.

 

SORUYU SORMANIZIN AKABİNDE EVET veya HAYIR derken bir kentin merkezinde ya da bir çölün ortasında olmanız yanıtınızın değerini etkilemez!

 

Sadece kendinizle konuşur gibi ama mesajı düşünerek bunu yapabilirsiniz. Sadece birkaç kelime içeren bu evrensel soru kendi bağlamına konulduğunda güçlü bir anlam ifade eder. Bunu yaparken duraksayıp tereddüt etmeyin. İşte bu nedenle de sakin bir biçimde ve tüm vicdanınızı katarak üzerinde düşünmelisiniz.

 

Yanıtınızın soruyla mükemmel biçimde birleşip bütünleşmesi için mesajı bir kez daha okuduktan sonra yanıtı vermeniz önerilir. Bunun için acele etmeyin. Nefes alın ve tüm özgür irade gücünüzün sizi sarmasına izin verin. Kim ve ne olduğunuzun onurunu duyun!


Sizi güçsüzleştiren sorunları birkaç dakika için unutun ki kendiniz olabilin. Ortaya çıkan gücü hissedin.

Siz kendi denetiminizdesiniz.

 

Tek bir düşünce, tek bir yanıt sizin yakın geleceğinizi öyle ya da böyle muazzam biçimde değiştirebilir. Kendi iç sesinize sorarak bizim sizin maddi alanınızda görünmemize ilişkin aldığınız bireysel ve bağımsız kararınıza bağlı olarak sizin maddi planınızda açık gün ışığında görünmemiz bizim için çok değerli ve gereklidir.

 

Yürekten ve kendi isteğinizle yaptığınız içten dileğiniz, her zaman gönderdiğiniz kişilerce algılanır.


İnsanlığın doğuşunu kardeşlikle kolaylaştırabilirsiniz.

 

Sizin düşünürlerinizden biri bir keresinde şöyle demişti: “bana bir el verin-tutun ve ben dünyayı kaldırayım”.

 

Bu mesaj yaygınlaştırıldığında el-tutmanın gücünü kazanacak, biz ışık-yılları uzunluğundaki maniveladakiler ve siz dünyayı kaldıracak ustalar.  Bizim ortaya çıkmamız önemlidir. Olumlu kararın sonuçları ne olabilir?

 

Bizim için, olumlu ortak kararın sonucu, gökyüzünüzde ve dünya üzerinde birçok gemimizin materyalize olmasıdır. Sizin için, böyle bir durumun emin olduğunuz şeylerden süratle vazgeçmenizi doğrudan etkileyecek olmasıdır.

 

Basit, şüpheleri ortadan kaldıran görsel iletişim geleceğinize çok büyük ölçüde yansıyacak, daha çok bilgi, sonsuza dek değişmiş olacaktır. Toplumunuzdaki kurumlar her alanda tamamen ve köklü değişimlere uğrayacaklar ve güç bireyselleşecektir çünkü bizim de yaşamakta olduğumuzu göreceksiniz. Kendi değerlerinizi somut bir biçimde değiştireceksiniz. Bizim gösterdiğimiz “bilinmeyen” karşısında insanlık tekil aileyi oluşturacaktır ki bizim için işin en önemli kısmı budur.

 

Tehlike yavaşça eriyip evlerinizi terk edecek çünkü siz dolaylı olarak istenmeyenin yani bizim “üçüncü parti” diye adlandırdıklarımızın karşısında bir güç oluşturacaksınız.

 

Şimdiki durumda aç olan gülümseyemez, korku dolu olan bize hoş geldiniz diyemez. Biz erkeklerin, kadınların ve çocukların içlerinde taşıdıkları ışığa karşın kendi bedenlerinde ve yüreklerinde yine de bu denli yoksunluk içinde olmalarından büyük üzüntü duyuyoruz. Bu ışık sizin geleceğiniz olabilir. İlişkimiz gelişmeye açıktır.

 

Durum her ne olursa olsun, siz kendi yüreğiniz ve ruhunuzun bilirkişisisiniz! Seçiminiz ne olursa olsun, saygıdeğerdir ve saygı görecektir. Kararınız ne olursa olsun onu ortaya koymalısınız.

 

Siz kendi iç sesinize ve sezgilerinize sormalısınız.

İşte asıl olan budur! Binlerce yıl sonra, bir gün, bu seçim kaçınılmaz olacaktı: İki bilinmeyenden birini seçmek.


Bu mesajı geniş kitlelere yayın. Bu sizin geleceğinizi ve milenyumlar ölçeğinde geri dönüşü olmayan tarihsel gidişi etkileyecektir. Aksi halde birçok yıl, hiç değilse bir nesil sonraki bir zamana yeni bir fırsat olarak ertelenecektir, eğer hayatta kalırsa tabii.

 

Buradaki hayat da kalırsa tabii uyarısı çok korkunç bir anlam da ifade ediyor olabilir. Hayatın yok olabileceğini ima ediyor.

 

Seçmemek diğer kişilerin seçimi içindedir.

Diğerlerini bilgilendirmemek, haberdar etmemek birinin beklentisine zıt bir sonucun ortaya çıkması riskini getirecektir.

Kayıtsız kalmak birinin özgür iradesinden vazgeçmesidir. 

Hepsi sizin geleceğiniz için.

 

Evren’de bireysel her bir istek önemsenir. 

Siz hala kendi yazgınızın mimarısınız.

 

BİZİM ORTAYA ÇIKMAMIZI İSTER MİSİNİZ?

 

Bu bir din değil, herhangi bir din ve inanca alternatif de değil, bu kaynağı belli olmayan uzun zamandır dünya dışı varlıklar ile ilgilenenlerin ilgisini çeken bir mesajdır.

Herkes kendi dinini, kendi inancını inandığı gibi yaşama hakkına sahiptir. Ancak bütün dinleri sadece bu dünyadaki faaliyetler için yorumlamak da olası değildir. Yüz milyarlarca gezegen ve gezegenlerin içinde de yüz binlerce farklı hayatların olması da çok büyük ihtimal dâhilindedir.

 

Peki, muhtemel bir tufan tehlikesi için dünya dışı varlıklar bize yardım etmeye karar verdiler ise bunu nasıl yapabilirler?

 

BİR DOKTOR DÜŞÜNÜN!

Hastalıklı vücudun içine hücre şeklinde genetik robot gönderen.

 

Her şeyi ile tam bir hücreye benzeyen bu genetik robotun tek görevi vücudu saran hastalığı tedavi etmek olsun.

 

Bu genetik robotun adı,

Mehdi de olabilir,

Mesih de olabilir,

Moşiyah da olabilir,

Biri ya da hepsi de olabilir.

Ya da hiçbir şekilde tanımlanamayan kutsal bir varlık da olabilir.

Hangi dine ne şekilde hitap etmek isterse o şekilde hitap edebilir.

Veya hiçbir kutsal özelliği olmayan bir dünya dışı varlıktır.

Hiçbir şey, belki de her şeydir.

 

Ama doktorun hastalıklı vücuda gönderdiği bir onarıcıdır.

 

Eğer hastalığın çaresini bulan doktor, vücuda hücre biçiminde genetik bir tamirci robot göndererek vücuttaki hastalığın giderilebileceğine inanmışsa doktor olan bir insan hasta olan bir insanın bedeninin içine nasıl girebilir? Bedenin içine gönderdiği hücre biçimindeki bir canlı o doktoru nasıl görebilir? Diğer hücreler o doktoru nasıl görebilir?

 

Boyutlar arası fark bundan daha güzel nasıl anlatılabilir?

Hastalıklı bedene hücre biçiminde bir robot gönderen doktor aynı vücuda hücre biçiminde başka bir robot da gönderebilir, bu sefer bir takım sinyaller ile gönderdiği yeni robot ile iletişim kurmanın yolunu da bulabilir! Bu da boyutlar arası iletişime örnektir.

 

Neden vücudun kendi içinden değil de dışından bir destek gelsin?

Biz muhtemel bir tufanın dünya ve içinde yaşayan canlılara vereceği tahribatı öngörebiliriz.

 

Ama muhtemel bir tufanın dünya dışına diğer gezegenlere ne tür olumsuz ya da olumlu etki yapacağını şu aşamada öngöremeyiz.

 

Sadece bilinen Evren’deki gezegen sayısı Dünya üzerindeki kum tanesinden fazla ise eğer, Evren’de yalnız olabilir miyiz?

 

Biz hücreleri göremiyoruz diye, 

İnsan bedeninde hücre yok mu?

Hücrelerimiz bizi göremiyor diye

Bizim bedenimiz yok mu?

 

Hücrelerin göremediği bir dünya yok mu?

Hücrelerin göremediği bir evren yok mu?

 

DOKTORUN DERDİ NE?

 

Doktor kıyamet çıksın istemiyor.

İlk ve son derdi budur.

En azından bu dönemde istemiyor.

Ama yaklaşan bir tufan var. Bu da yeni Kıyamet olabilir.

 

1670 km hızla giden bir aracın aniden frenine basıp, ters dönüp tekrar 1670 km hız yapması gibi saatte 1670 km hızla dönen dünya

bir anda durup, tersine dönecek!

 

 

Bu durumun sonucu olarak dünya üzerindeki istisnasız tüm canlılar yok olacaktır.

 

Altın, gümüş, elmas, ziynet, maden, petrol, para, pul, han, hamam, saray, uçak, ev, araba ne varsa tufanda sular altına gömülecek,  dünyanın tüm nimetleri ve hatta hayata dair güzel olan ne varsa hepsi yok olacak! Muhtemel bir tufanda tedbir alınmazsa maalesef sonuç kıyamete eşdeğer olacaktır.

 

İnsan ırkının yaşamına elverişli bir alan kalsa bile nükleer silahlar ve nükleer reaktörlere önlem alınmazsa o alan da radyasyonla kirletilmiş olacaktır!

 

Çok mu lazım bu silahlar?

Irkımızı yok etme amacı güden bu silahların etkisiz hale getirilmesi gerekirken daha güçlüsünü yapma yarışı niye?

 

Muhtemel bir tufanda bu silahlar kendi halkınıza bile ödül değil, ceza olacaktır. Nükleer silahları olanlar adeta kendi kendini yok edecektir! En çok silahı olan ülkeler en ağır bedelleri ödeyecektir!

 

Tufanın vicdanı olabilir mi? Aman bu silahın üstünden geçmeyeyim patlarsa insanlık yok olur diye düşünebilir mi?

 

Balçık, çamur ve denizin altında tufanda ölen canlıların yayacağı salgın hastalıklar kurtulanları kurtulduğuna bin pişman edecektir. Kurtulabilenlerin sayısı birkaç bin kişiyi bulamayacak.  Kurtulanları da çok acımasız bir hayatta kalma mücadelesi bekliyor olacaktır.

 

Dünya’nın yörüngeden çıkma ihtimali ise en kötümser senaryo ve de ihtimal dâhilindedir. Sanırım uzaylıların ilgilendiği konu tam da budur. Yörüngeden çıkan bir Dünya’nın diğer gezegenlere verebileceği tahribatın önüne geçmek istiyor da olabilirler.

 

Yaşanabilir tek yer Yahudilere vaat edilmiş topraklar alanı olacak. Yahudilerin o topraklar için bu kadar çaba sarf etmesinin gerçek ve haklı nedeni, demek ki buymuş. Bizler bugünü düşünürken onlar tufandan sonra kendi ırklarının devamı için çaba sarf ediyormuş.

 

Mademki tüm insanlardan önce tufan riskinden haberdar oldular sadece kendi ırkını değil de tüm ırkları kurtarmak için çalışmaları o yönde çaba sarf etmeleri gerekmez mi? Bu acımasız bencillik niye?

 

İnsanoğlu bilsin ki eğer tufan olursa geride ne insan, ne hayvan hiçbir canlı kalmayacak. Sağ kalan bir kişinin yiyecek giyecek ve hayati idamesi için gerekenler de ayrı bir muamma konusu olacaktır.

 

Belki de dünya doktorun yüzlerce hastasından iyileşmeyi bekleyen sıradan bir hastasıdır. Doktorun bir derdi yok!

 

Ama sizin tufan gibi ciddi bir derdiniz var.

 

Farz edin ki ben FX olarak bir raportörüm.

Muhtemel bir tufandan sonra Dünya’nın Evren için bir tehdit oluşturup oluşturmayacağını gözlemleyip rapor vereceğim.

Benim yerime siz olup rapor verseniz ne derdiniz?

Dünya kurtulabilir der miydiniz?

İyi kurtarın öyleyse,

 

Kötülüğün kökünü kazıyın,

Yer kürede iyilik hâkim olsun.

 

Ama bu işi başaramazsanız, hem de yakın bir sürede başaramazsanız kuru söz ve vaatler ile insanlığı kurtarabilme imkânı yoktur. Siz çevrenizde tehlikeli azılı katil biri olsun ister misiniz?

 

Evinizin kıyısında köşesinde elinde bombalar olan suçlular olsun ister misiniz? Binlerce atom bombası olan bir gezegenin komşunuz olmasını ister misiniz? Üstelik de her yeni doğan günde gölgesi ile savaşan öldürmekten bıkıp usanmayan bir gezegendesiniz.

 

Ölenin de Allahuekber dediği,

Öldürenin de Allahuekber dediği dünyada ölümü bile öldürdünüz.

 

Diğer dinlerin durumu çok mu farklı?

 

 

<<<<< 6 >>>>>> 9 <<<<<< 9 <<<<<< 6 >>>>>>

 

Aşağıdan bakarsanız 6 yukarıdan bakarsanız da 6, bazen de tam tersi. Bize göre doğru olan başkasına göre de doğru olabilir!

O yüzden haklılıktan bahisle bir din diğerine nasıl hükmedebilir?

Bu durum nasıl korkunç bir savaş sebebi olabilir? Bir canı yok ettiğinizde, Tanrı’nın var ettiği bir fabrikayı da yok etmiş olursunuz! Tanrı siz yok edin diye devasa bir fabrika inşa etmiş olabilir mi?

 

Gerçekte insan dâhil her canlı aslında büyük bir fabrikadır.

 

Dışında deri olması insanın büyük bir fabrika olduğu gerçeğini değiştirmez. İnsan oluşumunda tümdengelim kavramından bahsedilemez. İnsan tümevarım ile ortaya çıkan bir fabrikadır.

 

İlk var oluşta sperm yumurta ile buluştuktan sonraki serüvende bölünerek çoğalır. Bu çoğalma insanı oluşturacak işlevlerin yapılabilmesi için yine içten hücrenin yaptığı, hariçten bir müdahalenin olmadığı durumdur. 

 

Bölünür büyür, bölünür çoğalır, büyüyenler de tekrar bölünerek çoğalır, bu şekilde trilyonlarca sayıya ulaşan hücreler insanın meydana gelmesini sağlar.


Hiçbir şekilde çarpıtılamayacak kadar gayet açık ve net olan şu ki bu bilinçli canlı hücre de aslında gözle görülemeyecek küçüklükte mükemmel bir fabrikadır.

 

Hücre, diğer hücrelerle uyum içinde çalışırken, kendi yaşamını da hassas bir denge içerisinde sürdürür.  Bu düzenini devam ettirmek, iç dengesini korumak için ihtiyacı olan birçok maddeyi, enerjisi dâhil olmak üzere bizzat kendisi tespit eder ve üretir.

 

Kendi karşılayamadığı ihtiyaçlarını ise dışardan titizlikle seçip alır.

 

İnsan vücudu bir yapıya benzetilecek olursa, vücudun en ince ayrıntısına kadar eksiksiz bir plan ve projesi, bütün teknik ayrıntılarıyla her hücrenin çekirdeğindeki DNA'da mevcuttur. DNA'da kayıtlı bulunan bu bilgi muazzamdır. Gözle görülmeyen tek bir DNA molekülünde milyonlarca ansiklopedi sayfasını dolduracak miktarda bilgi bulunmaktadır.

 

Mikroskobik hücrenin içindeki, ondan çok daha küçük bir çekirdekte bulunan bir molekülde, milyonlarca bilgi içeren dünyanın en büyük ansiklopedisinin onlarca katı büyüklüğünde bir bilgi deposu saklıdır. 

 

Bu ansiklopedi yaklaşık 5 milyar çeşitli bilgiye sahiptir.

 

Dün­ya üze­rin­de­ki can­lı ve can­sız tüm var­lık­lar, mo­le­kül­ler­den oluşur. Dolayısıyla hücre ve DNA' da moleküllerden oluşur. Mo­le­kül­ler ise atom­la­rın bir­bir­le­ri­ne elekt­ron­la­rı­nı ve­re­rek olağanüs­tü bir or­tak­lık kur­ma­sı ile olu­şur­lar.

 

Her hücrenin bir mikro hafızası vardır.

 

Bu minik bellek taşıdığı bilgi miktarı açısından dev bir kütüphaneye benzetilebilir. Nesilden nesile aktarılan arşiv DNA molekülüdür.

 

Hava, su, dağlar, hayvanlar, bitkiler, vücudunuz, en ağırından en hafifine kadar gördüğünüz, dokunduğunuz, hissettiğiniz her şey ise atomlardan meydana gelmiştir.

 

Atomlar öyle küçük parçacıklardır ki en güçlü mikroskoplarla dahi bir tanesini görmek mümkün değildir. Bir atomun çapı ancak milimetrenin milyonda biri kadardır. En güçlü mikroskopların bile göremeyeceği kadar küçük bir alanda dönüp-duran onlarca elektron, atomun içinde çok karışık bir trafik yaratır.

 

Burada dikkat çeken en önemli nokta, çekirdeği elektrik yükünden oluşan bir zırh gibi kuşatan bu elektronların atomun içinde en ufak bir kazaya yol açmamalarıdır.


Her atom, bir çekirdek ve çekirdeğin çok uzağındaki yörüngelerde dönüp dolaşan elektronlardan oluşmaktadır. 

 

Elektronlar tıpkı Dünya’nın Güneş çevresinde dönerken, aynı zamanda kendi çevresinde dönmesi gibi, atom çekirdeğinin çevresinde dönen parçacıklardır. 

 

Aynı gezegenlerde olduğu gibi bu dönüş, bizim yörünge adını verdiğimiz yollarda, düzen içinde ve hiç durmaksızın gerçekleşir.

 

Atom en mükemmel mikroskoplarda bile görünemeyecek kadar küçük bir madde, dünya ise içinde milyarlarca insanı barındırabilecek kadar büyük bir madde, Evren’de de dünya gibi milyarlarca gezegen var

 

Eğer atom yuvarlak ise,

Eğer hücre yuvarlak ise,

Eğer dünya yuvarlak ise gözle görülebilen gezegenlerin tamamı yuvarlak ise o zaman insan neden bir dairenin içinde değil sorusu ilerleyen aşamalarda cevap bulacaktır. Şunu gönül rahatlığı ile söyleyebiliriz ki ''insan ana mamul değildir ara mamuldür.'' 

 

Bu durumda çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki:

Dünya ve gezegenler insan için yaratılmamıştır. 

İnsan Dünya ve diğer gezegenler için yaratılmıştır.

Böyle bir durumda atom altı parçacıklardan başlayarak bilinen Evrenlerin sonuna kadar Evren’in efendisi insan değil maddenin ta kendisidir. Bunu kabullenmek zor biliyorum ama gerçek budur.


Hücre nasıl ki kendi yaşamını sürdürürken aynı zamanda dış dünyaya da gerekli olan her şeye katkı sağlıyorsa,

İnsanın insan için,

İnsanın her canlı için,

İnsanın  ve canlıların dünya için,

Dünya’nın Evren için, Evrenin diğer Paralel Evrenler için yapacağı olumlu katkılar olmak zorundadır.

 

Fakat şu an üzerinde durulması gereken konu tufan riskidir.

 

Yeni bir Nuh Tufanı geldiğinde hazırlıksız yakalanmak yerine şimdi dünya dışından uzatılacak ele ön yargılı yaklaşmamak gerekir.

 

Belki dünya dışından gelip yardım edecekler belki de hiç gelmeden milyonlarca ışık yılı öteden sinyal gönderip bizi yönlendirecekler. Ben her durumda iyi ve güçlü bir katkı sunacaklar kanaatindeyim.

 

Biraz dikkatli bakınca uzun yıllardır her şekilde uyarıldığımızı görmek mümkün olabiliyor. Ünlü Türk Şairi Necip Fazıl’ın Çile isimli şiirinde bazı kıtalara bakar mısınız?

 

Adeta muhtemel yeni bir Nuh Tufanı anlatılmış.

 

Satır aralarında gerçek çilenin kapıyı çalmak üzere olduğundan haber verilmiş gibi izlenime kapılmamak mümkün değildir.

                                          

ÇİLE şiirinden bazı bölümler

 

Gâiblerden bir ses geldi: Bu adam, [ Uzaktan birileri uyarılıyor ]

Gezdirsin boşluğu ense kökünde!

Ve uçtu tepemden birdenbire dam, [ Tufan ][ Ya da kıyamet ]

Gök devrildi, künde üstüne künde...  [ Tufan ][ Ya da kıyamet ]

 

Bir bardak su gibi çalkandı dünya, [ Tufan anlatılıyor ]

Söndü istikamet, yıkıldı boşluk. [ Tufan ]

Al sana hakikat, al sana rüya! [ Tufan gerçekleşme anı ]

İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

 

Nizam köpürüyor, med vakti deniz, [ Tufan anlatılıyor ]

Nizam köpürüyor, ta çenemde su. [ Tufan daha nasıl anlatılabilir? ]

Suda bir gizli yol, pırıltılı iz,  [ Tufan’dan sağ çıkanlar olabilir diyor ]

Suda ezel fikri, ebed duygusu. [ Tufan ]

 

Öteler öteler, gayemin malı, [ Dünya dışı ile bağ ]

Mesafe ekinim, zaman madenim.

Gökte samanyolu benim olmalı, [ Lojistik Evrim ]

Dipsizlik gölünde, inciler benim. [ Gezegenlerin ahengi ]

 

Nizam köpürüyor cümlesinde geçen nizam kelimesinin anlamı ‘’ dizi, sıra, düzen, usul, tertip, yol, kaide’’ şeklindedir. Suda gizli bir yoldan anlamamız gereken şey ise tufanda en azından insan ırkının devamının sağlanacağı bir çıkış yolunun da olduğu vurgusu dikkate alınmaya değerdir. Bunlar benim kişisel yorumumdur. Herkes farklı yorumlayabilir elbette ancak ben bu uyarıyı böyle algıladım.

 

Kuraldışı Ötesi Yayıncılıktan çıkan Barbara Marciniak’ın yazdığı Pleiades Öğretileri 1 kitabından Lojistik Evrime dair belirtiler,

 

Buradayız. Pleiades’den gelen kolektif bir enerjiyiz. Uzun bir öykümüz var. Atalarımız gelişimini tamamlamış başka bir Evren’den geldiler. Siz sadece bir gezegenin gelişimini tamamlaması üzerine çalışıyorsunuz. Bizler size bu hedefinizde yardım etmek üzere buradayız. Bu gelişim ya da dönüşüm çok uzun çağlar önce duyuruldu.

 

Dünya’da olanlar bütün Evreni etkileyecek.

Buradayız derken geldiklerini ilan ediyorlar, ilk cümleleri budur, kesin ve net. Pleiades olabilir, Pleiades’den farklı bir yerden de gelmiş olabilirler Sirius olabilir ya da başka bir yerden gelebilirler.

 

Çok yakından ya da çok uzaktan da geliyor olabilirler. Gezegenin gelişiminin tamamlanması için harici bir yardım olacağını kanıtlıyorlar. Dünya’da olanlar bütün evreni etkileyecek derken de Evren’in zarar görmemesi için yardım edeceklerini beyan ediyorlar.

 

Bütünlenme, kim olduğunuzu anlamanıza bağlı. Ancak bu şekilde deneyimi sürdürebilirsiniz. Atalarımız bütünlemesini kendi kendine gerçekleştiren bir evrenden geldiler.

 

Gelişimin ardındaki gücün İlk Yaratıcı, İlk neden ya da İlk Yaratıcı’nın zaman içindeki yolculuğu olduğunu sonradan anladılar. Geldikleri evren, özünü keşfetmiş bir evrendi.     Öz yaratıcılıktı. Özün ne olduğunu keşfederek bizlerin Yaratıcılar olduğunu ortaya çıkardık.

 

Kendini ilah yerine koymak değil de buradaki Yaratıcılıktan kastın icat etmek ya da daha önceki evrim deneyimlerini aktarmaktır.

Demek ki şu ana kadar kim olduğumuzu anlayamamışız.  

 

Bizim “şimdi” olasılıklarımızın birinin içinde bir zorbalık ve karmaşa alanı da bulunuyor. Dünyanın aynı zorbalık ve bozulmayı içeren olası geleceklerini gördük.

 

Terminatör filmi benzeri bir durumdan bahsediliyor galiba.

Geçmişe dönüp geleceğin yeniden dizaynı.

 

Tarihiniz çok özel zamanlardan geçiyor.

 

Sisteminizde, bizim korku salmak için burada olduğumuza inananlar var ama bu doğru değil. Hiçbirinizi korkutmak istemiyoruz. İstediğimiz, size bilgi vermek. Karanlık bir odada oturur sesler işitirseniz bu korkutucu olabilir.

Ama seslerin kaynağını görmek için ışığı yakarsanız artık o kadar korkutucu olmayacaktır.

 

İçinde bulunduğunuz, benliğinizin bir bölümünün göremediği bir düzen var. Benliğinizin bir bölümünün anlamlı bir bakış açısından yoksun bir şekilde davrandığı, kimi zaman sizi yolunuza geri getirecek olaylar gerçekleşir.

 

Kek pişirmeye benzetilebilir bu. Tarifteki her malzeme kendi içinde bir bütündür ve kendi yapı anlayışına sahiptir,  un, yağ, şeker. Hepsini bir araya getirdiğinizde bir kaos yaratıyormuşsunuz gibi görünür. “Her şeyi mahvediyorsun!” diyebilir birisi, “Yumurtayı mahvettin. Şeker nereye gitti? Bütün temel malzemeyi mahvettin.” Herhalde böyle söyleyenler, ısının sihirli katalizör etkisini anlamayanlardır.

 

Bu zamanda gezegende bütün bireysel yapılar kaos gibi görünecek şekilde erirken ve yaratmak için birleşirken katalizör enerjisini görüyoruz. Tıpkı belirli malzemelerin karışımının kaosundan kekin doğması gibi bundan da yeni bir şey doğacak.

 

Kek hamurunu karıştırdıktan sonra pişmesi için fırına koyacağınızı anlamayan birisi yapışkan hamura bakıp bundan hiçbir şeyin çıkmayacağını düşünebilir. Gezegendeki çoğu insan kaosun ötesinde daha yüksek bir düzenin olduğunun, bir tarifin izlendiğinin farkında bile değil.

 

Yine de bu durum Orta Doğu’da yaşanan dramları haklı kılar mı?

Eğer bu teori gerçekse bu işin daha insani bir yolu yok mu?

 

Dünyanıza ölüm ve yıkım gelse de, ölüm ve yıkımın bu gezegene her sonbaharda geldiğini anımsayın. Don, çiçekleri ve ağaçlardaki yaprakları öldürür, bitkiler solup ölür. Her zaman yalnız yaz olduğu bir yerde yaşayan birisi sonbaharı gördüğünde belki çok endişelenecektir.

 

“Aman Tanrım!” Dünya mahvoluyor burada. Bütün güzellik yok oldu, ” diye düşünecektir. Dünyada sürüp gidenin de bu olduğunu anlayın. Yenilerinin doğabilmesi için eskilerinin öldüğü bir mevsim bu. Bunların tümü Tanrısal Plan’ın parçalarıdır.

 

Sonbaharda dökülen yaprakların ölümü ile insan ölümü aynı mı? Corona Virüs salgını da bu şekilde yaşlıları etkilerken çocukları ve gençleri daha az etkilemekte ise bu durum da ‘’yenilerin doğabilmesi için eskilerin öldüğü mevsime’’ örnek verilebilir mi?

 

Bir gezegene ulaşmak için bir kapı ya da yolunuzun olması zorunludur. Uzay’da, diyelim Jüpiter’e uçabilirsiniz ama gezegendeki yaşamın zaman çerçevesine girmenizi sağlayacak kapıyı bulamazsanız terk edilmiş ve yaşam barındırmıyor gibi görünen bir yere inebilirsiniz.

 

Kapılar, gezegenin yaşamın var olduğu boyutlarına girmenizi sağlar. Bu kapılar zaman koridorlarına açılır ve çok boyutlu deneyim alanları olarak çalışırlar.

 

Dünya üzerinde farklı türlerin, uzaydan gelen yaratıcı tanrıların girişini sağlayan çeşitli kapılar vardır. Dev kapılardan biri de uğruna savaş verilmekte olan Orta Doğu kapısıdır. Dünya tarihinde gerilere doğru gidecek olursanız bu kapıdan ne kadar çok din ve uygarlığın geçtiğini göreceksiniz. Çapı yaklaşık bin mil olan dev bir kapıdır bu. Ortadoğu’da bu kadar çok hareket olmasının nedeni bu kapıdır.

 

Yahudilerin vaat edilmiş topraklar için savaştığını düşünüyoruz ama belki de Yahudiler yeni bir Nuh Tufanı’nda insan ırkının devamı için bu mücadeleye hazırlanıyor da olabilirler.

 

Dicle ve Fırat ırmakları arasında yer alan eski Mezopotamya Uygarlığı, belli bir uygarlığın giriş yaptığı bir uzay kolonisiydi.

 

Muhtemel bir tufanında sadece bu vaat edilmiş topraklar alanında bulunanlar hayatta kalabileceklerdir. Buradan uzaya açılan kapıdan sınırlı sayıda kişiler geçerek neslin devamını sürdürebileceklerdir. ABD’de Avrupa’da dünyanın birçok yerinde çok iyi imkânlarla yaşayan Yahudiler bu yer için neden bu kadar mücadele vermiş, şimdi daha belirgin daha anlaşılır hale geliyor.

 

Pek çok şeyi yargılama ve kötü olarak etiketleme fırsatı ile karşı karşıya gelmek üzeresiniz.

 

Ama yargılayıp etiketlediğinizde yeni gerçeklikleri deneyimleyip hissedemeyeceksiniz. Bunun bir özgür irade alanı olduğunu ve son plan, oynanacak son kart olan bir Tanrısal Plan bulunduğunu her zaman göz önünde bulundurun. Hepinizin bu son kartın bir ‘as’ olacağını hatırlaması gerekiyor.

 

Dünya öyle derin, öyle yüce bir hazine ki, uzayın uzak köşelerinden varlıkları güzelliğini esirgemeleri için kendine çekiyor. Güzelliğini içinizde hissetmenizi, kendi varlıklarınızda yaşatmanızı istiyoruz.

 

Bu güzelliğe, varlığınıza dokunma izni verdiğinizde derinden etkileyecek sizi ve insan ırkı olarak dünyanın güzelleştirilmesinin, öncelikler arasında ilk sırayı almasını istemeye başlayacaksınız.

 

Dünyaya karşı sorumluluğunuzu uyandırmak için bu düşünceyi içinize ekmek istiyoruz. İçinizde kendinize karşı sorumluluğunuzu uyandırdık, olabileceğinizin en iyisi olma yolundasınız, peki,  dünya için neyi nasıl yapacaksınız?

 

Size mümkün olan her an kendiniz için en iyi olanı talep etmeyi öğrettik. Dünya sizin yuvanız olduğuna göre, bu enerjiyi şimdi dünyaya nasıl yönlendirecek ve bildiklerinizle bu gezegen üzerinde nasıl bir etki uyandıracaksınız?

 

Kaçınız onu kutsal bir yer olarak görüp, kendi mülkü olarak algılayıp üzerinde yürüdü ve dünyaya, üzerine titrediğini bildirdi? Bu tür bir iletişim sizi dünya ile ilişkiye sokacaktır.

 

Onunla ilişkiye bu şekilde girin. Çöpünüze bakın, kaldırıp attığınıza bakın, bilincinde olmadığınıza bakın. Bu, sizden kendiniz için yapmanızı istediğimiz şeyin harika bir yansımasıdır.

 

Nereye giderseniz gidin, dünyayla iletişim kurun ve uyanmakta olduğunuzu bildirin. Kendinizi ışık ipi olarak düşünmelisiniz, nerede yürür, araba kullanır, uçar, nereyi ziyaret ederseniz edin, ışık ipinizi taşıdığınızı unutmayın.

 

Gezegenin çevresine örülen iplikler çoğaldıkça er geç olağanüstü kozmik bir ışık dalgası olacaktır. Çılgınlığa yuvarlanmadan önce yavaşlamanın kıyısında bulunan Dünya’dayız. Dönüşün yavaşlaması ve tersine dönüş ve yeni Tufan tehdidi daha yalın ve daha net olarak nasıl anlatılabilirdi?

 

Dünya’yla iletişim kurun, kulak verin ona, bırakın bu güzel gezegen size uyum içinde yaşamayı öğretsin. Bu yavaş ilerleyen bir süreçtir, bir günde öğrenmeyeceksiniz. “Dinleyin beni, hanginiz teninize böcek ilacı dökülmesini ister?” diyen Dünya’ya kulak kabartın. Dünya’yı ilaçladığınızda olan budur. Dünya duyarlı bir varlık ya da varlıklar toplamıdır.

 

Dünya’yı yaratan duyarlı varlıklar, bu bilincin birliğine duydukları sevgi ve bilinç için bir yuva olmayı deneyimleme arzusu ile hareket ederek geldiler buraya.

 

Bu, sizin deriniz ve içinizde yaşayan bütün bakterilerin yuvası olmanıza benzer. Onlarla çalışırsınız.

 

Dünya, iyi bir ana olmak için çocukları derslerini kendi başlarına almaya bırakmak gerektiğini bilir. Sizin dersiniz de kuşkusuz sorumluluk. Bir şey istediğinizde hedefinize ulaşmak için yapmanız gereken şeyler, almanız gereken sorumluluklar vardır. Dünya, yüzeyine ve içine hasar vermenize izin vererek insanlara sorumluluğu öğretiyor.

 

Ama atom bombası ile de hem kendinizi hem de beni yok edin de demiyordur herhalde öyle değil mi? Hırsınızın bir sonu olmalı.

 

İnsanlık fazla ileri gittiğinde, tehlike içinde olan Dünya, sakinleri olan sizlerin daha büyük bir ders almanız için yuvanıza nasıl bakmanız gerektiğini öğretmek üzere ne gerekiyorsa onu yapar.

 

İnsanlığa karşı beslediği tanrısal sevgi ve öğretmen rolünün -sizdeki tanrısal- kabulüyle Dünya, saygısızca değil, onunla iş birliği ve sevgi içinde nasıl yürüyeceğinizi anlayabilmeniz için size gizlerini öğretecektir.

 

Eğer insanlar değişmezse değerlerini değiştirmeyecek olan Dünya, kendisinin yokluğunda insanoğlunun da var olmayacağının bilincine varılmazsa, kendi inisiyasyonu ve daha yüksek bir frekansa erişime karşı beslediği sevgi ile onu yeniden dengeye getirecek bir temizliğe girişecektir.

 

Pek çok insan için bir öğleden sonra bu gezegeni terk etme olasılığı vardır. Yeni bir Tufan bu temizlik için olabilir mi?

 

Belki bu şekilde kalanlar uyanır ve neler olduğunu anlar.

 

Başından beri sizi harekete geçirecek, yüreklendirecek bir küresel değişimin gerekliliği konusunda uyarıcı olaylar oldu.

 

Dünya’ya ne olacağı herkesin değişime ne kadar gönüllü olduğuna bağlıdır. Eğer Lojistik Evrim gerçekleşirse bir sorun yok ama gerçekleşmez ise, Dünya’nın mevcut durumu da Evren’e zarar verecek boyuttaysa, sanırım gecikmeli olarak Maya kehanetleri gerçek olacak. 2012’de bu kehanetin gerçekleşmemiş olması herkesi harekete geçirip dünya için ne yapabilirim diye düşündüreceği yerde, nasıl olsa kıyamet kopmaz havası doğurdu.

 

Bunda sizin sorumluluğunuz nedir? Siz ne kadar isteklisiniz değişime? Artık bu konuda sadece konuşmanın değil, eyleme geçmenin zamanıdır. Kendi yaşamınızda değişmeyi vaat ederseniz, değişimi Gezegen için de kendiliğinden olası kılarsınız.

 

Dünya, bütünlüğü için çabalıyor. Bu zamanda Gezegen, kendisini bütünlüğü elinden alınmış, onuru lekelenmiş ve sevilmekten uzak hissediyor. Dünya sizi seviyor ve çalışmanız için bir yer veriyor, yaşayan bir organizma o. Küresel bütünlüğünü yeniden oluşturmak ve size kendisini severek kendinizi sevmenin önemini anlatmak üzere.

 

Kendinizi sevin, Dünya’yı sevin çünkü bu ikisi aynı şey.

 

İnsan ırkı bugün Dünya’nın sorumluluğunu üstlenmediği için bunun hiçbir anlamı yoktur. Mevcut ırk, yuvasını onurlandırmayı öğrenmek zorundadır.

 

Hepiniz bedenlerinizi onurlandırmayı öğrenmek zorundasınız çünkü bedenleriniz olmaksızın burada var olamazdınız, dünya olmadan burada olamazsınız.

 

Dünya tahmin edebileceğinizden daha esnektir.

 

Sizi besleyip desteklemek üzere de burada o. Hayvanlar da sizinle iş birliği içinde çalışmak üzere burada. Sevgiyle yapıldığında her şeyin arkasında Yaratıcının gücü vardır.

 

Sevgiyle yapıldığında ortada ne acı olur ne de zarar.

 

Davranışlarınız hakkında karar verirken bir rehbere gereksinirseniz sorun kendinize, “Bütünlüğümün en yüksek düzeyinden mi hareket ediyorum? Sevgiyle mi hareket ediyorum? Dünya, hayvanlar, karşılaştığım herkes ve her şeyde sevgi mi benim niyetim?”

 

Eğer süreç içinde sevilir ve onurlandırılırsa Dünya’ya ait her şey kullanılabilir. Asla çabalarınızın boşuna olduğu duygusuna kapılmayın. İstediğinizde açıkça niyetlenmek için zihin gücünüzü kullanın. Fizik ötesi âlemlerden yardım isteyin ve elde etmek istediğiniz sonucu gözünüzde canlandırın. Gerçekliğinizi yarattığınızı, herkesin gerçekliğini yarattığını anlayın. Herkesin her an uyanma şansı var. Yaklaşımınız geniş açılı olsun.

 

Toplumsal olarak da fert olarak da uyanmak mümkündür.

Bunun bir başka benzeri kitabın başlarında uzaylılardan geldiği var sayılan mesajda da ifade edilmiştir. 

 

Yeterince insan kendi gerçekliğini bilinçli bir şekilde yarattığında yeni bir gezegen yaratacaksınız.

 

İşte bu cümle de Dünya’nın henüz doğmadığına iyi bir delildir.

 

Bu, gerçek anlamda dünyaların bölünmesi olacak. Bu bölünmenin gerçekleşmesi büyük olasılıkla yirmi yıldan uzun zaman almayacak. Bu sırada Dünya muhtemelen birkaç kez savaşlarla kasılıp kavrulacak. Kim olduklarını herkesin önünde ortaya koymaya gereksinen uzaylı kuzenlerinizle çok şaşırtıcı ve karmaşa yaratan bir uzay draması yaşayacaksınız.

 

Kitabın başlarında uzaylılardan geldiği ifade edilen mesajda ‘’Bizim ortaya çıkmamızı ister misiniz’’ sorusu vardı.

 

Burada da diyor ki:

 

‘’Kim olduklarını herkesin önünde ortaya koymaya gereksinen uzaylı kuzenlerinizle çok şaşırtıcı ve karmaşa yaratan bir uzay draması yaşayacaksınız.’’  

 

İki mesaj da birbirini doğruluyor. İki farklı dünya-dışı varlık uyarısının ortak amacı muhtemel bir tufan riskidir. Bu aşamada Dünya ister kendi hür iradesi ile isterse Uzay’daki kuzenlerimizin güç ve kudreti ile, Dünya ve Evren bir birine entegre edilecektir. (Lojistik Evrim)

 

Dünya’nın kendi içindeki savaşlar yetmezmiş gibi bir de uzaylılarla yapılacak savaşlara hazır olun uyarısı korkunç bir uyarıdır. Öte yandan gayet açık ve net bir şekilde Dünya’nın doğumuna değinilmiş .‘’Yeterince insan kendi gerçekliğini bilinçli bir şekilde yarattığında yeni bir gezegen yaratacaksınız’’ denilerek.

 

Dünya bir boyutsal çarpışmaya doğru ilerliyor.

 

Lojistik Evrim bu acil duruma çare olacak bir plandır.

 

Tufan için tedbir almak bu aşamada mümkün, ilerleyen aşamada olanaksızdır. Ol deyince oldurmak sadece Yaratıcıya mahsustur.

 

Sizler de düşüncelerinizle sürekli olarak başka gerçekliklere ayrılıyorsunuz. Dünya’yı değiştirmiyorsunuz, hangi dünyada yaşıyorsanız değiştirdiğiniz o.

 

Bu da bizi Dünya’nın katı olmadığı fikrine geri götürüyor. Dünya enerjiden oluşuyor, enerji ise Dünya’nın içinden ona katılanların düşünceleriyle biçimleniyor.

 

Olası dünyalar ve olası deneyimler her zaman vardır ve olmuştur. Şimdiki sizden oldukça farklı yaşamlar süren olası “sizler vardır.

 

Paralel Evrenlerin varlığına net bir kanıt olmuş bu uyarılar.

 

Birçok katılımcı ve gözlemcinin olduğu büyük bir enerji kutuplaşması gerçekleşiyor. Gözlemlemeye gelenlerin çoğu aynı zamanda süreci kesintiye uğratmak için de geliyor.

 

Bu dönemde kim dost, kim düşman, iyi ayırt edebilmelisiniz.

 

Süreç tamamlandığında tam anlamıyla yeni bir dünya oluşturacaksınız. Bir düşten saf ve güzel bir dünyaya uyanmış gibi olacaksınız. Göklerinizi, izleyen ve sizin bunu nasıl yapacağınızı görmek için bekleyen, yardımlarını sunan gözlemcilerle dolu. Lojistik Evrim kitabı anlamını buldu.

 

Dünya’nın henüz doğmadığına başka bir kanıt gerekir mi?

 

Dünya değişimini gerçekleştirdiğinde herkes aynı şeyi deneyimlemeyecek. Böylece, birisi için, bildiği şekliyle yaşamın sonu ve korkunç bir yıkım olabilirken, başka birisi için vecd hali olacak. Bütün potansiyeller var.  

 

Yeni bir Nuh Tufanı’nda kurtulanlar da olabilir. Göçüp gidenler de olabilir. Bu, tufana herkesin ne derece hazır olduğuna bağlıdır. Öte yandan ilerleyen aşamada, bahsi geçecek olan ayırım konusunda iyiler ödülünü alırken, kötüler ceza çekip bedel ödeyecektir.

 

Tufan uyarısı geçmişe dair her kayıtta yer almaktadır.

 

Muazzez İlmiye Çığ’ın Sümerlilerde Tufan / Tufan’da Türkler kitabında Tufan çok kapsamlı bir şekilde anlatılır.

 

Zecharia Sitchin’in Enki’nin Kayıp kitabında da aşağıdaki şekilde Tufan’a yer verilir. Sümer tabletlerinde belirtilen

 

Tufan’la ilgili hususlardan bazıları aşağıdadır.

 

Dokuzuncu Tabletin Özeti

 

“Afete yol açacak tufanın yaklaştığını gösteren işaretler artar. Anunnakiler’in çoğu Nibiru'ya dönmek üzere yola çıkarlar. Enlil, insanlığın yok olmasına izin verecek bir planı zorla kabul ettirir.  Enki ve Ninmah Dünya’nın Yaşam Tohumlarını koruma altına almaya başlar. Geride kalan Anunnakiler tufan gününe hazırlanırlar.”

 

 

Dokuzuncu Tabletten Alıntılar

 

“Onun günlerinde dünyadaki ıstıraplar iyice arttı, kuraklıklar ve salgın hastalıklar dünyayı kötü etkiledi.

 

İgigiler’in ve dünyalı kızların birleşmeleri Enlil'i çok rahatsız etmekteydi. Marduk'un bir dünyalı kızla evlenmesine çok üzülmüştü Enlil, onun gözünde artık Anunnakiler’in dünya görevi sapkınlaşmıştı, uluyan, bağıran dünyalı kalabalıklar onun için bir lanetlenme haline geldi.

 

Ziusudra'nın günlerinde kuraklıklar ve salgın hastalıklar dünyayı kötü etkiler oldu. Ağrılar, baş dönmesi, titremeler, ateşlenmeler dünyalıları etkisi altına aldı. Dünyalıların yayılıp yaşadıkları topraklarda, pınarlarından sular yükselmedi. Toprak rahmini kapattı, yeşillikler fışkırmadı.

 

İzin ver de dünyalılara gölet ve kanal inşa etmeyi öğretelim,

‘Men ederim böyle bir işi,’ dedi Enlil, Enki'ye. Bırak dünyalılar açlıktan, salgın hastalıktan kırılıp yok olsunlar!

 

Anunnakiler de kendi hayatlarından endişelenmekteydiler. Kendi tayınları da azalmıştı. Dünya’nın değişimleri sebebiyle onlar da kötü etkileniyorlardı.

 

Nibiru'da âlimler uyanda bulundular, insanları meydanlarda topladılar, her şeyin Yaratıcısı, ilksel günlere dönmekteydi gökler. ‘Her şeyin Yaratıcısı öfkeli!’ sesleri yükseliyordu bağıran insanlar arasından.

 

Musibetler giderek artmaktaydı dünyada, korku ve kıtlık kaldırmıştı başlarını. Denizlerin ötesindeki diyardaki sığınağında Ninurta'nın önceden haber veren aygıtları kuruluydu. Dünya’nın dibindeki sarsıntılar ve asabiyeti aygıtlarıyla belirledi.  Garip bir durum yaklaşmakta!

 

Nibiru' da âlimler yaklaşan afete dair Kral’a önceden uyanda bulundu. Nibiru bir sonraki geçişinde Güneş'in yakınlarından, Dünya ağ gücüne maruz kalacak Nibiru'nun, Lahmu kendi turları üstündeyken Güneş'in diğer tarafında bir durak alacak.

 

Dünya’nın büyük aşağısında, Akdiyar’ın kar buzunun sabitliği gevşiyor. Nibiru bir sonraki geçişinde Dünya’nın en yakınından, Akdiyar’ın kar buzu üstünden kayıp kopacak.

Bir su afetine yol açacak: Kocaman bir dalga, bir tufan ile kaplanacak dünya!

 

Sümer tabletleri binlerce yıl önce yazıldığına göre, o devirde henüz var olmayan bir tufandan söz etmek olanaksızdır. Sel görmeyen seli bilmez, deprem görmeyen depremi bilmez, güneş görmeyen yanmayı, soğuk görmeyen donmayı bilmez.

 

Burada bir tufandan söz ediliyorsa binlerce yıl öncedeki bir kurgulanmadan da bahsedilemez. Bir tufan ile kaplanacak dünya diye işaret edilen durum o dönemi kast ediyor.

 

“Afetin geçmesini bekleyip Dünya’nın kısmetine tanık olacağız! Komutan olarak kalmayı ilk seçen ben oluyorum!”

 

Böyle diyordu Enlil. Diğerlerinin neyi seçeceği kendilerine kalmış! “Babamla kalıp afetle yüzleşmeyi seçiyorum!” Böyle ilan etti Ninurta. “Tufandan sonra okyanusların ötesindeki diyara geri döneceğim!” Enlil'in dünyada ilk doğan oğlu olan Nannar tuhaf bir dilekte bulundu.

 

Tufanın yatışmasını dünya semalarında değil de Ay' da

beklemek, buydu dileği. Enki meraklanıp şaşırdı, Enlil'in aklı karıştı ama bu dileği onayladı.

 

Muhtemel bir tufanı ay üzerinde geçirmek, yedi gün boyunca Ay’da kalıp sonra tekrar Dünya’ya dönmek bugünün teknolojisinde bugünün imkânlarında hayal ötesi bir şey. Demek ki o dönemde böyle bir destek dünya dışından gelmiş. Bundan ala kanıt mı olur?

 

Onuncu Tabletin Özeti

 

Gizemli elçi bir rüya görümde Enki'ye görünür. Enki'ye oğlu Ziusudra aracılığıyla insanlığı kurtarması söylenir. Enki bir bahaneyle Ziusudra'yı bir denizaltı inşa etmeye yönlendirir.

 

Tekneye bir kılavuz biner, yanında Dünya’nın yaşam tohumlarını getirir. Nibiru’nun yaklaşması Akdiyar'ın buz örtüsünün kaymasına neden olur. Oluşan gel git dalgası dünyayı suyla kaplar. Geride kalan Anunnakiler yörüngeden Dünya’nın başına gelenlere hayıflanırlar. Sular çekilir, Ziusudra'nın teknesi kurtuluş dağının üstüne oturur.

 

Bir kasırgayla aşağıya inen Enlil, Enki'nin hilesini keşfeder.

Enki bunun Her Şeyin Yaratıcısı tarafından mukadder kılındığına Enlil'i ikna eder. Felaketten sağlam kurtulan İniş platformunu geçici üs olarak kullanırlar. Orada kurulan yaratılış odasında tahıllar ve davarlar biçimlendirilir.

Eski diyarlarda yeni uzay tesisleri kurulur.

 

Onuncu Tabletten Alıntılar

 

Oğlun Ziusudra'yı çağırt, yeminini bozmadan açıkla ona yaklaşan afeti. Su heyelanına dayanabilecek, suya batabilecek bir gemi inşa etmesini ona söyle. Sana bu tablette gösterdiğime benzer bir tekne, İçine binip kendini ve akrabalarını kurtarsın. Kullanışlı olan, bitki olsun hayvan olsun her şeyin tohumunu da yanına alsın.

Her şeyin Yaratıcısı’nın isteğidir bu!

 

Her devirde meydana gelen tufandan insan ırkının en az zararla kurtulması ve neslin devamı için her İlahi dinde bahsedilen Yaratıcının yol gösterdiğine dair ‘’ Her şeyin Yaratıcısının isteğidir bu!’’ sözü çok anlamlı olmuş.

 

Bir ülkenin kendi imkânları ile başaramadığı şeyler başka ülkelerin imkân ve kabiliyeti dâhilinde ise o ülkeden yardım istenir.

 

Ama bu imkân ve kabiliyet Dünya içinde mevcut değil ise, Dünya dışından yardım istenmesi son derece doğaldır. Burada akla şu soru gelir: Peki, Dünya dışında Evren’de yaşam var mı? Olmekler, Aztekler, İknalar, Kızılderililer Dünya’nın içinde kocaman bir kara parçasında yaşarken onu bile son 5 asra kadar keşfedemeyen insan ırkının Evren’de yaşam yok iddiası gülünçtür. Bu sorular dünde kaldı.

 

Bütün belirtiler muhtemel bir tufanda uzaylıların Dünya’ya yardım etme konusunda istekli olduğunu göstermektedir.

 

İşimizi gücümüzü bırakıp Evren’den bize yardım gelebilir mi? onun arayışına çıkalım demiyorum. Ama eğer uzaylılardan böyle bir teklif gelirse ön yargılı olmayalım. Onlara savaş ilan etmeyelim.

 

Muhtemel bir tufanda bize yardım edebilecek kadar imkân ve kabiliyeti olan uzaylılar art niyetli olsalar tufandan önce de elini kolunu sallayarak dünyayı istila edebilirler zaten. Öyle değil mi?

 

Hiçbir imkânımız yokken Don Kişot gibi yel değirmenlerine savaş açmak yerine, yardım için gelen uzaylıları anlamaya çalışmak daha isabetli olacaktır. Bir tufan gerçeği ile karşı karşıyayız bunu bilin.

 

Sadece Samanyolu Galaksisi’nde üzerinde insan yaşamına elverişli yüz milyarlarca Gezegen varken kim bizim Dünya’mıza göz diksin?

 

Siz uzaylı olsanız her yeni doğan günde bir biri ile savaşanların bu Dünya’sını ister misiniz? Dünya’nın bütün ırkları delirmişçesine bir birini boğazlama derdinde iken kimse bu Cehennem’i isteyemez.

 

Sümerlerin Onuncu Tablet’i şöyle devam ediyor,

 

Galzu rüya görümde tabletin üstüne yazı kalemiyle bir suret çizip oyulmuş tableti Enki'nin yatağının başucuna yerleştirdi. Bu suret soluklaşıp yok olunca rüya görüm sona erdi ve sıçrayarak uyandı Enki. Bir süre yatağında kıpırdamadan yattı, rüya görüm üstünde düşündü hayretle.

 

Anlamı neydi ki, ne tür bir alamet içeriyordu?

Sonra yatağından çıkınca ne görsün, başucundaydı tablet,

Yalnızca bir rüya görümde görünen şey şimdi başucundaydı

somut! Titreyen ellerle aldı Efendi Enki tableti,

 

Üstüne tuhaf biçimli bir tekne deseni çizilmişti.

 

Tabletin kenarlarında ölçü işaretleri vardı, geminin ölçülerini işaret ediyorlardı! Ürküntü ve umut duygusuyla yataktan kalkıp dolaşan Enki gün doğar doğmaz elçilerini gönderdi. “Çabuk buluna Galzu denilen kişi, onunla konuşmam lazım!” Böyle dedi onlara. Gün batımında hepsi döndü geri ve şöyle bildirdiler Enki'ye:

 

“Galzu adında kimseyi bulamadık. Galzu,” dediler, “çok oldu Nibiru'ya döneli!” Çok şaşırmıştı Enki, gizemini ve alameti anlamak için çabaladı. Gizemini çözemese de işin, verdiği mesaj çok açıktı! O gece gizlice gitti Enki, Ziusudra'nın uyuduğu kamıştan yapılma kulübeye.

 

Yeminini bozmamak için Ziusudra'ya değil de kulübenin duvarına konuştu Efendi Enki: “Uyan! Uyan!” diyordu Enki kamış duvara, konuşuyordu kamış perdenin ardından.

 

Ziusudra bu sözlerle uyanınca Enki ona kamış perdenin arkasından şöyle dedi: “Kamış perde, kamış perde! Sözümü işit, talimatımı iyi dinle! Tüm yerleşimlerin, şehirlerin üstünü silip süpürecek afet gibi bir fırtına, insanlık ve çocuklar yok olacak. Son karar bu, Enlil'in topladığı Meclis’in sözü böyle.

 

Anu ve Enlil ve Ninmah'ın dile getirdiği karar bu. Sözlerime kulak ver şimdi, sana söylediğim mesajı iyice gözle: Evini terk et, bir gemi yap, malından geç, hayatını kurtar!  İnşa etmen gereken teknenin planı ve ölçüleri bir tablette gösterilmekte.”

 

“Kamış kulübenin duvarına yaslayıp bırakacağım bunu. Gemin baştan sona kapalı olsun tavanı, içeriden güneş ışığı görülmemeli. Palangası çok güçlü olmalı, zifti suyu defetsin, diye sağlam ve sıkı olmalı. Tekne dönüp yuvarlanabilir olsun ki su heyelanından tek parça çıkabilsin!”

 

Dalgalara, tsunamilere bile dayanabilecek gemi yapmak mümkün değilken tufana dayanabilecek gemileri nasıl inşa edebiliriz?

 

Her tarafı kapalı olacak, güneş bile görmeyecek, takla atmalara ters dönmelere dayanıklı olacak. Hem parçalanmayacak hem batmayacak hem de içinde İnsan ırkının devamı için gereken birçok şey ve sayısız insan barındıracak. Bu gemiyi hayal edebiliyor musunuz? Nuh başarmış öyle bir gemiyi ama biz hayal bile edemiyoruz.  Ziusudra başarmış.

 

Söz konusu tufan ise ben yanılıyor olabilirim, siz yanılıyor olabilirsiniz, biz yanılıyor olabiliriz, hepimiz yanılıyor olabiliriz. Her konuyu teyit etmeliyiz, doğrusu ne ise onu bulup hayatta kalmayı sağlamanın yollarını aramalıyız.

 

İnsan ırkının devamlılığını teminat altına alabilmeliyiz.

 

Yedi günde inşa et gemiyi, doldur içine aileni ve akrabalarını, gemiye su ve yiyecek yığ, evcil hayvanlarını da getir. Sonra, tayın edilen günde sana bir işaret verilecek, suları bilen bir kılavuz tayın edeceğim sana, o gün sana gelecek. O gün gelince gemiye binmeli, girişi de kapamalısın!  Güneyden gelecek büyük ve taşkın tufan, toprakları ve yaşamı mahvedecek. Tekneni bağladığın palamar babalarından kaldırıp koparacak, tekne dönüp yuvarlanacak.

 

Böyle bir manzarayı hayal edebiliyor musunuz?

Bu bir dalga değil,

Bir tsunami değil,

Bu bir tufan,

Küçük kıyamet, belki de büyük kıyamet, belki de insan ırkının sonu.

 

“Efendim! Efendim! Sesini işittim, bir de yüzünü göster!”

“Sana söylemedim ki bunları Ziusudra, kamış duvara konuştum ben!” Böyle dedi Enki. “Enlil'in kararı, tüm Anunnakiler’in ettiği bir yemin elimi kolumu bağlıyor. Yüzümü görecek olursak, diğer tüm dünyalılar gibi öleceğin kesin! Şimdi kamış duvar, sözlerime kulak ver. Geminin amacı, Anunnakiler’in sırrı sende kalmalı!”

 

Kasaba halkı sorduğunda, onlara şöyle diyeceksin: Efendi Enlil, Efendim Enki'ye öfkelenmiş, Enki'nin Abzu'daki mekânına yelken açacağım, bir umut Enlil! Yatışır belki!

 

Sonra sessizlik oldu. Ziusudra kamış duvarın arkasından çıkıp geldi. Ay ışığında parıldayan lacivert taşından bir tablet görüp aldı eline. Üstünde bir tekne sureti çizilmişti, ölçüler ise çentiklerle gösterilmişti.

 

Uygar insanların en zekisi olan Ziusudra duyduklarını anlamıştı. Sabah olunca kasaba halkına şöyle duyurdu: “Efendi Enlil, ustam efendi Enki'ye çok öfkelenmiş. Bu yüzden kızgındır bana Efendi Enlil. Daha duramam bu şehirde, bir daha ayağımı basamam Edin'e, Abzu'ya, Efendi Enki'nin bölgesine yelken açacağım.”

 

“Çabucak bir tekne inşa edip buradan ayrılacağım ki, Efendi Enlil'in öfkesi yatışsın, güçlükler son bulsun, ki bundan böyle Efendi Enlil üstünüze bolluk bereket yağdırsın!” Halk Ziusudra'nın etrafına toplanıp gemiyi inşa etmek üzere telaşla birbirini teşvik etmeye başladığında daha öğlen olmamıştı. Yaşlılar tekne ahşabından keresteler taşıdılar, küçükler sazlıklardan katran getirdiler.

 

Marangozlar uzun tahtaları çekiçlerle dövdüler, Ziusudra bir kazanda katran eritti. Tekneyi içten ve dıştan su geçirmez hale gelene dek ziftledi. Tabletin üstündeki teknenin çizimine göre tamamlandı gemi beşinci günde.

 

Ziusudra'nın bir an önce yola çıkmasını isteyen kasaba halkı yiyecek ve su taşıdılar gemiye. Kendi boğazlarından kesip ayırdıklarını verdiler ki bir an önce yatışsın Enlil'in öfkesi!

 

Dört bacaklı hayvanlar da getirildi gemiye, tarlalardaki kuşlar kendiliklerinden uçup kondular gemiye. Ziusudra eşi ve oğullarıyla bindi, onların kadın ve çocukları da geldi. “Efendi Enki'nin bölgesine gitmek isteyen her kimse o da binsin!” Böyle duyurdu Ziusudra toplanan halka. Enlil'in yağdıracağı bereketi düşününce, ustalardan yalnızca bir kaçı kulak verdi bu çağrıya. Altıncı gün Ninagal, Büyük Suların Efendisi gelip bindi gemiye. Enki'nin oğullarından biriydi, geminin kılavuzu olarak seçilmişti.

 

Elinde sedir ağacından yapılma bir kutu vardı ve bunu gemide, hep yanında taşıdı. Kutunun içindeydi, Efendi Enki ve Ninmah'ın topladıkları yaşayan varlıkların yaşam özleri ve yaşam yumurtaları. Enlil'in gazabından saklanan, istenirse dünyada yaşamı yeniden diriltecek olan! Ninagal ve Ziusudra gemide, yedinci günün gelişini beklediler.

 

Yüz yirminci şarda beklenmekteydi tufan

 

Ziusudra'nın ömrünün onuncu şarında gelmekteydi tufan,

Aslan Takımyıldızı’nın durağında birikip büyümüştü heyelan. Şimdi bu, Dünya’nın üstüne yayılan tufanın ve Anunnakiler’in nasıl kurtulduklarının ve Ziusudra'nın gemide nasıl hayatta kaldığının hikâyesidir. Tufan gününden önceki günlerde dünya gümbürdüyor, sanki canı yanıyormuşsa inliyordu.

 

Afet çökmeden önceki gecelerde Nibiru göklerde ışıldayan bir yıldız gibi göründü. Gündüz vakti karanlık basıyordu ve gece vakti Ay'ı sanki bir canavar yutuyordu. Dünya sallanmaya başladı, daha önceden bilinmeyen bir ağ gücü kışkırttı onu. Şafağın ışığıyla birlikte ufuktan kara bir bulut kalktı. Gün ışığı karanlığa döndü, sanki ölümün gölgesiydi çöken. Ardından gümbürdeyen bir gök gürültüsü patladı, şimşeklerle aydınlandı gök.

 

“Ayrılın! Ayrılın,” diye işaret verdi Utu, Anunnakiler’e. Gök sandallarının içine çömelmiş Anunnakiler göğe doğru yükseldiler. On sekiz lig ötede, Şurubak'ta parlak patlamaları gördü Ninagal:

 

“Kapat! Derhal kapağı kapat!” diye bağırdı Ninagal, Ziusudra’ya. Birlikte çekip kapattılar ambar kapağının örttüğü menteşeli kapağı. Su geçirmez, tamamen kapatılmış tekne, içine bir ışık huzmesi bile sızmadı. O gün, o unutulmaz gün başladı tufan bir kükremeyle.

 

Akdiyar'da, dünyanın dibinde sallanmaktaydı dünyanın temelleri, binlerce gök gürültüsüne denk bir kükreme ile temelinden kurtulup kaydı buz örtüsü. Nibiru'nun görünmeyen ağ gücü çekip aldı onu ve Güney Denizi’ne kayıp çarptı. Bir buz örtüsüne çarpıyordu diğeri. Akdiyar'ın yüzeyi kırılmış yumurta kabuğu gibi ufalandı. Bir defada kabardı gelgit dalgası, suların duvarı göğe tırmandı. Daha önce görülmemiş şiddette bir fırtına dünyanın dibinde kükremeye başladı.

 

Rüzgârını iteledi suların duvarı, gelgit dalgası kuzeye doğru yayıldı. Kuzeye doğru ilerledi sular duvarı, Abzu topraklarına varmak üzereydi. Oradan da yerleşilen topraklara dek ilerledi, Edin'i boğup geçti. Gelgit dalgası, sular duvarı Şurubak'a eriştiğinde Ziusudra'nın gemisini palamarlarından kurtardı büyük dalga, sağa sola çalkaladı, bir su uçurumu gibi yuttu onu. Tam olarak suya battı ama gemi dayandı, bir damla su bile içeri almadı.

 

Dışarıda fırtınanın dalgası öldürücü bir savaş gibi insanları ele geçirdi. Hiç kimse yanındakini göremedi, yer kaybolmuştu, yalnızca su vardı. Bir zamanlar zeminde dik duran ne vardıysa kudretli sularla süpürülüp gitti. Günün sonunda suların duvarı hız kazanıp dağları da altına aldı.

 

Anunnakiler göksel gemilerinin içinde dünyanın çevresinde turluyorlardı. Bölmelere doluşmuş, dış duvarlara dayanıp çömelmişlerdi. Dünyada, aşağıda neler olduğunu görmek için uğraşıyorlardı. Göksel gemisinde Ninmah doğum sancısı çeken bir kadın gibi haykırdı:  Yarattıklarım sularla dolu bir gölette yusufçuklar misali boğuldular, geçip giden deniz dalgası aldı tüm yaşamı! Böyle ağlayıp inliyordu Ninmah. O’nun yanındaki İnanna da ağlayıp ağıt yaktı: Aşağıdaki her şey, yaşayanların hepsi kile döndü! Böyle ağlıyorlardı Ninmah ve İnanna, ağladılar ve hislerini yatıştırdılar. Diğer göksel sandallardaki Anunnakiler bu azgın taşkınlık manzarası karşısında acizdiler.

 

Kendilerininkinden çok daha büyük bir güce huşuyla tanık olmaktaydılar o günlerde. Dünyanın meyvelerine açlık duydular, mayalanan iksire susadılar. Eski günler, heyhat, kile döndü! Böyle diyordu Anunnakiler birbirlerine.

 

Muazzam gelgit dalgası dünyayı yalayıp geçtikten sonra. Göğün savaktan açıldı, göklerden dünya üstüne salındı bir büyük sağanak. Yedi gün boyunca yukarıdan gelen sular ile büyük aşağının sulan birbirine karıştı. Sonra sınırına erişen su duvarı saldırısına son verdi. Ama gökten inen yağmurlar kırk gün kırk gece daha devam etti. Anunnakiler tünedikleri yerden baktılar aşağıya: Kuru toprak olan yerlerde şimdi bir su denizi uzanmaktaydı. Ve bir zamanlar zirveleri göğe dek yükselen dağların tepeleri artık sulardaki adalar gibiydi. Ve kuru topraklar üstünde yaşayan her ne vardıysa suların heyelanı altında yok olmuştu.

 

En hızlı araba ya da en konforlusu,

En büyük ev hem de en kaliteli, her ihtiyaca cevap verebilen,

Son model akıllı telefon,

Hiç kimsenin giyemediği elbiseler,

Hiç kimsenin yiyemediği yemekler,

Hiç kimsenin gidemediği yerlerde tatil yapabilmeler,

Lüks,

İhtişam,

Gökdelenler ve dahası şimdi neredeler?

Bu dünyaya dair her şey suların altında kalacaksa,

Bir adım sonrası olmayacaksa o zaman bazı şeyleri elde etmenin peşinde koşar mıydınız?

 

Belki geçmişte bir tufan olmadı.

Belki mitolojik bir şehir efsanesi,

Belki Anunnakiler Sümerler’in hayali olarak yarattığı bir durum,

Pleiades Öğretileri belki gerçeklik payı olmayan bir şey,

Belki kaynağı uzaylılar olarak gösterilen elden ele dolaşan mesajın da gerçeklik payı yok.  Ama ölüm gerçek değil mi?

 

Hepimiz ölümlü değil miyiz? Ölmeyecek miyiz?

 

Dünyayı kasıp kavuran bir Corona Virüsü yüzünden evlerimizden dışarı adım atabildik mi? Atlar, katlar, yatlar Corona virüste bizler için ne anlam ifade etti? Dün para kazanmak için etmediğimiz mücadele yoktu Corona virüste mikrop yüzünden paraya elimizi bile süremedik. Corona zamanında neler anlamını yitirdi bir düşünün.

 

Açgözlü bir iş adamı oğlunu terziye gönderir.

-          Oğlum git sor bakalım pantolon kaç lira?

-          100 liraymış.

-          Oğlum git sor bakalım 80 olmaz mı?

-          Baba terzi 80’e veriyor.

-          Oğlum git sor bakalım 50 olmaz mı?

-          Baba terzi 50 olur diyor.

-          Oğlum git sor bakalım 20 olmaz mı?

-          Baba terzi kızdı biraz öfkelendi, ama başından defetmek için kabul etti 20 olur dedi.

-          Oğlum git sor bakalım bedava olmaz mı?

-          Baba terzi çok sinirlendi, öfkeden çılgına döndü eline

ütüyü aldı pantolonu da bir güzel ütüledi bir daha da sakın gelme dedi pantolonu da bedava verdi.

İşadamı istifini hiç bozmadan çocuğa seslenir,

-          Oğlum git sor bakalım, bedava iki tane olmaz mı?

 

Bedava iki tane olmaz.

Hepsi sizin olamaz.

Her şey sizin olamaz.

 

Siz bedava iki tane peşinde koşarken, geri kalanlar bedelini ödeyerek bile hak ettiklerinden yoksun yaşam süremez.

 

Tufan olursa sahip olmak için peşinde koştuğunuz ve elde ettiğiniz her şey suyun altında, çamur deryasında, balçık içinde kalacak.

 

Tufan olmazsa, işte o zaman da paylaşmayı öğreneceğiz.

Ötekinin varlığını kabul edip saygı duyacağız.

Mümkünse sadece insan insana saygı duymayacak.

Her bir canlı diğer bir canlıya saygı duyacak.

Yaşam hakkına herkes saygı duymalı.

Bir inek düşünün

 

Sütünü içiyorsunuz,

Peynirini yiyorsunuz,

Tereyağını sıcak ekmeğe sürüp yiyorsunuz,

Yoğurdunu her yemeğe meze yapıyorsunuz,

En sıcak günlerde ayranı ile serinliyorsunuz,

Yetmiyor boğazına bıçağı dayayıp, kesip, biçip, doğrayıp, etine göz dikiyorsunuz. Sütünü veren inek, tereyağını veriyor, yoğurdunu, ayranını, peynirini veriyor ama yetmiyor, canını alıyorsunuz. Tavuk olmazsa, yumurta olmazsa, balık olmazsa, koyun, kuzu olmasa o zaman aç mı kalırsınız? Açlıktan mı ölürsünüz?

Dengeli beslenmeniz eksik mi kalır?

 

KURBAN VE CANLILARIN YAŞAM HAKKI

 

Kurban olayı çok önceki çağlara uzanır. Çok eski doğa dinlerinde, Mezopotamya, Anadolu, Mısır, Hint, Çin, İran ve İbrani, yılın belli aylarında dini törenlerle kurban sunma geleneği vardır.

 

Ancak, insanlık tarihinde en fazla şöhret bulan kurban olayı Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kesmeye teşebbüs olayıdır. Çocukların kurban edilişi eski Sami dünyasından gelen bir şükran geleneğidir.

 

Arkeolojik bulgular Eski Mısır'da rahiplerin idaresinde ayin haline getirilmiş kurban kültünün bulunduğunu göstermektedir. Özellikle Nil Nehri'ne insan kurban edilmesi çok yaygındır.

 

Bunun yanı sıra hayvanlar da kurban edilir.

 

Kurban edilen hayvanlar arasında ilkel kabile dinlerinde olduğu gibi totemler bulunur. Bu bağlamda Tanrı Osiris adına düzenlenen kurban törenlerinde, kutsal bir boğa kurban edilip on dört parçaya bölünür ve töreni izleyen insanlarca et tüketilir.

 

Kutsal bir boğa ya da öküz şeklinde betimlenen Osiris’in dirilişini sembolize etmek için yenilen boğanın yerine başka bir kutsal boğa konulur. Ayrıca Eski Mısır’da kurbanın Tanrıları doyurmaya yaradığı düşünülmüş ve öyle anlaşılmıştır. En büyük Tanrı İsis için de önce dua edilir, sonra onun adına bir inek kurban edilir.

 

Yani ineğin kurban edilmesi,

Ne Musa,

Ne İsa,

Ne Muhammet, döneminde var olmuştur.

Çok daha önceleri var olan bir gelenektir.

 

Sadece inek değil, insan da kurban edilmiştir.

 

Önceden muayene edilip kurban olarak işaretlenmiş hayvanlar, kesilmek üzere tapınağa getirilince odun yığını ateşlenir. Sonra bu ateşe şarap dökülür ve Tanrının adı çağrılarak kurban edilecek hayvan kesilir. Kurban tapınakta yakılırken orada bulunanlar feryat ederek üzüntülerini dile getirir. Bir süre sonra da bu insanlar, kurban edilen hayvandan arta kalan etleri tüketir.

 

Eski Mısır’da kurban edilen kuzu ve oğlağın kanı, çevreye sürülür. Sürülen bu kan, Tanrının hakkı sayılır. Bunun günümüzde kesilen bir kurbanın kanının yeni alınan bir arabaya sürülmesinden farkı nedir? Demek ki bu gelenek İslam’dan önce de varmış.

 

Eski İranlılar Tanrılara kurbanlar, çeşitli bitkiler ve haoma içkisi sunmuşlardır. Zerdüşt, hayvan kurbanını yasaklayarak Ahura Mazda'ya adak ve şükürler kurbanını telkin ettiyse de ölümünden sonra canlı kurban âdetine geri dönülmüştür. İranlılar adak ve şükranlarını Hürmüz'e, diğer takdimlerini de kötülüğü engellemesi için Ehrimen'e arz ederlerdi.


Ünlü dinler tarihçisi Mircea Eliade’ye göre bu olay eski doğu dünyasında sıkça uygulanan ve İbranilerin Peygamberler dönemine kadar sürdürdükleri, ilk çocuğun kurban edilişi pratiğinden başka bir şey değildir. İlk çocuk, çoğunlukla bir Tanrı'nın çocuğu olarak görülür, ilk çocuğun kurban edilmesi, Tanrı'ya ait olanın geri verilmesi demektir. Sizce bu gün bu iş size anlamlı geliyor mu?

 

Yahudilikte bazı hayvanların veya yiyeceklerin Tanrı'ya bağlılığın bir işareti olarak ve O'nun lütfunu kazanmak, affını sağlamak niyetiyle bir mezbaha üzerinde tamamen ya da kısmen yok edilmesinden ibaret olan kurban ibadetinin tarihi, Hz. İbrahim'e kadar götürülmektedir. O’nun döneminde sığır, davar, kumru, güvercin gibi hayvanlar Tanrı'ya sunulurdu.

 

Sümerler kurban edilecek hayvanın türüne, cinsine ve rengine önem vermezdi. Onlar için mühim olan kanın akıtılmasıydı.

 

Tarih öncesi dönemde başladığı düşünülen kurban geleneğinin, günümüzde de etkilerini sürdüren bir ritüel olduğu görülmektedir. Eski Çağ uygarlıklarına genel olarak bakıldığında kurbana yönelik olarak gerçekleştirilen ritüellerin birçok toplumda ortak noktalar taşıdığı izlenimi edinilmiştir.

 

Gerek uygulamalar gerekse seçilen kurbanlık hayvanlar ve gerçekleştirilen ritüeller göz önüne alındığında, Tek Tanrıcı dinlerdeki kurban geleneğinin, Eski Çağ uygarlıklarındaki kurban geleneğinden köken aldığı, bir yerde bunun bir devamı olduğu ve bu motiflerden son derece etkilendiği sonucuna varılmıştır.

 

Babil’de haftanın yedinci günü olan cumartesi uğursuz sayılır ve bu uğursuzluktan kaçınmak için adaklar adanıp kurbanlar kesilirdi.

 

Asurlular’da ise, kurbanlık hayvanı kesip Tanrılar’a sunmak gereklidir, yoksa Tanrılar insanın kendisini yiyeceklerdir. Asurlular’da kesilen oğlak ya da kuzu gibi yavru hayvanların, insanların bütün günahlarını temizleyeceğine inanılırdı.

 

Sanırım günah keçisi kavramı da buradan geliyordur. Sen günahı işle bedelini keçi ödesin! Yaşamı veren Tanrı. Yaşam hakkını veren Tanrı’dır. Bu hakkı veren Yaratıcının, yarattığının kurban edilmesi beklentisi içinde olması düşünülebilir mi?

 

Ben bu kitabı yazarken, dünyanın her yerinde milyonlarca insan Corona Virüs tehlikesi için karantina altında. Marketlerde gıda maddeleri tükenmiş durumda. Bulundukları evlerinde mahsur kalmış vaziyetteler. Evde ne bulurlarsa yemek en doğal haklarıdır.

 

İlahi dinlerin ortaya çıktığı dönemlerdeki hayat şartlarını hiç birimiz bilemeyiz. Çöl ortasında eksen ekilmez, biçsen biçilmez, sürsen sürülmez, tarım yapmak istesen de bu isteğine cevap verecek zemin yoksa o zaman bir insanın et ile beslenmesi de normaldir.
 
Kurban, o günün şartlarına göre anlaşılabilir bir durumdur. Ama bu gün her türlü beslenme seçeneği mevcutken, obezite sorunu ile uğraşıyorken, açlık değil aşırı tokluk söz konusu olduğu halde, keyfe keder bir şekilde bir canlının yaşam hakkına saygı duyulmamasını bütün insanlık kabul etse de ben edemiyorum.

 

Kurban kesilmesindeki payın anlamı nedir?

 

Bir kendin yersin, yedi pay eder ve bunu komşularına dağıtırsın. Buradan da kurban kesmekteki birincil amacın açlığın giderilmesi, kıtlığa çare olunması, olarak öngörülebilir. Arabistan’ın yüzde kaçı çöl biliyor musunuz?  %90’ı çöl olan bir yerde, o dönemde et yemek zaruret de olabilir. Öte yandan kurban kesmeyi öneren inançlar kadar, tam tersini öneren inançlar da söz konusudur.

 

 

Örnek olarak, Maniheizm dini kurban kesmeye karşıdır.

 

Uygur Devleti'nin Millî Dini: 

 

MANİHEİZM

 

3. yüzyılda Pers İmparatorluğu içinde, Mani tarafından kurulan ve kısa sürede hızla büyük bir coğrafyaya yayılan bir dindir. Kutsal kitapları Arzhang'dır. Mani dini en parlak dönemini 8. yüzyılda Uygur Devleti'nin millî dini olarak ilan edilmesi ile yaşamıştır. Mani kelimesi eski Türkçe "Mengü" ve Çağatay Türkçesinde "Tanrı" demektir.

 

Mani dininin dünya görüşünde Tanrısal aydınlık ile karanlık iki rakip olarak karşı karşıya durur.

 

Bu ikisinin birbirleri ile mücadelesinde aydınlığın bir kısmı karanlığın içinde (Dünyanın içinde) tutsak kalmıştır. Herhangi bir canı söndürmek, hatta bir meyveyi dalından koparmak bile tanrısal maddeye zarar verip aydınlığın tutsaklığını daha da uzatır.

 

Biz bu devirde canlıları kurban ederken, atalarımız bir meyveyi dalından kopartırken bile bin defa düşünmüşlerdir.

 

Seçilmişler hiçbir canlıyı incitmezler. Bu yüzden kendi başlarına geçimlerini sağlayamazlar ve "dinleyenler" onların ihtiyaçlarını temin ederler. Seçilmişlerin sindiriminde ışık ile karanlığın birbirinden ayrıldığına, dua ve şarkı yardımı ile bu elde edilen ışığın tekrar Tanrı'ya geri döndüğüne inanılır.

 

İnanca göre dünyanın sonunda ışık ile karanlık ebediyen ayrılacaklardır. O güne dek bilinen tüm dinsel sistemlerin gerçek sentezi olduğu ileri sürülmüştür. Manicilik aslında Zerdüşt düalizmi, Babilonya folkloru, Budist ahlâk ilkeleri ve Hıristiyan unsurların bir karışımından oluşmaktadır.

 

Bu bileşimde önde gelen anlayış iki ezelî ilkenin, iyi ve kötünün, çatışmasıdır.

 

Lojistik Evrim de iyi ve kötünün, çatışmasıdır. Bu açıdan bakıldığı zaman önerdiğim konular aslında atalarımızın kabulü olan konulardır. Atalarımızın dalındaki bir meyveyi bile incitmeyen anlayışının İslam dinine ters düştüğünü kim iddia edebilir?

 

Bu din hem Doğu'ya, hem de Batı'ya doğru olağanüstü bir hızla yayılmış, Kuzey Afrika, İspanya, Fransa, Kuzey İtalya ve Balkanlar'da bin yıl süre ile dağınık ve süreksiz biçimde varlığını devam ettirmiştir.

 

Oysa asıl gelişimini doğduğu topraklar olan Mezopotamya, Babilonya ile İran'da gerçekleştirmiş ve Doğu'da etkisini X. yüzyıldan sonralara kadar sürdürdüğü Türkistan, Kuzey Hindistan, Batı Çin ve Tibet'e kadar yayılmayı başarmıştır.

 

Mani'nin içinde büyüdüğü "Menakkede" adlı tarikat hakkında ayrıntılı bir bilgi mevcut değildir. Bir tür su ile arınma yani "vaftiz" uygulamasına sadık oldukları biliniyor. Tarikat üyeleri, günahlarından arınmak için her gün abdest alıyor ve yiyeceklerini de su ile temizliyorlardı. Ayrıca, et yemiyor ve şarap içmiyorlardı.

 

Hâlbuki geçmiş dönemlerdeki destansı anlatımlarda bizlere neler öğretildi? Çiğ et yedi, kımız içti, ava çıktı, vurdu, kırdı.

 

Atalarımız olan Uygurlar şarap içmiyormuş, et yemiyormuş. Kurban kesmiyormuş ve her canlının yaşam hakkına saygı duyuyormuş.

 

Her üye kendine ayrılmış bulunan tarlada çalışmak zorundaydı. Tarikatı’n yerleşik ve tarımsal görünümü bir Yahudi tarikatı olan Esseneler'i andırıyordu. Bu benzeşimi güçlendiren diğer bir öğe de, kendi dinsel inançlarını tıpkı Esseneler gibi "Yasa" (Nomos) olarak adlandırmalarıdır. Diğer önemli bir unsur da, bu tarikatın, bir Yahudi uygulaması olan "Sabbat" gününe riayet etmesidir.

 

Mani dini en parlak dönemini Uygur hükümdarı Bögü Kağan'ın hüküm sürdüğü 762 yılında Uygurların devlet dini olarak ilan etmesi ile yaşamıştır. Mani dininin misyoner uygulamalarının nasıl bu kadar başarılı olduğu sorusu günümüzün birçok tarihçilerini meşgul etmiştir.

 

Mani dini  5. yüzyılda  Roma İmparatorluğu’nda hızla yayılan Hıristiyanlığa ciddi bir rakip olmuş, bu yüzden Romalılar bu dinin yayılmasını önlemek için çaba göstermişlerdir. Çin'in Ming döneminin kuruluşunda önemli bir rol oynamıştır. Mani dini sonunda Avrasya’da birçok dinin içine işlenmiş ve böylece başka dinlerin yeni kollarının ve tarikatlarının doğmasını sağlamıştır.

 

Mani, İsa'nın müjdelemiş olduğu "Paracletos"un, yani bizzat Mani'nin döneminin geldiğini ilân etmiştir."Paracletos" sözcüğü, Ruhulkudüs'e verilen bir isim olarak Yuhanna İncili'nde geçmektedir. "Paracletos"un din dışı anlamı "şefaat eden, aracı, arabulucu" biçimindedir.

 

Manicilikte gerçek gizem, köktenci ve evrensel düalizmdir. Manici inanca göre bu gizem, Mani'nin ruhsal ikizi olan Paracletos tarafından Mani'ye aktarılmış ve Mani de bu gizemi öğretmekle görevlendirilmiştir. Mani, on iki yaşındayken ilk kez göksel bir ziyarete tanık olduğunu ve ilk ilahi açıklamaları aldığını ileri sürer.

 

Mani'ye göre Zerdüşt, Buddha ve hatta İsa'nın başarılı olamamalarının nedeni, kendi öğretilerini yazıya geçirmemiş olmalarında aranmalıdır. Bu düşünce ile Mani, herkesçe anlaşılabilen basit bir dil kullanarak kendi öğretisini yazıya dökmüştür.

 

Manici yazıların halktan gördüğü yoğun ilgi, Maniciliğin karşısında olanların ve özellikle Hıristiyan Kilisesi'nin neden bu yazıları yok etmeye çalıştıklarını açıklamaktadır. 279 yılında, Roma İmparatoru Diocletianus, İskenderiye kentinde tüm Manici yazıların yakılmasını buyurmuştur. Buna benzer yok etme çabaları yüzyıllarca sürdürülmüştür.

 

Hâlbuki İsa'dan sonra II. yüzyılın ortalarında İran'da doğan Manicilik inancı, henüz ilk yüzyılını tamamlamadan Doğu ve Batı'ya yayılmayı başarmıştı ve doğal olarak karşısındaki en büyük rakip Hıristiyanlıktı. Manicilik ile Hıristiyanlık arasında uzun ve sert bir kavga cereyan etti.

 

Hıristiyanlık bu kez karşısında, akılcı yöntemleri ve başarılı diyalektik çözümlemeleri olan, Hıristiyan Kilisesi modeline uygun örgütlenen ciddi bir hasım bulmuştu.  Her geçen gün, Manicilik karşıtı kilise kuralları, devlet buyrukları ve düalist öğretileri kötüleyen yapıtlar çoğalıyordu.

 

Hıristiyan Kilisesi, Manicilik karşısında geçirdiği korkuyu bir daha asla unutamayacak, yüzyıllar boyunca karşılaştığı her düalist hareketi Maniciliğin bir devamı ya da hortlaması olarak kabul edecekti. Batı'daki Reformasyon hareketinden sonra, her ne kadar Kilise'nin dogmatik tutumunda önemli bir değişim olmadıysa da, Maniciliğin araştırılması ve daha iyi anlaşılması çabaları başladı.

 

Manici belgelerinin incelenmesi, Doğu ile Batı'yı Zerdüşt ile İsa'yı birleştirmeye uğraşmış bir bilgenin varlığını gösteriyordu.  Zamanla, eski İran ve Hint inançlarının daha iyi anlaşılmasıyla, Maniciliğin kaynaklarına dair yeni açıklamalar elde edildi.

 

Maniciliğin temel öğretisi olan gnostik düalizmin eski Zerdüşt inançlarının yanı sıra, Hint öğretilerinde kök bulduğu ortaya çıkarıldı. Böylece Manicilik, köktenci düalizm, Doğu pagan inançları ve doğacı dinlerden kaynaklanan, Zerdüşt'ten yola çıkarak düzenlenmiş ve İncil kalıbına dökülmüş bir gnostik inancı olarak tanımlandı.

 

Mani dini, Mezopotamya-İran düalizmi üzerine temellenen ve evrensel bir din niteliğine ulaşabilmek amacıyla Buddhizm ve Hristiyanlıktan aktarmalar yapan bir "syncretist" (bağdaştırmacı) inanç olarak Doğu'ya ve Batı'ya doğru genişlediği belirlendi.  

 

Bu genişleme, Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarında tam anlamıyla etkindi ve ancak İslâm tarafından kesin olarak durdurulacaktı. Kısacası Mani, Zerdüşt inancının da kaynağı olan Kalde-Babilonya potasında, Buddhist ahlâk ilkelerini ve Hıristiyan öğretisini harmanlayan bir bilgeydi.

 

Ortaya çıkarılan son bulguların ışığında, Manicilik bir büyük din olarak değerlendirilebilir. Üstelik "kitaplı" bir din, bir misyoner dini, örgütlenmiş bir din, tüm büyük dinleri kendinde eritmek isteyen evrensel ve nihaî bir din.

 

Ancak tüm bu niteliklerden daha önemlisi, her şeyin başına iki ezelî ve karşıt iki ilkeyi, Işık ve Karanlığı yerleştirmiş olan ve İsa'nın gelişini müjdelediği "Paracletos" tarafından gizemleri açıklanan köktenci bir "gnosis"tir.

 

Yani buradan hareketle şunu söylemek mümkündür sanırım, İslamiyet’ten önce putlara tapanlar Türkler değil, Araplardır. İslamiyet’ten önce Araplar yoldan çıktığı halde Türkler bir meyveyi dalından koparmayacak kadar yaşam hakkına saygı duymuşlardır.

 

Gnosis:

 

Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarında, Kilise babaları çoğu zaman pek dikkatli ve titiz olmalarına karşın, temel teolojik konularda kararsız duruma düşmüştü.

 

Çabalarını "Günahtan Arınma" konusuna yöneltmişler ancak günahın asıl nedeni konusunda yetersiz kalmışlardı. Oysa Hıristiyanlar için en önemli sorun günahtı. İçinde yaşadıkları, Roma İmparatorluğu'nun acımasız, sefih ve belirsiz dünyası, hiç kuşkusuz günah dolu bir dünyaydı.

 

Öyleyse, her şeye kadir olan, iyi Tanrı tüm bu kötülüklere ve günahlara nasıl oluyor da izin veriyordu? Gnostisizmin temelinde bu kötülük ve günah sorununu çözme arzusu yatar. Kilise bu konuda tatmin edici yanıtlar üretemeyince, düşünürler kendi öz çözümlerini aramak zorunda kaldılar ve bu arayışın sonunda Hıristiyan Düalizmi oluştu.

 

Örgüt ve Ritüel

 

Maniciler iki sınıfa ayrılmıştır: Gizeme ulaşmış olanlar ile sıradan inananlar ya da Mani'nin adlandırdığı gibi "Seçkinler" ile "Dinleyenler".  Manicilikte kadınlar da seçkinlerin arasına kabul edilirdi.  Bir tür ruhban sınıfı olan seçkinler, çok zorlu hazırlık dönemlerinden ve çetin inisiyasyon törenlerinden geçirilirdi.

 

"Consolamentum" (Teselli) adı verilen inisiyasyon törenine pek önem verilirdi. Bu aşamadan sonra, seçkinler "Tanrısal Işık" ile dolar ve artık bu ışığı dünyevî nesnelerle kirletecek eylemlerden kaçınırdı.

 

Evlenmezler, mülk sahibi olamazlar, etyemezler, şarap içmezlerdi. Tarım işlerinde çalışmamalı, hatta ekmeği bile doğramamalıydılar. Günlük yiyecekleri ve yalın giysileri ile gezgin bir yaşam sürmeliydi seçkinler.

 

Seçkinlerin ilkeleri, Buddhist keşişlerin disiplinine şaşırtıcı ölçüde yakındı. Arada bulunan tek fark, Manici seçkinlere yerleşik yaşamın yasak olmasıydı. Seçkinlerin yaşamı oldukça zordu. Yaşamları üç mühürle bağlıydı: Ağız, el ve gönül mühürleri.

 

İlk mühür, tüm kötü yiyecekleri ve kötü sözleri yasaklardı. İkinci mühür, canlı varlıkların içinde saklı bulunan ışığa verilebilecek her türlü zararı engellemek içindi, adam öldürmek, hayvan öldürmek, hatta meyve koparmak bile yasaktı. Üçüncü mühür, Manicilik inancına ve temizliğine karşı çıkan her türlü düşünceyi yasaklamaktaydı.

 

Doğu'daki Etkileri

 

Hem Roma İmparatorluğu'nun, hem de İran'da Sasanîlerin baskısına karşın, Manicilik hızla yayıldı. İran'ın doğusunda bulunan ülkelerde çok başarılı oldu. X. yüzyılın başlarında, Arap tarihçi El-Birunî "Doğu Türklerinin büyük çoğunluğu, Çin ve Tibet'te yaşayanlar ve Hindistan'ın bir bölümü Mani dinine bağlıdırlar" diye yazmıştı. Son zamanlarda Turfan kazılarında ortaya çıkarılan Manici resim ve edebiyat bulguları bu açıklamayı kanıtlamıştır.

 

Doğu'da Manicilik, IV. yüzyılın sonlarından başlayarak, Doğu İran'da sağlam bir sıçrama tahtası edinmiş ve buradan hareketle İpek Yolu boyunca Afganistan'dan Tarım Havzası’na kadar yayılabilmişti. Manicilik 762 yılında Uygurlar’da devlet dini olarak kabul edilmiş ve böylelikle Çin'e doğru genişleme olanağına da kavuşmuştu.

 

IX. yüzyılda Uygur Devleti’nin yok olmasından sonra, Cengiz Han'a kadar Tarım Havzası’nda varlığını sürdürmüştü. Çin içinde Güney’e kadar inerek, buralarda varlığını gizli bir din olarak devam ettirmeyi başarmıştı. Çin'in Fukien eyaletinde XVI. yüzyılda bile Maniciliğe rastlanmıştı.

 

Maniciler kimi Emevî halifelerinden müsamaha gördü, başkent Bağdat'ta az sayıda olmalarına karşın, Irak'ın birçok köyüne yayıldılar. Ancak Emevîler’e oranla çok daha az dinsel hoşgörü sahibi olan Abbasîler döneminde, Maniciler "zındık" olarak değerlendirilip baskı görmüş, çeşitli suçlamalar nedeniyle cezalandırılmıştır.

 

Batı'daki Etkileri

 

Batı'da Maniciliğin esas yurdu Kuzey Afrika'ydı.

 

Mani'den sonra gelen ve ikinci Paracletos olarak adlandırılan Adimantus da Afrika'da etkin olmuştu.  Maniciliğin Afrika'daki en büyük önderlerinden biri de, IV. yüzyılın sonlarında yaşayan Mileveli Faustus'tur.

 

Vandalların Afrika'yı ele geçirmesi üzerine, Maniciler son bir girişimle, Arius mezhebine bağlı Vandallar'ı Maniciliğe çekmeye çalıştı. 477-484 yılları arasında hüküm süren Vandalların Kralı Hunerik'in bu girişime karşı tepkisi çok sert oldu ve Kuzey Afrika'daki tüm Maniciler ya sürgüne gönderildiler ya da yakıldı.

 

Maniciliğin Batı'daki merkezlerinden biri de Roma kentiydi. 311-314 yılları arasında Papalık yapan Miltiades, "Liber Pontificalis" isimli eserinde, Roma'daki Manicilerden söz etmekteydi. İmparator Valentianus'un çıkardığı bir ferman, Roma'daki Manicilerin kovuşturulmasını buyurmaktaydı.

 

384-388 yılları arasında da, Roma'da "Martari" adında yeni bir Manici tarikat ortaya çıktı. Bu tarikat, özgün Mani öğretisini değiştirmeyi amaçlayarak, seçkinlerin gezgin yaşamı terk etmesini ve bir tür manastır düzenine girmesini öngörmekteydi.

 

XI. yüzyılda Doğu'dan, Bizans ve Bulgaristan yolu ile gelen Paulician'lar ve Bogomil'ler Batı'yı etkiledi. Bunların düalist öğretileri, Kuzey İtalya ve Güney Fransa'da tohumlanabilecek verimli alanlar buldu ve böylece tarihte ilk kez Hıristiyan topraklarına yönelik Haçlı Seferleri’ne yol açmış olan Kathar hareketinin temellerini attı.

                                                             

Et yemezler ve savaşmak yasaktır.

 

Bu nedenle savaşma yetenekleri azalır.

 

Bu denli sıra dışı bir teoloji ve insanın yazgısından çok "Işık" için ilgi besleyen bir dinsel inancın, böylesine hızla yayılıp itibar görmesi oldukça yadırgatıcı bulunabilir.

 

Ancak, gnostik efsanelerin bolluğu, ne denli akıldışı olursa olsun, bu tür yaratılış öykülerine inanmaya hazır geniş halk kitlelerinin varlığını göstermektedir. Ayrıca, III. yüzyılda Roma'nın baskıcı ve mutsuz dünyasında, tıpkı Hıristiyanlık gibi, herkese kurtuluş vadeden bir inancın yayılma olasılığının ne ölçüde yüksek olduğu Manicilik örneğinden açıkça anlaşılmaktadır.

 

Maniciliğin kısa sürede yayılması, ne ondan önceki ne de sonraki dinsel inançların yayılmasına benzemez. Zira Manicilik, diğer dinlerin aksine, kabul edildiği ülke ve topluluklarda hiçbir temel politik ve sosyal değişim yaratmayı öngörmemiştir.  Maniciliğin tümüyle entelektüel düzeyde kalması ve toplumsal - politik değişimler yaratmakta iddiasız olması en zayıf özelliğiydi.

 

Bu özellik size bir yerden tanıdık geldi mi? Osmanlı İmparatorluğu da, fethettiği yerlerde toplumsal ve politik değişimler yapmamıştır.

 

Sert ve savaşçı çağlarda, uygarlıklarını barbar saldırılarına karşı koruma endişesindeki yöneticiler, bu denli edilgen bir inancı onaylayamazdı. Toplumsal kuralları hiçe sayan, yandaşlarına başıboş dolaşıp çalışmayı reddetmelerini ve sadaka ile geçinmelerini buyuran, hayvanların öldürülmesine bile karşı çıkan barışçı bir inancın baskı ve zulüm görmesi kaçınılmazdı.

 

Henüz daha İslam dini ortaya çıkmadan Hıristiyanlık ile bu derece iç içe olan bu dinin bir de Yahudilik ile ilişkisine bakalım.

 

Mani'nin içinde büyüdüğü bu tarîkat hakkında pek ayrıntılı bir bilgi mevcut değildir. Bir tür su ile arınma yani "vaftiz" uygulamasına sadık oldukları biliniyor. Tarikat üyeleri, günahlarından arınmak için her gün abdest alıyor ve yiyeceklerini de su ile temizliyordu.

 

Ayrıca, et yemiyor ve şarap içmiyorlardı.

 

Her üye kendine ayrılmış bulunan tarlada çalışmak zorundaydı. Tarikatı’n yerleşik ve tarımsal görünümü, bir Yahudi tarikatı olan Esseneler'i andırıyor. Bu benzeşimi güçlendiren diğer bir öğe de, kendi dinsel inançlarını tıpkı Esseneler gibi "Yasa" (Nomos) olarak adlandırmalarıdır. Diğer önemli bir unsur da, bu tarikatın, bir Yahudi uygulaması olan "Sabbat" gününe riayet etmesidir.

 

Buradan hareketle de Esensiler’e bir göz atalım.

 

 

 

ESSENİLER

 

Esseniler MÖ 2. asırdan MS 1. asra kadar olan dönemde gelişmiş olan ve Yahudiliğin İkinci Tapınak Dönemi'ne denk gelen bir mezheptir. Bazı uzmanlar bu mezhebin Sadok rahiplerinden geldiğini savunmaktadır.

 

Esseniler diğer mezhep mensuplarının yaşadığı kentlerde yaşıyor olmakla birlikte münzevi bir topluluktu. Kendilerini riyazete, gönüllü fakirliğe adamıştı. Bu gruplara toplu halde, uzmanlar tarafından "Esseniler" denmektedir.  Josephus, eserlerinde Essenilerin kalabalık sayılarda gruplardan oluştuklarını ve Roma'nın Yahudi’ye eyaletinde binlercesinin ikamet ettiğini dile getirmektedir.

 

Şimdiki dünyanın en zengini Yahudiler o dönemde gönüllü fakirliğe razılarmış. Bu gönüllü fakirlik Uygur dini ile de örtüşmektedir.

 

Plinius tarafından, Doğa Tarihi kitabında yazılıdır. Plinius, Essenilerin evlenmediğini, para kullanmadıklarını ve binlerce kuşaktır var olduklarını yazmaktadır. 

 

Plinius'tan birkaç sene sonra Josephus, Yahudilerin Savaşı’nda Essenilerden bahsetmektedir. Yahudi Kadim Tarihi eserinde daha kısa bir özetle Essenilerden bahseder.

 

Josephus, Essenilerin dönemin İsrailoğullarının tabi olduğu üç mezhepten birisi olduğunu dile getirmektedir (Diğer ikisi Farisiler ve Saddukilerdir). Josephus, dindarlık, ruhbanlık, kişisel mülk ve para sahibi olmama, cemaat halinde yaşama inancı ve Şabat Günü’nün kurallarına sıkı sıkıya uyma özelliklerini saymaktadır.

 

Ayrıca belirttiğine göre, Esseniler her sabah bir çeşit gusül alırlar, yemeklerini birlikte yemeden önce dua ederler, kendilerini hayır faaliyetlerine adamışlardır. Josephus ve Filon’un Esseniler hakkında anlattıklarına bakıldığında, Essenilerin cemaat tarzı bir yaşam biçimini sürdürdükleri görülmektedir ve bu özellikleri Hıristiyan ruhbanlığı ile eşleştirilmektedir. 

 

Birçok Esseni grubu ruhbandır. Bununla birlikte Josephus, bir Esseni grubunun üç yıl nişanlılıktan sonra evlenme geleneği olduğunu yazmaktadır.

 

Josephus'a göre, Essenilerin malların ortaklığı, topluluğun problemleriyle ilgilenecek bir lider seçme, lidere itaat etme prensipleri vardı. Essenilerde yemin etme ve hayvanları kurban etme yasaktı.

 

Hristiyanlıkta yasak, Yahudilikte yasak, atalarımız olan Uygurların resmi dininde de kurban kesmek yasak. Yaşam hakkına saygı var.

 

Öfkelerini kontrol altında tutarlardı, huzur yayan insanlardı. Sadece hırsızlara karşı tedbir olması açısından silah taşırlardı. Esseniler köle sahibi olmazdı ve birbirlerine hizmet ederdi. Ortak mal ve cemaat halinde bulunma anlayışından dolayı, ticaretle de uğraşmazlardı. Josephus ve Filon, Essenilerin yaşam tarzları, gelenekleri ve yemek adetleri ile ilgili ayrıntılı bilgiler sunmaktadır.

 

Bu anlatılanlardan insanın o dönemin Yahudi’si olası gelir.

 

İnançları arasında, ruhun ölümsüzlüğü ve insanların bedenleri öldükten sonra ruhlarının hayatının devam ettiği inancı vardır. Amelleri içinde, devamlı bir âdet olarak suyla arınmak vardır. Temiz suyu elde etmelerinin bir yolu, yağmur sularını toplamak ve depolamaktır.

 

 "Ölü Deniz Yazmalarındaki Doğruluk Öğretmeni, İsa'nın bilinen ilk örneği olabilir. Zira her ikisi de Yeni Antlaşma'dan bahsetmekte, benzer bir müjdeyi yaymakta, her ikisi de Kurtarıcı ya da Kefaret Edici olarak görülmektedir.  

 

Yahudilik ve Hıristiyanlığın farklı mezheplerinde Uygurların resmi devlet dininde, et yenilmez, kurban kesilmezmiş.

 

KUR’âN VE KURBAN KESME

 

Kur'ân

 

Kur’an İslam peygamberi Hazreti Muhammed'e 610 yılının Ramazan Ay’ının Kadir Gecesi'nde Mekke'deki Nur Dağı’nda Hira Mağarası'nda indirilmeye başlanmıştır.

 

 12 yılı Mekke, 11 yılı da Medine dönemi olmak üzere 23 yıl sürmüştür. Mekke’de bildirilen ayetler "Mekkî", Medine'de bildirilenler ise "Medenî" olarak adlandırılır.

 

İlk halife Ebubekir zamanında bir araya getirilen Kur’an nüshaları, Osman bin Affan döneminde çoğaltılarak önemli merkezlere gönderilmiştir. Uzatma, nokta, hareke gibi işaretlerin yer almadığı bu yazıma daha sonraları ilâve edilen işaretlemelerle okuyuş şekli de (tecvit), yazılı olarak belirlenmiştir. Farklı yazım şekillerine sahip farklı Kur’an nüshalarında, surelerin anlamları da değişebilmektedir.

 

Mekke dönemi

 

İlk ayet vahyinden, Medine'ye hicrete kadar devam eden Mekke dönemi yaklaşık 13 yıl sürmüştür. Hacimsel olarak Kur’an’ın 2/3 kısmını oluşturur. Bu dönemde ayet ve surelerin hemen yazıya geçirilmesi gibi bir uygulama olmadığı için sözlü olarak ezberlenmiştir.

 

Medine dönemi

 

Medine döneminde ibadetler, insanlar arası ilişkiler, toplumsal düzenlemeler, ahlaki kurallar ile ilgili ayetler vahy edilmiştir. Bunun yanında insanın devletle olan ilişkilerini düzenleyen şer'i hukukun kuralları, anlaşmalar, barış ve savaş durumları söz konusu edilir.

 

Bu dönemde, bu hükümleri uygulamak için yeterli güce sahip bir İslâm Devleti, Hazreti Muhammed tarafından  Medine'de oluşmuştur. İslam inanışında bu devrin özelliği, iyi ve yararlı olanın alınması, kötü ve zararlı olanın kaldırılmasıdır.

 

HAZRETİ Muhammed sonrası

 

Kur’an’ın bugünkü haliyle kitap halinde toplanılmış şekline "Mushaf" denir. Kur’an Hazreti Muhammed'in ölümü ile tamamlandığından kendisi hayatta iken toplanmamış, ezberlenerek muhafaza edilmiştir.

 

Hz. Muhammed'in ölümünden sonra,

 

Yemâme savaşlarında yetmiş kadar hâfızın ölmesi üzerine 

ashaptan Ömer bin Hattab hafızların toplanması için Ebu Bekir’e başvurarak konunun görüşülmesini istemiştir.

 

Bunun üzerine Ebu Bekir, Zeyd bin Sâbit başkanlığında aralarında Abdullah bin Zübeyr, Sa'd bin Ebi Vakkas ve Abdurrahman bin Haris bin Hişâm'ın da bulunduğu bir komisyon kurdurmuştur.

 

Zeyd bin Sâbit, elinde yazılı "Kur’an" metni olan herkesin bu metinleri getirmesini, ayrıca yazılan bu metinleri bizzat Muhammed'den duyduklarına dair iki güvenilir şahit gösterilmesini istedi. 

 

Osman bin Affan toplanan bu kurula, "Zeyd ile imlada anlaşamazsanız, Kureyş'e göre yazın" emrini verdi. Zeyd bin Sâbit'in ortaya koyduğu bu aslî nüshaya "İmam Mushaf" adı verilmiştir. Abdullah bin Mesut’un teklifiyle "İmam Mushaf" üzerinde yapılan danışma ve görüşmeler sonucunda bunun üzerinde herhangi bir noksanlık görülmemiş ve güvenirliği konusunda ittifak sağlanmıştır.

 

Yukarıdakiler internet açık kaynak Wikipedi ansiklopedisinin anlatımıdır. Bu anlatımın yanlış olduğuna dair bu zamana kadar hiçbir görüş ve öneri ileri sürülmemiştir. Aşağıdaki anlatım ise, Diyanet İşleri Başkanlığının kendi internet sitesinde de Kur’an’ın yazılması ile ilgili en yetkili yerden ilk elden verilen bilgilerdir.

 

Kur’an’ın toplanması, mushaf hâline getirilmesi demektir.

 

Hz. Peygamber (As.)’e inen ayetler, ince ve yassı taşlara, kaburga kemiklerine, derilere, kâğıtlara, hurma dallarına vb. şeylere yazılıyor ve muhafaza ediliyordu. Ayetler, inmeye devam ettiği için Peygamber’in sağlığında Kur’an, mushaf haline getirilmemişti. 

 

Hz Peygamber (As.)’in vefatından altı ay sonra, Yemâme Savaşı’nda birçok hafızın şehit olması üzerine Hz. Ömer’in teşvikiyle Halife Hz. Ebu Bekir, Kur’an-ı mushaf haline getirme kararı aldı ve bu görevi, Peygamber’in Kur’an’ı vahiy meleği Cebrail’e son okuyuşunda hazır bulunan, vahiy kâtibi ve hafız olan Zeyd ibn Sabit’e verdi.

 

Zeyd, titiz bir çalışma ile Kur’an’ı mushaf haline getirdi ve Halife’ye teslim etti. Bu mushaf, Hz. Osman zamanında yine Zeyd ibn Sabit’in başkanlığında Abdullah ibn Zübeyr, Said ibn As ve Abdurrahman ibn Hâris’den oluşan bir komisyon tarafından çoğaltıldı.

 

Yemâme Savaşı’nda birçok hafızın şehit olması Wikipedi’ye göre 70’den fazla hafızın şehit olması olarak bildirilmiş. Sadece Hazreti Muhammet döneminde 23 yıl vahiy inmiş ve bunlar ezberde tutulmuş. Hazreti Osman dönemine kadar da bugünkü bildiğimiz halde Kur’an ortaya çıkmamıştır. Bu benim iddiam değil Diyanet İşleri Başkanlığının internet sitesinde de yer alan bir gerçekliktir.

 

Hafızlar akılda tutabildiği kadarını tutuyor, unutmamak için de ince ve yassı taşlara, kaburga kemiklerine, derilere, kâğıtlara, hurma dallarına vb. şeylere yazılıyor ve muhafaza ediliyordu. Hafızların birçok farklı yöntemle yazıya döktükleri yine Diyanet İşleri Başkanlığının kendi internet sitesinde ifade etmektedirler.

 

Bir tarafta atalarımızın dini Maniheizm, et yemiyor, kurban kesmiyor, olgunlaşmayan meyveyi bile dalından koparmıyorlar, öbür tarafta şimdiki dinimiz Müslümanlık. Hazreti Muhammet döneminde her türlü sapkınlığa çözüm olan dinimizin bugün geldiği nokta, ölenin de Allahuekber dediği, öldürenin de Allahuekber dediği, cihat, savaş, kan ve gözyaşı.

 

Wikipedi internet ansiklopedisine göre,

 

700'lü yılların başında cihat ilan ederek  Türklerin yaşadığı şehirlere giren Arap-İslam Devleti Emevî komutanlarından olan  Kuteybe bin Müslim, saldırı düzenlediği yerlerde Müslüman olmayan Türklere karşı oldukça sert mücadelelere girişti.

 

Çok sayıda insanı öldürerek, şehirleri yağmalayarak ve ganimetler elde ederek ilerleyen Kuteybe bin Müslim, her ne kadar ölümüne değin faaliyetlerini sürdürmüş ve İslam'ı tanıtmış olsa da onun yaptıkları Türklerin topluca İslam'a geçmeleriyle sonuçlanmadı.

 

Hâlbuki Hazreti Muhammet döneminde dinde zorlama yoktu.

 

Ben Yaratıcıyı sorgulamıyorum,

Elçisi olan Hazreti Muhammed’i sorgulamıyorum.

Kur’an’ı zinhar sorgulamıyorum.

Benim naçizane acaba diye düşündüğüm husus şudur:

 

ACABA HİÇ BİR YİYECEK BULAMADIYSANIZ,

ÇOK ÇARESİZ KALDIYSANIZ VE DE ÖLMEK ÜZEREYSENİZ,

İNSAN IRKININ DEVAMI İÇİN, BAŞKA BİR CANLIYI KURBAN EDEBİLİRSİNİZ DENİLDİ AMA Yemâme savaşı’nda ÖLEN HAFIZLARDAN BİRİ VEYA BİR KAÇI BU HUSUSU BİLİNEN KUR’ANIN YAZIMI AŞAMASINDA YAZIM KOMİSYONUNA AKTARAMADI. O YÜZDEN DE sadece kurban kesin kısmını mı algıladık?

Sorum budur! ÖTESİNE DAİR BİR YORUMUM YOKTUR.

 

Yaratan yarattığına kıyar mı?

Yaratan var ettiğini yok eder mi?

 

Yaratıcı yarattığı bir canlıyı, başka canlıya besin olarak yaratmış olabilir mi? Aklınızdan geçeni hissedebiliyorum.

 

Vahşi doğadaki canlıların örneği vahşi doğa şartlarında geçerlidir.

Timsahlar ne kadar sahtekâr canavarlar öyle değil mi?

Avlarını yerken timsah gözyaşı döküyorlar.

 

TİMSAH NEDEN GÖZYAŞI DÖKÜYOR BİLİYOR MUSUNUZ?

 

Bir dişi timsah çocuk yapmadan önce, iyi bir av yakalamak zorundadır ve yakaladığı bu av onu aylarca idare etmelidir. Çünkü yumurtladıktan sonra yumurtalarının üzerinde aylarca kuluçkaya yatar. O son yediği avından başka, yiyecek hiçbir şeyi yoktur.

 

Bu arada erkek timsah bir av bulup getirirse ne ala, getiremezse dişi timsah kaderine razı olacak bir şekilde, aylarca kuluçkada bekler. Sonra yumurtadan timsah yavruları çıkar.

 

Anne timsah yakınlarda yiyecek arar, yakın çevrede yiyecek ararken gözü de yavrularındadır. Av bulursa getirir çocuklarını doyurur, av bulamazsa ne olur biliyor musunuz? İşte o zaman son çare olarak, yavrularından birini yer, en güçsüz, en çelimsiz ve hayatta kalma şansı en az olanı yiyerek diğer çocuklarının hayatını kurtarır. Bu çaresizliği içine sindiremediği için de ağlar.

 

Gerçek timsah gözyaşının hikâyesi buradan gelir.

 

O yüzden vahşi doğadaki şartlar ile kümesteki masum tavuğu, ahırdaki masum ineği, göl veya denizdeki masum balığı kıyaslamak çok da doğru olmaz. Vahşi doğanın şartlarını bilemiyoruz, çaresizliğini göremiyoruz. Ancak bizim yüzlerce, binlerce besin seçeneğimiz varken et yiyerek bir canlının yaşam hakkına son vermek benim açımdan baktığımda çok da masumane gelmiyor.

 

Her özelliği birbirine benzer bir canlı diğerini nasıl yiyebilir?

 

İnsan dâhil tüm canlıların canlı olduğunu belirten kendine has ortak özellikleri vardır.

 

Bu benzer özellikler,

Görmek,

Duymak,

Yemek,

İçmek,

Yürümek,

Dinlenmek,

Uyumak,

Et,

Kemik,

Damar,

Kan,

Hücre,

Doğurma,

Doğma,

Büyüme ve ölme,

Yavrularına şefkat gösterme,

Besleme, beslenme, büyütme,  

Tehlike karşısında koruma ve kollama.

 

İşte bu yüzden canlıların yaşam hakkına saygı duyma adına ben vejetaryenim.

 

ET,

TAVUK,

BALIK

YUMURTA dahi yemiyorum.

 

Hiçbir canlı ayırt etmeden yaşam hakkına saygı duyuyorum!

Sizler de vejetaryen olun diyemem ama sorgulayın!

 

Dün sorgulamayanlar ne yapmış biliyor musunuz?

İlk evlatlarını inandıkları Tanrılarına kurban etmişler

İlk evlatlarını Nil Nehrine kurban etmişler

Aztekler zamanında 20 bin gencin kalbini çıkarıp inandıkları Tanrılara kurban etmişler, o gençlerden biri siz de olabilirdiniz.

 

Sorgulamak şirk değildir

Dinsizlik değildir

Dinin gereğidir.

 

Şunu bilin ki,

 

Sahillerdeki kum tanelerinden fazla Evren’de Gezegen mevcuttur.

 

Milyarlarca gezegenden birinde yaşam varsa ve o yaşamdaki canlılar da insandan daha zeki ve daha gelişmiş ise, onların dini kitaplarına göre de insan eti yemek helal ise ve insanların kurban edildiği kurban bayramı olsa, insan kasapları, insan mezbahaları olsa ne hissederdiniz? Onların dini kitaplarına tepkiniz ne olurdu?

 

Binlerce yıl önce Peygamberler indi bize, onlar, dini kitap yazdı, onların yazdığı kitaplarda böyle geçiyor dediklerinde, tepkiniz ne olurdu? Diğer canlıları yememeniz için bu tür bir örnek mi gerekli?

 

Et, Tavuk, Balık, Yumurta yemeyi doğru bulmuyorum

Yerseniz ne olur? Ben de bilmiyorum.

Onun sonucu sırat köprüsünde görülebilir. Ben yorum yapamam.

 

İnsan ırkında olan göz, inekte yok mu? 

İnsan ırkında olan kulak, inekte yok mu? 

İnsan ırkında olan meme, inekte yok mu? 

İnsan ırkında olan kas, inekte yok mu? 

İnsan ırkında olan kemik, inekte yok mu? 

İnsan ırkında olan sinir, inekte yok mu? 

İnsan ırkında olan ciğer, inekte yok mu? 

İnsan ırkında olan karın, inekte yok mu? 

İnsan ırkında olan gırtlak, inekte yok mu? 

İnsan ırkında olan soluk borusu, inekte yok mu? 

İnsan ırkında olan dil, inekte yok mu? 

İnsan ırkında olan diş inekte yok mu?  

 

Sütünü içeceksin,

Yoğurdunu yiyeceksin,

Yağını yiyecek,

Peyniriyle besleneceksin o da yetmeyecek, yatırıp, kesip, parçalayıp etini yiyeceksin bu cinayeti hangi kılıf haklı kılabilir?

Bu bir cinayettir.

Tavuk da öyle,

Balık da öyle,

 

Hamsi balığının her türlüsünü yiyen insan ırkı köpek balığının yanından bile geçemez. O da balık o da balık. Tatlı sularda tatlı tatlı sazan balığı avlayan insan ırkı, tatlı su yılanını gördüğünde, tabana kuvvet balık avını bırakıp kaçar, üstelik de tatlı su yılanının zehirsiz olduğunu bildiği halde işi şansa bırakamaz.

 

Tabiatta et yerine geçen yüzlerce besin varken, neden ille de et yemek için bir canlının yaşam hakkına son verilsin ki?

 

Mantar piştiğinde ete benzerse, neden tercih mantar olmasın?

 

Baklagillerin çoğu da et yerine geçiyorsa, bırakın da diğer canlılar da yaşasın, ecelleri ile ölse dahi eti yenmesin.

 

İnsana hak olan ‘’yaşam hakkı’’ diğer canlıların da hakkıdır.

 

Diğer canlıların yaşam hakkına saygı duymayan insan ırkı, kendi ırkını yok etmek için ise, bütün maddi manevi kaynaklarını seferber etmektedir. Hangi tür kendi ırkını yok etmek için kitle imha silahı icat eder? İnsanın insana yaptığı eziyetin sonu gelmemektedir.

 

Dünya genelinde bir yılda savaş araç, gereç ve ekipmanlarına 2.4 trilyon doları gömen ülkeler Corona Virüs salgınında 10 kuruşluk eldiven, 5 kuruşluk maske bulup halkına dağıtamadılar, yoğun bakımda yatan hastalarına solunum cihazı bile bulamadılar.

 

Başkalarının evlatlarını hırs ve ihtiras uğruna, sonu gelmeyen türlü savaşlara göndermek için yarışan dünya genelindeki siyasiler, salgında ölümün soğuk nefesini de enselerinde hissetmiştir.

 

Ancak, kitabın yazılış amacı, Siyaset ve Siyasilere ders değildir.

 

Peki, bu kitabın yazılış amacı nedir?

 

Birçoğumuzun bildiği ve endişeden kurtulmaya örnek olarak anlatılan bir hikâye vardır. ‘’Adamın birinin bir arkadaşına borcu vardır. Bu borç yüzünden uykuları kaçar, ödemek ister ama ödemeye de imkânı yoktur. Böyle uykularının kaçtığı bir günün ertesinde borçlu olduğu kişinin kapısını çalar ve derki, borcumu ödemiyorum. O günden sonra alacaklının uykuları kaçar.

 

2011 yılından beri yaklaşan bir tufan tehlikesi olduğu konusunda gördüğüm belirtiler yüzünden benim uykularım kaçıyor.

 

Dünya’yı bekleyen yeni bir Nuh Tufanı benzeri tufan riski var mı?

Eğer böyle bir risk var ise, dünya dışından bize yardım gelebilir mi?

 

Bu kitap yayımlandığı zaman 2011’den beri kendime sorduğum soruları insanlığa sormuş olacağım. Peki, cevabın ne olmasını bekliyorum dersiniz? Ne tür bir cevap beni mutlu edebilir?

Tufan riskinin olması mı?

Elbette beni mutlu edecek, bana huzur verecek sonuç tufan riskinin olmamasıdır. Ben Nuh’un gemisinde yaşamıyorum.

Ben de bu dünyada yaşıyorum, aynı gemideyiz. 

 

Koca karı ilacı yönetimi ile ‘’aman canım bir şey olmaz’’ mantığı ile bir sorgulama olursa bunun bedelini sekiz milyar insan tufanda sular altında kalarak öder. O bakımdan en küçük detaylara kadar, mikro ayrıntılara kadar bu işi araştırmalıyız. Emin olduğumuz zaman da delilleri ile böyle bir risk olmadığı konusunda kamuoyunu aydınlatmalıyız. Bu endişelere doğru cevap bulmak insanlığa verilecek en büyük ödül, ırkımızın devamına teminattır.

 

Olasılık ve ihtimal olarak bu soru bana sorulsa ‘’Sen yakın bir zamanda yüzde kaç ihtimal ile bir tufan bekliyorsun?’’ sorusuna cevabım %99 değil % 1’ olur. Peki, %1 ihtimalin gerçek olmasının tam karşılığı nedir? Sekiz milyar insanın yüzde yüz ölümü. Dünya üzerinde yaşayan her canlının sonu. Bildiğimiz manada kıyamettir. Peki, %99 oranında emin olmama rağmen neden %1 derim? Çünkü ben de en az sizler kadar böyle bir tufan riskini kabullenemiyorum.

 

Ha keza % 1 hata bazen normal zamanda bile kabul edilemez. Örneğin günde iki yüz uçağın inip kalktığı havaalanında  %1 hata oranı gerçekleşirse, sonuç her gün iki uçağın düşmesi demektir.     

 

O yüzden bu oran küçümsenemeyecek bir orandır.

 

Bu %1 ihtimal gerçekleştiğinde Dünya’nın bilinen sonu anlamına geliyor. Kim bunu kabul edebilir?

Kim böyle bir sona hazır?

Maalesef fert olarak, hiçbir ferdin kendi başına çare bulabileceği bir çözüm de yoktur.

 

ÇELİŞKİLER / UYARILAR / ÖNLEMLER

 

Dünyaca ünlü astrofizikçi Stephen Hawking sağlığında dünya dışı varlıkların ya da bilinen adıyla uzaylıların, dünyayı istila edebileceğini, insanlığın yeni bir yaşam alanı bulmasının zorunlu olduğunu dile getirmiştir. Dünya dışı varlıkların var olduğunu kabul etmenin mümkün olduğunu, bu varlıkların uygun bir gezegen arayışında olabilecekleri için, Dünya’yı işgal edebileceğini söyledi.

 

Hawking, göçebe olarak tabir edilen dünya dışı varlıkların bir kısmının kendi yaşam alanlarını tükettiği için, uygun bir Gezegen arayışında olabileceklerini ve eğer dünya onlar için uygun olacaksa bu durumun Dünya’nın işgali ile sonuçlanabileceği olasılığının mevcut olduğunu söyledi. Böyle de bir olasılık mevcuttur.

 

Peki, dünya dışı varlıklar ya da bilinen adıyla uzaylılar bunu elini kolunu sallayarak açıktan ve aleni olarak yapmak yerine sinsice yaparlarsa o zaman hepimiz de bilmeden bu işe alet oluyorsak böyle bir karamsar senaryo da söz konusu olamaz mı? Bu da bir ihtimal.

 

Bin yıl önce bu planları başladıysa, bugün gördüğümüz belirtileri binlerce yıl önce bilinçli olarak yerleştirdiler ise, iki bin yıl, on bin yıl, on iki bin yıl ya da daha eski tarihlerde izler bıraktılar da bu günlerde bu izleri bulmamızı sağlıyorlar ise kendi elimizle tuzağa düşmüş olmaz mıyız?  Ya da çok daha önceden işgal edildik de dünya dışında nelerin olup bittiğini o yüzden göremiyorsak, bu da ihtimal dâhilinde olamaz mı? Bizim için on binlerce yıl çok uzun bir zaman dilimi olsa da uzay ölçeğinde çok kısa bir zaman dilimi de olabilir.

 

Uzaydan geldiği iddia edilen mesajda da,

Pleiades öğretilerinde de,

Sümer Tabletlerinde de çelişkiler var.

Dünya’nın hayrına olmayan belirtiler söz konusudur.

 

Neden dünya dışından gelen birileri bizi korumaya kalksın ki?

 

Size nasıl korunacağınızı öğretiyoruz, denilmiyor. Siz izin verirseniz sizi korumak istiyoruz, diyorlar. Bu, bildik mafyavari bir tekliftir.     

 

Bugünün dünyasında hangi ülke diğer bir ülkeyi koruyorum derse o ülkeyi sömürmekten öte, başka bir şey yapmamaktadır.

 

Bazı yerlerde topluca yok oluş özendirilmektedir.

 

Yok oluşun yeniden doğuş anlamına geleceği üzerinde durulmaktadır. Satanistçe bir durum söz konusudur. Önce yok ol, sonra bir ara ben sana nasıl var olacağını öğreteceğim teklifinde tutarlılıktan bahsedilemez. Eğer muhtemel bir tufanda dünya dışından bir yardım gelecekse gelen yardımın kapasitesi de tüm insanlığı kurtarmaya yetmeyecekse bunu da açık yüreklilikle söylemeleri gerekir. Bizim imkân kabiliyetimiz de ancak şu kadar kişiyi kurtarmaya yeter tarzında dürüst olmalılar.

 

Muhtemel bir tufanda kurtarılacak olanlar kimler?

Ölümüne kaderine terk edilecek olan canlılar kimler?

 

Neden sadece, Orta Doğu’da Vaat edilmiş topraklar alanında kaldığı iddia edilen yerdekiler tufandan sonra hayatta kalabiliyor da başka ülkelerdeki insanlar, başka ırklar hayatta kalamıyor?

 

Bütün belirtilerin ortak noktası, çapı 1000 mil diye belirtilen sözde uzaya açıldığı iddia edilen vaat edilmiş topraklar. Her senaryonun sonunda da oradaki kişiler kurtulabiliyor. Eğer bütün karalar sular altında kalacaksa, bu bölge su altında kalmaktan nasıl kurtulabilir?

 

2012 isimli bir filimde kıyametle ilgili filmde işlenen bir konu vardı.

 

Dünyanın tüm zenginleri, ünlü siyasiler, tabiri caiz ise elit tabaka normal halktan saklı bir şekilde uzun yıllar yer altında devasa gemiler inşa ediyor, birbirleri ile normal zamanda kavgalı olan ülkelerin liderleri, zenginleri de bu planın bir parçası oluyor.

 

Halka gerçeği açıklamazken, kendileri muhtemel bir tufanda hayatta kalmak için uzun yıllar hazırlık yapıyor.

 

Acaba uzaylılar ve dünyadaki bazı insanlar arasında, Orta Doğu’daki sözde vaat edilmiş topraklar üzerine buna benzer bir hazırlık mı söz konusu? Neden uzayla ilgili anlatılan her yol bu yerden geçiyor? Vaat edilmiş toprakların özeliği nedir? Sırrı nedir?

 

Öte yandan birçok yerde geçen paylaşım konusu var.

Benim dahi defalarca dile getirdiğim konu, bu paylaşım konusudur.

Peki, kimle neyi paylaşacağız? Karşılığında neler alacağız?

 

Dünya insanları ve canlıları olarak birbirimiz ile varımızı yoğumuzu paylaşacaksak amenna, ama uzaylılarla paylaşım konusuna gelince bu işin ölçüsü ve sınırı ne olacak? Afrika’nın sömürülmesi gibi dünya dışı varlıklar her şeyimizi alıp, bizi açlığa sefalete mahkûm ederlerse bunun vebalini nasıl ödeyebiliriz?

 

Her şeyden önemlisi de, eğer tufan doğanın kendi kendine gelişen dinamikleri ile değil de, suni olarak uzaylılar tarafından yaratılan, dünyada bulunan tüm canlıların sonunu getirecek bir planın parçası ise, tufanda kurtulmasına yardım ettikleri kişiler de dünyada kendilerine hizmet edecek insanlar olacaksa bu durumda tufanda bize yardım edilmesine sevinelim mi?

 

Yoksa kendi ellerimiz ile kendi dünyamızın sonunu getirdiğimize mi üzülelim? Böyle bir risk de her zaman mevcuttur.

 

Kocakarı ilaçlarında düz mantık vardır. 

Yan etkilerden bahsedilmez.

 

Ama eczanelerde satılan tüm tıbbi ilaçların uzun bir yan etki uyarısı vardır. Ben doktor değilim, eczacı değilim. İlaç firması değilim. Ne yan etkileri araştırabilecek imkânım var ne de ilacın faydalarını araştırabilecek kabiliyetim. İkisi de mevcut değil.

 

Yılan zehrinin iyileştirici etkisi yüzyıllardır bilinmektedir. Yılan zehri antik çağlardan beri melankoli, öksürük, egzama, iktidarsızlık ve veba gibi çok çeşitli problemlerin tedavisinde kullanılmaktadır. 

 

Yılan çok zehirli bir hayvandır.

Ortalama her insan yılandan korkar.

 

Ama Dünya Sağlık Örgütünün ambleminde de yılan resmi mevcuttur.  Diğer birçok zehir gibi küçük dozlardaki yılan zehri de tıbbi amaçlar için kullanılabilir.

 

O yüzden uzaylıların muhtemel bir tufanda dünyalılara yardımı istila da olabilir. İnsan ırkının devamı için tufandan çıkış yolunda, iyi niyetli hayati öneme haiz, bir yardım da olabilir. 

 

Doğruyu ve yanlışı kim ortaya çıkaracak?

 

İlahi dinler ve temsilcileri var.

Mezhepler var.

Dünya üzerinde sayısız bilim adamı var.

Kâinatı gözlemleyen devasa teleskoplar var.

Bu iş için devasa bütçe ayrılan kurum ve kuruluşlar var.

 

Bu yolun sonu fırsat mı? Felaket mi? Ayırt edebilecek sekiz milyar dünyalı var. Ben onlardan sadece birisiyim. Hiçbir şeyden de yüzde yüz emin değilim. Emin olamadığım için sizlerle düşüncelerimi paylaşıyor ‘’ortak akılla’’ gerçeğin ortaya çıkacağını ümit ediyorum.

 

Her şeye sahip olmak isteyen insanoğlu istese de,

 

Bir öğünde midesinin kapasitesi dışında yemek yiyemez,

Bir ev dışındaki evde oturamaz,
Bir arabanın dışındaki arabada yolculuk yapamaz,
Bir atlet, bir külot,  bir çorap, bir gömlek, bir pantolon, bir ceket, bir ayakkabıdan fazlasını aynı anda giyemez,

Bir duştan başka duşta aynı anda banyo yapamaz,

Ciğerlerinin elverdiğinin dışında ilave nefes alamaz,
Normal bir insanın içtiğinden fazla su içemez,
Normal bir insanın yediğinden fazla sebze ve meyve yiyemez,

İnsanın bütün ihtiyaçlarını karşılaması için zengin olması gerekmez, Eşit ihtiyaçları olan insanlar, dünya nimetlerini eşit paylaşımda bulunabilirler! Hem dünya ile hem dünya dışı ile paylaşım olabilir.

 

SOĞUK BİR KIŞ GÜNÜYDÜ

 

Gözleri mavi desem değil,

Yeşil desem o da değil, mavi yeşil karışımı bir şey.

 

Yanıma geldi, payan vay mı payan gibi bir şeyler mırıldandı, çocuk sevimliliğinde. 4-5 yaşında bir kız çocuğu. Tam da ne demek istediğini anlayamadım, ama para ister gibi bir hali vardı.

 

Ankara havası soğuk mu soğuk, o anda da kar yağıyor.

Üzerinde montu yok, hem de bu havada, tir tir titriyor,

Belli ki iliklerine kemiklerine kadar donmuş.

 

Gözlerim annesini aradı, bu havada bir çocuk bu halde montsuz atkısız beresiz sokağa çıkarılır mı? Nasıl anne bu kadın diyecekken, gördüğüm manzara karşısında iki defa yaralandım.

Annesi ‘’çöpten gazete kâğıdı topluyor.’’

 

Bu yaştaki bir çocuğu dilendirmeye utanmıyor musunuz? Hem de vicdanları sızlatmak için tir tir titretip üşütüyorsunuz diyeceğim, ama kime diyeyim? Ne diyeyim? Niye diyeyim? 

 

Kadın dilenmiyor ki ekmek parası için çöpten gazete topluyor, belli ki çocuğu da aç, kendi de aç, kim bilir ailesinin geri kalanı ne halde?

 

Sulu sepken karda dışarı çıkmış, belli ki o yavrucağı da evde yalnız bırakmaya kıyamamış. Bunu anlamak için kâhin olmaya gerek yok.

 

Dili de dönmüyor garibim payan vay mı diye para isteyecek, kim bilir kaç kişi elinin tersiyle itmiştir.  “Gel bakalım ne yapacaksın parayı?” dedim eliyle az ilerdeki marketi gösterdi, kek alacağım dedi.

 

Güldüm, kendime güldüm, güldüğüme güldüm, ekmek yoksa pasta ye gibi alay edercesine keki mi istiyor o çocuk? Kekin ne olduğunu bile bilmiyordur eminim.  Gülmelerim garip ve şaşkın tebessüme döndü, tebessüm, gözlerimin nemlenmesine, içimin sızlamasına döndü, o arada girdik markete. Kek bölümüne götürdüm onu, keki almadı, doğruca ekmek bölümüne yöneldi, kocaman bir somunu kaptı eline, yöneldi çıkış kapısına doğru.

 

Aç işte aç,

Hala anlamayan var mı?

 

Ekmeği aldı çıkıyor marketten, “Nereye gidiyorsun, teşekkür yok mu?” dedim, “Teşekküy edeyim,” dedi, “Ama kek o değil ki,” dedim, “o aldığın ekmek, gel sana keki göstereyim,” “Onu da alabilir miyim?” dedi, “Tabii ki,” dedim. Bu gün bu marketten ne istersen alabilirsin dedikten sonra, mısır gevreği aldı, “Ama bu sütsüz yenilmez ki,” dedim, süt de aldı, bir de çikolata aldı, “Hepsi bu mu?” dedim. “Evet,” dedi, o halde geldik kasaya. Kasada birden bire aldıklarının tamamını bıraktı.

 

“Annem ‘Yabancılardan bir şey alınmaz,’ der, ona ben ne diyeceğim,” dedi. Bir yanı eksik hevesi var, karnı aç, fırın yıksa hakkı ve de haklı. Öbür yanı aile terbiyesi, başkasından bir şey almama öğüdü.

 

O arada çöpten gazete toplamayı bırakan anne evladının peşine düştü, akıbetini merak edip markete adım attığında kasada göz göze geldik. Annesi boynunu büktü, kafasını bile kaldırmadı, utancından yer yarılsa dibine girecek.

 

Tuttu çocuğunun elinden, belli ki aile terbiyesini, yabancıdan bir şey alınıp alınmayacağını bile düşünemeyecek aç halleri ile yoluna devam etti. Ben ise ağladım sadece, yol boyu, diz boyu insanlığımdan utandım, sanırım ömrümün geri kalanında da utanmaya devam edeceğim.

 

Acaba çocuklarımızın kaç düzine montu vardır, küçük olduğu için giydirmeyip dolaplarda çürümeye terk ettiğimiz? Kaç öğünde yemeklerimiz ekmeklerimiz küçüğün tabiri ile keklerimiz artıp çöpe atıyoruzdur? Tasarruf vakti, paylaşma vakti gelmedi mi?

 

Toplum olarak standart yemeğimiz kuru fasulye, pilav ve cacıktır.

 

1 Porsiyon kuru fasulye için ne gerekir biliyor musunuz?

 

-                      60 gram kuru fasulye,

-                        3 gram salça,

-                        2 gram tuz,

-                        0.25 gram kırmızıbiber,

-                        0.25 gram karabiber,

-                      10 gram soğan,

-                        5 gram ayçiçeği yağı,

-                      10 gram çarliston biber,

-                      10 gram domates,

-                        2 gram buğday unu.

 

Markete gittiğimizde 10 gram çarliston biber isteyebilir miyiz?

Ya da 10 gram domates, 5 gram ayçiçeği yağı isteyebilir miyiz?       

2 gram un ver dediğimizde market görevlisinin bize tepkisi ne olur?

 

Oysaki bizim gerçekte bir porsiyon kuru fasulye için;

2 gram una ihtiyacımız var,

10 gram domatese,

10 gram çarliston bibere,

10 gram da soğana ihtiyacımız var. Biz bunları hiçbir zaman istediğimiz miktarda alamayız. 250 gramlarda bile alamayız. En iyimser ihtimalle yarımşar kilo alırız, muhtemelen de daha sonra başka bir şeye de kullanırız mantığı ile hareket ederiz.

 

Bu şekilde aldığımız ihtiyaç fazlaları dolabımızda fazla yer kapladığında da, bu sefer onları nasıl değerlendirebileceğimiz sorusu üzerine yeni bir yemek yapmayı düşünürüz.

 

Bu kısır döngü böyle devam ederken gelenler, kalanlar, çürüyenler, atılanlar, ihtiyaç olanlar, ihtiyaç fazlası olanlar kaotik bir durum ortaya çıkarır. Bunun doğal sonucu olarak da, tasarruf etmek istesek bile, hiçbir zaman istediğimiz oranda tasarruf edemeyiz.

 

Hâlbuki askerlikte hayati öneme haiz bir söz vardır.

 

‘’İhtiyaca evet, israfa hayır’’

 

İhtiyaç ise, uçak alırsın. İsraf ise, o uçağa koyacak ihtiyaç fazlası bir litre dahi benzin almazsın. Bu en uç noktada bir örnek ama dikkate değer bir örnek. Askerlik yapan birçok kişi bilir ki her elektrik lamba anahtarının altında ‘’lüzumsuz ise söndür’’ yazar.

Her aşamada tasarruf tedbirine riayet edilir.

 

Askerlerin yaptığı bu tasarruf tedbirlerini neden hep birlikte yapmayalım? Bunu biz yapamaz mıyız?

Maalesef yapamayız.

İstesek de yapamayız.

Ama belki uzaylılar yapabiliyordur.

Belki onlar bize yol gösterebilirler.

Uzayda yaşam var mı sorusu çok gerilerde kaldı.

Yaşam yoksa bildiğimiz şimdiki düzende devam ederiz.

Yaşam varsa da, onlardan öğrenmemiz gerekeni öğrenelim.

 

Bir elma kurdu nasıl ki elmayı tüketirken aynı zamanda kendi sonunu da hazırlıyorsa, milyarlarca insan dünyayı tüketirken elma kurdunun elma ile birlikte kendi sonunu hazırlaması gibi Dünya’nın sonu ile birlikte kendi sonunu da hazırlamaktadırlar.

 

Peki, soru şu, elma kurtları dışarıdan bir yardım görmeden uzaktaki bir elmaya geçebilir mi? Asla! İnsan dışarıdan bir yardım almadan üzerinde yaşam olan başka bir gezegene geçebilir mi?

 

Şu ana kadar bunu kendi imkânları ile başaramadı.

 

Ay’a ayak basmaktan, Mars’ın kıyısında köşesinde bir tur atmaktan bahsetmiyoruz. Dünya’nın başına bir şey gelirse gidecek başka bir yuvamız var mı? Böyle bir yuva var olsa bile, her şeyi ile Dünya’nın yokluğunu aratmayacak özelliklerde olsa bile, biz onu arayıp bulabilir miyiz? Bunu kendi imkânlarımız ile yapmak imkânsız, uzaylıların yardımı ile yapmak olasılık dâhilindedir.

 

Peki, ya onlar bize gelmez ise biz onlara gidebilir miyiz?

 

Dünya dışı varlıklar bize gelirse kitapta uyarılar ve önlemler bölümünde belirttiğim, Dünya’nın istilası da söz konusu olabilir.

 

Eğer, biz dünya dışı varlıkları bulmak için yola çıkarsak o zaman da Dünya’dan başka gezegenlere gidebilecek teknolojiye sahip olacağımız için istila edilen değil, istila eden bile olabiliriz.

 

Peki, neden?

 

Neden dünya dışı varlıklar bizi istila etsin?

Ya da neden biz onları istila etmek için gidelim?

 

Biz askerler ile sivillerin arasındaki fark şudur. Bilinenin aksine hiçbir asker savaş istemez. Çünkü savaşın yıkıcı boyutunu en iyi askerler bilir. Savaş bir atari oyunu değildir.

 

Ailemizde, evimizde, mahallemizde, sokağımızda, köyümüzde, ilçemizde, ilimizde, ülkemizde, dünyamızda ve evrenimizde kalleşçe de yaşayabiliriz. Kardeşçe de yaşayabiliriz.

 

Tercihimiz hangisi olsun?

 

Kalleşlik mi?

Kardeşlik mi?

 

O yüzden ne dünya dışı varlıklar ( uzaylılar ) bizi istila etsin, ne de biz dünya dışını istila etmenin peşinde koşalım.

 

İlk Çağ,

Orta Çağ,

Yeni Çağ,

Yakın Çağ’dan sonra şimdi artık

‘’Vicdan çağına’’ geçmemiz gerekiyor.

 

Artık paylaşmayı örenmemiz ve

Paylaşımda kararlı olmamız gerekiyor.

 

Üşüyorlardı.

Çoluk çocuk, kadın erkek, genç yaşlı üşüyorlardı.

Dereler buz tutmuştu.

Dağlar karlarla kaplıydı.

Dondurucu bir rüzgâr esiyordu.

 

Üşüyorlardı.
Elleri, kulakları, burunları morarmıştı.

Dişleri birbirine çarpıyordu.
Kundaktaki bebekler uyuyuveriyor ve bir daha uyanmıyordu. İhtiyarlar sendeleyerek yerlere düşüyordu:
Bırakın uyuyalım biz de, diyorlardı.


Biri:
- Ateş yakalım, dedi.
İtiraz ettiler:
- Odunu nereden bulacaksın? Bulsan da tutuşmaz, hepsi ıslak.           - Yakacağımız ateş kime yetecek?


Biri:
- Böyle felce uğramış fareler gibi ölümü bekleyemeyiz, diyordu. Toplanın, odun taşıyalım, ateş yakalım.
Bir başkası:
- Ben gelirim, dedi.
Bir başkası daha:
- Ben de, dedi.
- Haydi, hep beraber, odun bulalım, yakalım ateşi.


Canlanır gibi oldular. Son bir enerjiyle sağa sola seğirttiler. Çocuklar, gençler, kızlar, erkekler karları eşeliyor, kökleri çıkarıyor, kırık ağaçları topluyor, odun taşıyorlardı.

Gelen odunlar ortaya tepeleme yığılmaya başlanmıştı.


İçlerinden en ustası kavı çaktı.

Kuru dalların en incesini tutuşturmaya başladı.

Hep birlikte eğilmiş, üflüyorlardı. Küçük bir alev parladı.

Bir ince dal daha koydular üstüne, bir ince dal daha.

Alev azıcık büyüdü.

 

Üflüyorlardı.

Yavaş yavaş dil vermeye başladı alevler.

Odunlar çıtırdıyordu.

Alevler kollarıyla sarmaya başladı odunları.

Herkesin yüzü birden gülmüştü.

İhtiyarlar çömelmiş ellerini ısıtıyordu.

Ateş adamakıllı canlanmaya başlamıştı.

Bebekler kendilerine gelmişler, bağırıyorlardı.


Biri:
- Söndürmeyelim bu ateşi, diyordu.

- Daha odun getirelim, daha odun.
Artık boyuna odun toplanıyordu.

Gidenler kucak kucak odunlarla geliyorlar, ateşe tepeleme yığıyorlardı.

Aralarında ekipler ayırdılar.

Durmadan nöbetleşe odun taşıyacaklardı.
Ateşte hep birlikte ısınacaklardı.

Donmayacaklardı, ölmeyeceklerdi.


Ama aralarında bir hain vardı.

 O içinden:
- Hele gece olsun ben buradan azıcık ateş aparır bir tenhada keyfime bakarım, ne diye dağ tepe dolaşıp odun taşıyacakmışım, diyordu. Gece oldu. Herkes uykuya daldı. O, nöbet tutmaya gönüllü çıkmıştı:
- Sizler uyuyun, sizin hatırınıza ben beklerim ateşi, hiç korkmayın, demişti.


Ve herkes en derin uykusundayken, yanmamış kalın odunlarla, ateşi çalıp, bir bayırın kuytusuna kendisi için gizli bir ocak yapmıştı.

Sabahleyin ateşin çalınmış olduğunu kimse fark etmedi.

Yine herkes odun toplamaya dağıldı. Gece ateşi çalan, göze görünmeden kendi ocağının başına tüymüş, yan gelmişti. Ötekiler boyuna uğraşıyor savaşıyor, odun topluyordu.

 

O ise onlarla alay ediyordu:
- Enayi gibi yoruluyorlar, diyordu.
Bir aralık doğrulur gibi oldu, kafileden bir erkekle göz göze geldi.

 

Adam soruyordu:
- Ne yapıyorsun burada?
- Hişt! Sesini çıkarma, dedi.

- Deli misin, gidip odun toplayacak?

- Gel beraber ısınalım burada.

 

İkisi beraber, odun toplamadan ısınmaya başladı.

Kimse fark etmesin diye, arada bir ortalıkta görünüyor, ötekileri teşvik ediyorlardı.
- Haydi, dayanın, toplayın, hepimiz böyle kurtulacağız.
Ve geceleri yine ateşten büyükçe parçalar çalıyorlardı.

Birkaç gün sonra hainin yanındakilerin sayısı dörde, beşe çıkmıştı. Aralarında kıs kıs gülüyorlar, zekâlarını övüyorlardı.

Ötekiler boyuna odun taşıyor, didinip yoruluyordu. Ancak gizlice ateşi çalan başka hainler de çıkmaya başlamıştı. Ortadaki ateş küçülüyordu. Asıl odunları taşıyanlar ısınamaz olmuştu.

 

Birkaç kişi meseleyi fark etti:
- Aramızda hainler var, ateşimizi çalıyorlar, dediler.
Bu söz herkesi uyaracağına, tam tersine onların da aklını çeldi.

Her biri:
- Dur ben de biraz ateş çalayım, diye düşünmeye başladı.
Sonunda bir gece yarısı ateşi çalmak isteyenlerin arasında bir kavga başladı:
- Bırak onu ben alacağım.
- Sen aldığın kadar aldın, o benim.

Kimse artık odun taşımayı düşünmüyordu.

Son ateşleri de çalma yarışına girmişlerdi.

Ateş iyice ufalıyor bitiyordu.

Ve onlar kavga ediyordu:


- Bırak onu ben alacağım.
- Kafanı kırarım, o benim.


VE ATEŞ SÖNDÜ.

 

Odun taşımadan ısınmanın yolunu ararken, hepsi birden donup öldü. Hainlik etmeyip, hep birlikte çalışsalardı, şimdi daha sıcak, daha sıcak, daha sıcak yaşayacaklardı.

 

Çetin Altan’ın Milliyette yazdığı Geçip Giderken’den alıntı bu yazı aslında vicdan çağından önceki yaşamı ne kadar da güzel özetliyor.

Birileri çalışırken birilerinin çaldığı devir kapanmalı artık.

 

Siz bu satırları okurken,

Birileri çalışıyor olacak,

Birileri çalıyor olacak, en çok çalanlar en fazla dürüstlük nutukları atıyor olacak. Sadece çalmayacaklar tüm kamu kaynaklarını da israf ediyor olacaklar.

 

Sizden çaldıkları israf ettikleri paralarla sizi katledecek silahlar satın alacaklar. Ne fark eder ki? A ülkesindeyseniz B ülkesinden alınan silahların hedefi siz olacaksınız. B ülkesindeyseniz A ülkesinden alınan silahların hedefi yine siz olacaksınız.

 

İşin en acı yanı ise, kimse sizin niye öldürdüğünü sorgulamayacak, sorgulatmayacak, karşınıza geçecekler, falanca ülkeden bu kadar kişiyi öldürdüm, diye kahramanlık nutukları atacaklar.

 

Ne şah olabileceksiniz, ne vezir, ne at, ne kale, ne fil, kazananı olmayan savaşlarda sadece piyon olacaksınız. Onların her yeni satranç hamlesi sizin tepenize yağan bombalar olacak değil mi?

 

PİRUS ZAFERİ GİBİ ZAFERLERE MEZE OLACAKSINIZ.

 

Epir’de kendi halinde mutlu bir krallığı olan Pirus, Adriyatik’in karşı kıyısına geçip İtalya’yı işgal etmeyi ve yeni palazlanan Roma’ya saldırmayı planlamaktadır.

 

Diyalog işte bu hazırlık döneminde gerçekleşir.

 

Cineas Pirus’a şöyle der:

 

- Romalıların çok iyi savaşçılar olduklarını duydum Kral’ım. Tanrılar bize onları yenmeyi bahşederse bu zaferin neye hizmet etmesini öngörüyorsunuz?

 

- Bu çok açık değil mi? diye konuşur Pirus:

- İtalya’nın efendisi biz olacağız ve tüm zenginlikleri bizim olacak.

- Peki öyle olunca ne yapacağız? diye sorar bilge.

- Sicilya der Pirus, bu zengin ve kalabalık adayı kazanmamız artık çok kolaylaşacak.

- Sicilya’yı da kazanmamız savaşımızı sona erdirecek mi?

 

- Tanrılar bize bu zaferi yaşattığı zaman, artık bunu çok daha büyük bir zaferin basamağı yapmak kaçınılmaz olacak. Sicilya’ya sahip olduktan sonra Libya ve Kartaca’ya ulaşmaktan kim kendini alıkoyabilir ki?

 

- Kimse, der bilge.

- Bu da bizi bütün Helen dünyasının mutlak fatihi yapacak.

- Peki ondan sonra ne olacak?

Pirus keyifle yanıtlar:

- İşte o gün geldiğinde dostum, artık rahatlayacağız. Bütün gün güzel güzel içeceğiz. Keyifli sohbetler yaparak günlerimizi geçireceğiz.

 

Ve Cineas artık dayanamaz ve bu diyalogun tarihe geçmesine neden olacak o soruyu sorar:

- Peki, bunu, kendimizi ve başkalarını bunca sıkıntıya sokmadan şimdi yapmamıza engel olan ne?

 

Bu haklı uyarıya rağmen Pirus, İtalya’ya girer ve savaşlara girişir.

İlk savaşlarda karşısına çıkan Roma ordularını yener ama her defasında kendi ordusunun da önemli bir kısmını kaybeder.

 

Askalum Savaşı’ndan sonra, ordusundan geriye kalana bakar ve ‘’Bir zafer daha kazanırsam tamamen biteceğim’’ şeklinde söylenir. İşte onun bu sözünden dolayı, kazananı nihayetinde bitirecek bir bedel ödenerek kazanılmış zaferlere ‘’Pirus zaferi’ denir.

 

Pirus girdiği her savaş meydanından kazanan taraf olarak ayrılmasına karşın, kazanmak için ödediği yüksek bedeller nedeniyle nihayetinde hezimeti yaşar. İtalya’ya sahip olacağım derken, önce ordusunu, sonra da krallığını kaybeder.

 

Bugünün dünyasında,

Din uğruna, 

Dil uğruna, 

Mezhep uğruna, 

Irk uğruna, 

 

İlle de çıkar uğruna ve de Yaratıcıya inatla, her yeni doğan günde binlerce insan, diğer ülke ordularının silahlarından çıkan mermilerle can vermektedir. Günün sonunda da tamamı ‘’Pirus zaferi’’ gibi anlamsız zaferlerdir.

 

Bir ülke düşünün, başka bir ülkenin bir milyon canına kıymış olsun. Ama bu esnada da kendi ülkesinden bir can kaybetmiş olsun. Başka ülkedeki bir milyon anneden, kendi ülkendeki bir annenin ağıtı arasındaki fark nedir? Üzüntüsü, dramı arasındaki fark nedir?

 

Bu can kaybı ülkelerin liderlerinden birinin oğlu olsa yer yerinden oynar. Şahın yavrusu ölürse kıyamet koparken, piyon ölürse çok da önemli değil öyle mi? Bin canlı ile bir canlı, bir milyon, bir milyar canlı ile bir canlı arasındaki fark nedir?

 

Toplu bir kıyım ile tek bir kıyım arasındaki fark nedir?

 

Ve şimdi tüm insanlığa sesleniyorum.

 

Sivil ile asker arasındaki fark nedir?

Ölü sivil,

Ölü gazeteci,

Ölü asker arasındaki fark nedir?

 

Siviller ve gazeteciler üstün ırk ama askerler köle mi?

Sivilin, gazetecinin yaşam hakkı var da askerin yaşam hakkı yok mu? Bu evlatlar sırtında tabutla mı doğar?

 

Savaşlarda sivil ölünce dünya kamuoyu ortalığı ayağa kaldırırken, asker ölümlerinde üzülmek şöyle dursun karşı taraftaki ölümü hak görüp kahramanlık türküleri bile söylerler.

 

Sivil ölemez.

Gazeteci ölemez.

Asker ölebilir. Niye?

 

Dağlar dağlar karlı dağlar. 

O dağları bilen bilir, git git bitmez.

 

Tam bitti dersin yeniden başlar, o dağ son zannedersin, bitince bir yenisi başlar, bir yanda günlerce yiyeceğin kumanya, öbür yanında tüfeğin, mühimmatın, mataran, sırt çantan, uyku tulumun, uyku tulum atlığı, sırtında yük ağırlaştıkça ağırlaşır, iliklerin kemiklerin iflas eder, kasların iflas eder fakat dağlar bitmez.

 

Gündüz intikal edersin, bazen gece de gider gider gidersin, hava soğuksa yürümek ısıtır içini, hava sıcaksa sabaha karşı ısınan kayaların üzerinde yattığında sıcaklık masaj gibi gelir, soğuğu ayrı güzelsıcağı ayrı güzeldir dağların.

 

Nihayet görev yerine ulaşırsın, herkes mevzisine girer, sorumluluk sahası belirlenir, mevzide beklemeye başlarsın, saatler geçer, gece olur, gündüz olur, beklersin,  beklediğin  mevziye ilk yağmur düşer, bazen de kar taneleri yağar, onu da seyretmek güzeldir,  dağların her mevsimi ayrı bir güzeldir.

 

Bir kaç gün sonra doğa gerçek yüzünü ve acımasızlığını göstermeye başlar, seyrederken keyif aldığın yağmur, dakikalar geçtikçe içine işlemeye başlar, önce pançon ıslanır, sonra üniforman, sonra iç çamaşırı, üs bölgenden kilometrelerce uzakta, ne elbiseni, ne saçını kurulama imkânın kalır.

 

Bir metrekarelik mevzi içinde, ne rütbe kalır ne makam mevki, orada bulunan herkesin içine işler yağan yağmur. Ateş yakmak istersin, yerin belli olmasın diye yakamazsın, için için titremene çare düşünürsün, ama bulduğun hiçbir çare çare değildir artık, doğa hâkimiyeti eline almıştır, oturduğun taş ıslak, botunun içi su dolu, bastığın yer çamur ve balçık, adım atamaz hale gelirsin.

 

Yağmur kara çevirir, inadına kış girmeden bunu yapar, yüksekte olmanın ödülleri böyledir işte, aşağılara bakarsın bulut bile yoktur, yukarıdaki sulu sepken yağış ise kara dönüşmeye başlar, yağmurun kendine has yumuşaklığı artık yerini üşümeye, titremeye bırakır.

 

Baktığın dürbün buğulanmaya başlar, yağmurdan kalan bütün malzemeler ıslakken, kar onları daha da ağırlaştırır. Görüş mesafen düşer, hâkimiyet artık acımasız doğanındır, doğa insanla tek başına kaldığında acımasızlıkta sınır tanımaz, kurt ulumaları, çakal sesleri, ağaç uğultuları arasında düşman belirtisi ararsın, dağlarda hangi ses insana hangi ses hayvana, hangi ses rüzgâra aittir, seslerin arasından ayırt etmek imkânsızlaşır.

 

Kumanyan biter, ekmeğin kaskatı kesilir, ıslatırsın hamur olur, ıslatmazsın, atsan kafa yaracak kadar sertleşir. Su içmek istersin, tatlı su bulunmaz bir hazinedir. Son bir kaç damla ile sadece birbirine yapışan çamur gibi dudaklarını ıslatırsın.

 

Banyo yapmayı çoktan unutmuşsundur, kendi ayağının kokusu burun direklerini sızlatır. Ağaç dallarının hışırtısı en çok dinlediğin müzik parçası olur, ne radyo dinleyebilirsin ne çıt ses çıkarabilirsin, gözler, gözlersin her hareketi, güneşin kayalardan yansıyan ışıklarından gözlerin kamaşır.

 

Güneş gözüne vurdukça halüsinasyonlar görmeye başlarsın, geçmişin gelir gözünün önüne, hatalarınla yüzleşirsin, gelecek için planlar yaparsın ama geleceğine dair umutların çoktan tükenmiştir.

 

Zamanını ne kadar hovardaca harcadığını düşündükçe için burkulur, dakikaları sayarsın, tik-tak, tik-tak, saatler saatleri, gündüzler geceleri, geceler gündüzleri kovalar, her günü aynı olan böyle yerlerde yılların geçip gider.

 

Hayatının en önemli dilimleri.

Gençliğin en güzel çağı buna benzer zamanla geçer.

 

Burada şehitlik var mı?

Burada gazilik var mı?

Burada ölüm var mı?

Burada yaralanma var mı?

 

Bir sivil sabah 09:00-akşam 17:00 arası mesaiye giderken.

Bunu da, bin bir hayıflanma ile yaparken dünyanın herhangi bir ülkesinde, herhangi bir askerin hayatı, tam da buna benzer bir hayattır.  Nasıl bir hayat? Ölmeyi hak edenlerin hayatı?

 

Mesaileri,

Tatbikatları,

Gece eğitimleri.

 

Kaşları çatık üstlerin ve amirlerin bitmek tükenmek bilmez disiplin baskısı altında, uzun yıllar ödedikleri bedeller yetmezmiş gibi, siviller öldüğünde ayağa kalkan dünya kamuoyu, askerler öldüğünde ayağa kalkmak bir yana, kahramanlık destanı yazar.

 

Dünyadaki tüm kahramanlıkların canı cehenneme…

 

Bir askerin kahramanlığı, karşıdaki asker ailesinin yeni trajedisidir.

 

Öldürmeyeceksiniz kardeşim.

Artık öldüremeyeceksiniz.

Dünyanın en masumu askerlerdir.

Ölümü hak eden en son kişiler onlardır.

 

Siyaseti bilmezler, çalmayı çırpmayı bilmezler.

Yalanı talanı bilmezler. Anneleri, babaları aileleri de kolay yoldan para kazanmayı, köşe dönmeyi bilmedikleri için genelde fakirdir.

 

Geçim derdi uğruna askerliği meslek olarak kabul ederler.

Dünya genelinde %99’u bu şekilde asker olmuştur.

 

Sonra bir gün, bir ülkenin siyasetçileri çıkıp başka bir ülkeye savaş açar. Bu sefer de hiç tanımadığı bir ülkede, hiç tanımadığı bir askeri bir hiç uğruna başka bir asker öldürür.

 

Niye?

 

Dünyanın herhangi bir X ordusundaki asker, tanır mısın dünyanın Y ordusundan öldürdüğün bir askeri? Kan davan mı var?

Elinden ekmeğini mi aldı? Yolunu mu kesti? Eşine, ailene, annene, babana, çocuğuna zarar mı verdi? Senin ondan farkın ne?

 

Bu siyasiler ve bu siyasi hırslar var olduğu müddetçe, bugün öldüren olursun! Yarın ölen olursun! Ülkeler değişir. İsimler değişir.

Ama ölen askerlerin kaderi hiç değişmez.

Artık bu kader değişmeli.

Yaşam hakkını veren Yaratıcı alan yaratılan olamaz.

Hiçbir yaratılan da Yaratıcının verdiği canı almaya kılıf bulamaz!

 

Artık öldürme!

Lütfen öldürme!

 

Dünya genelindeki, tüm kahramanlıkların canı cehenneme…

 

Bu kitabı okuduktan sonra,

 

İster Y ordusunda ol

İster X ordusunda ol

 

Öldürme!

 

Öldürmek için ateş etme!

Bırak ıskaladı desinler,

Bırak görevini yapamadı desinler.

 

Ama sen yine de öldürme.

 

Uzağa ateş et,

Yakına ateş et,

Kıyıya, köşeye ateş et, ama öldürmek için ateş etme.

 

Bir ülkenin, X ya da Y ülkesinin kahramanı olma.

Öldürmekten vazgeçtiğin askerin, çocuğunun gözündeki kahraman ol. Sen öldürmezsen, seni de öldürmezler ise, hepiniz kazanırsınız.

 

Ama şu anda sadece hırslı, doyumsuz iştahlı, siyasiler kazanıyor. Yazık ki bu satırları yazan ben bile bu aşamada bir Siyasi Parti Genel Başkanı’yım. Ama aynı zamanda da çeyrek asırlık emekli bir askerim. Bu uyarıyı siyasi yanımla değil askeri yanımla yapıyorum.

 

Her iki cephenin gözü ile bakabiliyorum. Lakin çeyrek porsiyon siyasetçi, tam porsiyon askerim. O yüzden doğrusu asker yanımdır.

 

Biliyorum ki bu kitabı okuyan X, Y, Z… Ülkelerinin siyasetçileri deliye dönecek, başka ülkelerin iç işlerine karıştığımı iddia edecekler. Kahramanlıktan bahsedecekler.

 

Siz o kahramanlıktan bahseden siyasetçilere benden selam söyleyin, askerlere yaptırmasınlar, gidip kendileri kahraman olsunlar! Bebeklerini göndersinler, fakir evlatlar üzerinden değil kendi evlatları üzerinden yapsınlar o kahramanlığı.

 

Onlar kahraman olmak istedi de, askerler mi ellerinden aldı? Başkalarının canı üzerinden refah sürmek kolay. Bedeli ödeyen askerler, refahını süren siyasetçiler ve siyasetçilerin çocukları.

 

Bizler can verdik, onlar nutuk attılar.

 

Dünyanın hangi ülkesinde olursak olalım, biz askerler artık iyi olacağız, iyi olmak zorundayız. Siyasiler bu işi beceremedi!

 

Sınırlar,

Gümrükler,

Vizeler bir insanın diğer bir insana üstünlük sağlama ve haksız kazanç aracı haline gelmiştir.

 

Ülkeler arasında vizelere gerek var mı?

Ülkeler arasındaki sınırlara gerek var mı?

Ülkeler arasındaki gümrüklere gerek var mı?

 

Ülke kavramına gerek var mı?

 

Hepimiz aynı gezegende tek bir ülkenin vatandaşı olarak yaşayamaz mıyız? Bunun üzerine kafa yoramaz mıyız?

 

Bizleri bir birimizden ayıran ülke kavramının temeli nedir?

 

Ya da bu kitabın konusu olan muhtemel bir tufan ve muhtemel bir tufanda bize yardım etmesi öngörülen dünya dışı varlıklar gelirse o öyle otamda ülke kavramı kalır mı? Ülkelerden bahsedebilir miyiz?

 

Dünya dışı varlıklar iyi niyetle muhtemel bir tufanda yardım etmek üzere gelirlerse bir sorun yok. Ama muhtemel bir tufanı bahane ederek dünyayı istila etmek üzere gelirlerse, o zaman bütün dünya insanları olarak birleşmeyecek miyiz? Dünyadaki bütün ülkeler tek bir ülke gibi hareket etmeyecek miyiz?

 

O zaman soru şu, bunu şu anda yapmamızın önündeki engel nedir?

 

Neden tek bir Dünya Devleti çatısı altında yaşamıyoruz?

 

Çünkü bunu hiç düşünmedik.

Düşünemedik.

 

Kendi gezegenimizde burnumuzun dibindeki koskocaman Amerika kıtasını bile Aztekler, Olmekler, İnkalar, Mayalar zamanında keşfedemeyen insan ırkı olarak Evren’in geri kalanını aklımızın ucuna bile getirmedik. Bizi birleştirecek dışarıdan bir tehdit yoktu!

 

Evrensel motivasyonun iki kaynağı vardır.

 

X ya da Z.

Ödül ya da Ceza.

Havuç ya da Sopa.

 

Ceza çok iyi bir motivasyon yönetimidir.

 

Güçlü olanın haklı olduğu bir düzen yerine, haklı olanın güçlü olduğu bir düzenin kurulabilmesinin önündeki en büyük engel güçlünün ceza yöntemine başvurma ihtimalidir. Güçlü bazen bir fert olur, bir aile olur, bir kabile olur, bir şirket olur, bir grup olur, bir ülke olur veya bir din olur, gücü ile haklılığını tesis eder.

 

Tek Dünya Devleti olmasının önündeki en büyük engellerden biri de dünya üzerinde çok farklı dinlerin olmasıdır.

 

Artık birbirimize dini gerekçeler ile eziyet etmekten vazgeçelim!

Ben Müslüman bir ülkede yaşıyorum ancak,

 

Victor Hugo’nun Sefiller romanında rahibin ‘’Bana kim olduğunuzu söylemenizin hiç gereği yok. Burası benim evim değil, Tanrı’nın evi. Bu kapıdan girene adı sorulmaz. Tüm umutsuzlara, acı çekenlere açıktır. Istırap çektiniz, açsınız ve yorgunsunuz, hoş geldiniz. Teşekkür etmeyin. Sizi ağırladığım için bana asla minnettar kalmayın, burası kimsenin evi değil, herkesin evi. Buradaki her şey, benim kadar sizindir.‘’ sözünü benimseyen her Hıristiyan’ı kucaklayıp bağrıma basabilirim.

 

Rahip diyor ki, “Burası Tanrı’nın evi, bu kapıdan girene adı sorulmaz.”

 

Sadece kiliseler mi Tanrı’nın evi?

Dünya da Tanrı’nın evi değil mi?

 

Kiliseye girerken adı sorulmayan insanlar, bir ülkeden başka bir ülkeye geçerken adı soruluyor, yedi sülalesine kadar sorgulandığı pasaportu didik didik kontrol ediliyor.

 

Yetmiyor, vize isteniyor.

 

O da yetmiyor, belirli adlar altında ücretler talep ediliyor.

 

Ha keza Hz. Musa’nın on emrinde belirtilen,

 

-              Öldürmeyeceksin,

-              Zina etmeyeceksin,

-              Çalmayacaksın, şeklinde belirtilen esasları benimseyen her Yahudi’yi de kucaklayıp bağrıma basabilirim.

 

Benzer şekilde, diğer dine mensup kişiler de kendi bakış açılarından Müslümanları kucaklayacak birçok kriter bulabilir.

 

Üç dinden bahsedip diğer dinlerden bahsetmemek olmaz, dünya üzerindeki her dinin çıkış kaynağı ‘’iyilik’’ üzerinedir. Onlar da en az diğer dinler kadar saygı duyulmayı hak eder.

İstisnasız bütün inançlar ‘’iyilikten’’ doğar.

 

İyilik yapıcıdır,

İyilik haktır,

İyilik refahtır,

İyilik vicdandır,

İyilik mutluluktur,

İyilik keyiftir,

İyilik haz verir,

İyilik huzurdur,

İyilik onurdur.

 

Peki ya kötülük?

 

Kötülük acıdır,

Kötülük yıkıcıdır,

Kötülük yorucudur,

Kötülük hüsrandır,

Kötülük ıstıraptır,

Kötülük azaptır,

Kötülük kâbustur,

Kötülük korkunçtur,

 

İYİLİK VAR EDER,

KÖTÜLÜK YOK EDER.

 

Çok uluslu bir dünyada,

İlk çıkış felsefesi ‘’iyilik’’ olan dinlerin varış noktası ‘’kötülüktür’’

 

Yaratıcıyı her dinin mensupları farklı anlar.

Çıkış noktası ‘’iyilik’’ olan hangi din kötü olabilir?

Ama demeyeceksiniz, olduğu gibi kabul edeceksiniz.

Bir diğerinin çarpıtıldığını asla iddia etmeyeceksiniz,

 

Öteki çarpıtılmış ise,

Sizinki doğru ise bunun için savaşmanız mı gerekir?

 

Eğer bir din zorla kabul ettiriliyorsa, o, inanç din değildir.

 

Bir kul, inandığı Yaratıcısı namına yaratılanı katlediyorsa o da kul değildir. Sırat Köprüsü’nü hiçbir fani görmemiştir. Sırat Köprüsü’nde bekçilik görevi tebliğ edilen bir fani var mı yer yerkürede?

 

Bir faninin yerkürede bir canlı için hüküm vermesi kendini Yaratıcı yerine koyması anlamına gelir. Hükmün sahibi sadece Yaratan’dır.

 

Dünya tarihini boyunca mahkeme kararları ile idam edilenlerin içinden bile, sayısız mahkûmun masum olduğu nice yıllar sonra ortaya çıkmıştır. Mahkemelerin bile yanlış yapabildiği bir dünyada fertlerin yanlış anlama ve yanlış algılama ihtimali çok daha fazladır.

Gerçeği yaratılan değil, sadece Yaratıcı bilebilir.

 

Anonim bir hikâyeye göre,

Bir zamanlar dünyaya gelmeye hazırlanan bir çocuk varmış, bir gün Allah’a sormuş.

- Allah’ım beni yarın dünyaya göndereceğini söylediler.

- Fakat ben o kadar güçsüzüm ki orada nasıl yaşayacağım? 

 

- Tüm meleklerin bir tanesini senin için seçtim. O seni bekliyor alacak ve seni koruyacak. Meleğim her gün sana şarkı söyleyecek ve gülümseyecek. Böylece sen onun sevgisini hissedecek ve mutlu olacaksın. 

 

- Peki, insanlar bana bir şey söylediklerinde dillerini bilmeden söylediklerini nasıl anlayacağım?

- Meleğin sana dünyada duyabileceğin en güzel en tatlı sözcükleri söyleyecek, sana konuşmayı dikkatle ve sevgiyle öğretecek. 

 

- Peki, Allah’ım ben seninle konuşmak istersem ne yapacağım?

- Meleğin sana, ellerini açarak bana dua etmeyi öğretecek. 

 

- Dünyada kötü adamlar olduğunu duydum, beni kim koruyacak?

- Meleğin seni, kendi hayatı pahasına dahi olsa daima koruyacak. 

 

- Fakat ben seni bir daha göremeyeceğim için çok üzgünüm.

- Meleğin sana sürekli benden söz edecek ve bana gelmenin yollarını öğretecek.

 

O sırada Cennet’te bir sessizlik olur ve dünyanın sesleri Cennet’e ulaşır, çocuk gitmek üzere olduğunu anlar ve sorar.

 

- Allah’ım, eğer gitmek üzereysem lütfen söyle, meleğimin adı ne? 

- Meleğinin adının önemi yok yavrum, sen onu “Anne” diye çağıracaksın.

 

Dünyanın neresinde olursa olsun, hangi annenin çocuğu diğer annenin evladından daha değerlidir? Hangi annenin çocuğu yaşamayı hak ederken, diğer annenin çocuğu ölümü hak eder?

 

Dünya tarihi boyunca geçmişten günümüze kadar, kaç savaşta, kaç meydan muharebesinde, kaç hava, kara taarruzunda annelerin ocağına kor ateşi düşmüştür? Bu savaşlar ne zaman bitecek? Kim bu saçmalığa bir dur diyecek? Kim sonlandıracak? Savaşsız bir dünya mümkün mü? Buna biraz kafa yorabilir miyiz?

 

Savaşlar neden çıkar?

 

Bir okul düşünelim.

Sınıfta her öğrenciye yetecek kadar masa, sandalye mevcuttur. Herkes kendisine ayrılan alanda ders dinlese hiçbir sorun çıkmaz.

 

Ama bazı öğrenciler şişmandır, bazı öğrenciler zayıftır. Şişman olan, daha az kilolu olan öğrenciye göre daha fazla yer kaplar.

 

Kendi sandalyesine sığabildiğinde bir sorun olmaz. Ama kendi sandalyesine sığdığı halde sağa sola hareket edemezse kendine yer açmak ister. Şişman olan öğrenci bu isteğinde haklıdır. Zayıf olan da şişman olanın hakkından fazla yer talep etmemesi gerektiği düşüncesinde haklıdır. Güçlü devlet ile güçsüz devlet arasındaki çıkar çatışması da buna benzer. Bakış açısından her ikisi de haklıdır.

 

Güçsüz bir ülke düşünün, bu ülkenin sınırları içinde yüz bin araç olsun, ama dünyanın petrol rezervinin ¼’üne sahip olsun, ihtiyacının bin katı fazla petrol yatağına sahip olsun. Başka bir ülkede de yüz milyon araç olsun, ama hiçbir petrol rezervi olmasın.

 

Dünya’nın ¼’ü oranında petrol rezervine sahip ülke, bu petrol benim deme hakkına sahip değil midir? Tersinden bakıldığı zaman elinde yüz milyon aracı olan ülke, ‘’Arkadaş senin elinde yüz bin araç var ihtiyaçtan fazla petrolün turşusunu mu kuracaksın’’ deme hakkına sahip değil midir? Ülkeleri yönetenler böyle bir talepte bulunmasa bile, yüz milyon araç sahibi ülke vatandaşları yöneticilerini zorlayacaktır. Yakıt bul, nerden bulursan bul, nasıl bulursan bul diye zorladıkları andan itibaren, ülke yöneticileri nasılına bakmaksızın ihtiyaç giderilmesi yoluna çıkacaktır.

 

İhtiyaçlar ortaya çıktıktan sonra, ülkeler güçlü ya da güçsüz olduklarına bakmaksızın birbirlerine kas gösterir. Her savaşın perde arkasında, daha fazla imkâna sahip olma arzusu vardır.

 

Bu kısır döngü ihtiyaç listesinin başında petrol olur, ortasında gıda olur, sonunda değerli madenler olur. Akla hayale gelmeyecek ihtiyaçlar, akla hayale gelmeyecek yöntemlerle giderilmeye kalkılır.

 

Bu ihtiyaçlar ülke içinden giderilirse sorun farklı, ülke dışına çıkılarak giderilirse o zaman da sorun çok farklı olur. Gümrük duvarları bazen ikili ilişkiler ile bazen rica minnet ile bazen de güç ve kudretle aşılır.

 

Her ülkenin şartları bir biri ile eşit olsa, birinde olan imkânlar diğerinde de aynı olsa, ne bir eksik, ne bir fazla olsa kimsenin aklına güç ve kudret kullanmak gelmeyebilir.

 

Dünya üzerindeki iki yüzden fazla ülkenin şartlarını eşitleyebilir miyiz?  Bu eşitleme hangi yöntemle olabilir?

 

Ülkeler bazında şartlarımızı eşitlemeye kalksak her ülke kendi çıkarı açısından direnç gösterir. Dünya dışından bir güç gelir bizden bunu yapmamızı isterse o zaman gelen gücün kudreti nispetinde bunu tereddütsüz yaparız. Dünya dışından gelen gücü de tartmaktan geri durmayız.

 

Güçlüyse iki yüzden fazla ülkenin eşitliğini kabul etmek için ciddi adımlar atarız. Ama güç ve kudretlerinde azıcık bir gedik fark etsek ülkelerin birbiri arasındaki eşitlik çok da ilgi alanımızda olmaz. Hangi ülkelerle onlarla yapacağımız savaşı kazanmaya kafa yorarız.

 

Ailede kavga,

Okulda kavga,

İşte kavga,

Eşte kavga,

Köyde kavga,

İlçede kavga,

İlde kavga,

Ülkede kavga yetmedi bir de dünya dışı varlıklarla kavga.

Nereye kadar?  

 

Kendi türünü yok etmek için ordular kuran, kendi türünü yok etmek için bireysel, konvansiyonel, kitlesel imha silahları yapan, kendi türünü yok etmek üzere atom bombası bile icat eden insanoğlu, eğer günün birinde dünya dışı varlıklar ziyarete gelirse onların tercihi savaşmak olsa bile sen savaşma. Zaten dünya dışından buraya kadar gelen varlıkları da yenecek teknolojiye sahip olma ihtimaliniz söz konusu olamaz.

 

Don Kişot’un yel değirmenleri ile savaşması gibi sonuçsuz bir savaşa girmektense gelenleri anlamaya çalışmak daha evladır.

 

Uzun yıllar belirtiler üzerinden, yakın zamandan beri de kuşkusuzca inandığım dünya dışından gelecek varlıkların, muhtemel bir tufanda bize yardım etmek için gelecekleri kanaatindeyim.

 

Kitabın Çelişkiler, Uyarılar Önlemler bölümünde hiç tereddütsüz çekincelerimi dile getirdim. Ama paranoyaya düşerek, insan ırkının sonunu getirmeye de hakkımız yok sanıyorum. Öte yandan dağınık halde iki yüzden fazla ülke olması muhtemel bir uzaylı istilasında mücadele etmenin önündeki en büyük engellerden değil midir?

 

Dün birbirini boğazlayan bu ülkeler, nasıl olur da akşamdan sabaha dünya dışından gelen tehdit için aynı çatı altında mücadele edebilir? Hem kendinin hem savaştığı ülkenin kafasındaki tek düşünce dünya dışı varlıklarla iş birliği yapıp savaştığı ülkeyi yıkmak olur. Birbirimizi kandırmayalım. Biz Evren’de toplu iğne başı kadar bile yer kaplamayan Dünya’da, birçok hatalar yaptık.

 

Çok kavgalar ettik,

Çok kanlar akıttık,

Çok ocaklar söndürdük,

Çok çocukları öksüz ve yetim bıraktık,

Dinimizin de,

Dilimizin de,

Irkımızın da,

Mezhebimizin de,

Çıkarımızın da yaşam hakkını sonlandıracak bütün kötü yanlarını, karşı saftakilere tattırdık. Ama artık yeter. Bundan önceki çağlar ne ise, hiçbir önemi yok. Ama bundan sonraki çağ, Vicdan Çağı’dır!

 

Herkes vicdanlı olmak zorundadır. Belki de gerçekten birkaç yıl içinde Nuh Tufanı’ndan beter bir tufanla karşı karşıya kalacağız.

 

Belki de, insan ırkının, insanlığın sonu gelecek ve belki de canlı olmasına ihtimal vermediğimiz Dünya’nın canı var ve bizim yaptıklarımızdan fena halde canı yanıyor. Atom bombası yapmak nedir? Dünya’nın canlı olup olmadığını bilemeyiz. Fakat Dünya saatte 1670 km hızla kendi ekseni etrafında, 108.000 km hızla da güneş etrafında dönmektedir. Yağmuru yağar, rüzgârı eser, volkanı patlar, deresi coşar, bitkisi yeşerir her hali ile canlılığını görebiliriz.

 

Cavit isminin anlamı, Sonsuz demektir.

Cavit isminin Türkiye’deki yaygınlık oranı binde 24’dür. 24 benim ilkokul numaramdır. Ortaokul numaram ise 81’dir. Doğum yerim Çankırı, Çankırı’nın plakası 18’dir. Ortalama her insanın avuç içlerinde Arapça 18-81 yazar. 18 doğduğum İlin plakası, 81 ise Ortaokul numaram iken avuç içlerindeki 18-81 ile ne kadar da uyumlu değil mi? Cavit adını oluşturan C.A.V.İ.T harflerinin alfabedeki sıralarının toplamı 67’dir. 67 benim doğum tarihimdir. 

 

TC kimlik numaramda hem doğum tarihim 67 yer alır. Hem 52 yer alır. 52 benim Askeri sicilimdir. Mayaların “Uzun Hesap” takvimine uygun olarak, her 52 yılda bir, tapınak ve piramitlerini yeniledikleri veya yeniden inşa ettikleri ileri sürülür.

 

Aztek geleneği gibi, Maya geleneğine göre de, ruhsal gök 13 “gök katı”ndan oluşur.  Ahpu efsanesinde ve 12 yıldızın ortasındaki (on üçüncü) merkezî yıldızın adında rastlanır. Adım ve Soyadımdaki harflerin toplamı 12’dir. T.C kimlik numaram da 13 ile başlar. Bu şekilde tesadüf ve benzerliklerden birkaç ansiklopedi çıkabilir.

 

Fakat ilk defa kitap sıkıcı hale geldi değil mi?

Ben bile yazarken sıkıldım.

Anlamsız, gereksiz şeyler.

Böyle benzerlikler, bana bir kutsallık katabilir mi?

 

Ben kutsal bir varlığım diyebilir miyim?