ÖN SÖZ
Dünya’nın
kalp atışı olarak kabul edilen, SR simgesiyle tanımlanan, 1954’ten beri ölçülebilen
bir ‘Schumann rezonansı’ vardır! Binlerce yıldır 7.8 değerini istikrarla koruduğu
halde bu gün gelinen noktada dramatik biçimde bu rezonansın 12 devir/saniyeye
ulaştığı bilim çevrelerince gündeme getirilmekte olup 13 devir/saniyenin ‘zero point’
olduğu, 13 devir/saniyelik değere
ulaştığında ise Dünya’nın dönmesinin duracağı ve Dünya’nın tersine dönmeye
başlayacağı iddia edilmektedir. Böyle
bir tersine döngü yeni bir tufan sebebidir.
Bir
tufan olup, bilinen her şeyin sular altında kalmasını çaresizce seyretmek de
bir seçenektir, geçmişin tecrübesinden yararlanıp geleceğin fırsatlarını
araştırmak da bir seçenektir. Bu tufan riski insanlara ve hatta tüm canlılara
mükemmel yeni fırsatlar sunabilir.
Amansız ve acımasız bir yarış uzun yıllar önce başladı.
Birileri koşmamı istedi
Ben de koştum
Hiç hazır değildim bu yarışa
Hiç antrenman yapmadım
Ama yarış başladı bir kere, işaret
verildi
Dönmek vazgeçmek olmazdı, ben de dönmedim
Düştüğüm yerden kalktım
Etrafıma bakındım
Önümde sayısız yarışçılar vardı
Bir o kadarı da geride
Önce bir adım attım
Ardından bir daha ve sonrası geldi
Sonra hızlanmaya başladım
İlk kişiyi geçmem çok zaman aldı
İkinci kişiyi de geçtim işte
Önümde yüzlercesi milyonlarcası vardı
Hatta bazıları düşünce ölmüştü
Nedenini hiç anlayamamıştım
Onlara fazla üzülemedim
Çünkü hiçbir şey hissetmiyordum
İlk defa yanımda düşen birisinin feryadı ile üzülmeyi öğrendim.
Kendimde nedenini bilmediğim değişiklikler oldu. Sonra yanımda etrafımda
düşenler, ölenleri gördükçe üzüntüm daha da arttı. Neler olduğunu anlayamadan
ağlamaya başlamıştım.
Ben kimim?
Nerden geldim?
Nereye gidiyorum diye kendi kendime
düşündüğümü fark ettim. Sonra bu koşunun bir görev olduğunu algıladım. Koşmalıydım
ve kazanmalıydım.
Hem koşuyordum hem de yarışı
kaybedenler için ağlıyordum. Ağlamanın yarışı kazanmaya faydası yoktu
Ağlamam yavaşladıkça hızlanmam
artmıştı
Önümde yüzlercesi, milyonlarcası vardı
Fakat bir an geriye baktım ve çok önemli bir şeyi fark ettim
Önümde olanlar geride bıraktıklarımdan
daha fazla değildi
İçimde kazanma duygusu şekillenmeye başlamıştı
Bu kadar kişiyi geride bıraktıysam diğerlerini de geride
bırakabilirdim. Hızlandım, hızlandıkça diğerlerinden farkım ortaya
çıkıyordu. Bende bir şeyler vardı.
Diğerlerinden farklıydım ben
Koşumda bir ritim, hareketlerimde bir
düzenlilik, içimde kazanma arzusu ve o arzuyu sürekli taze tutan bir ses vardı
O ses: “ Sen sadece yapman gerekeni yap, elinden gelenin en
iyisini yap, bu yarışı sen kazanacaksın, ” diyordu.
Kaslarım belirginleşmeye başladı. Ciğerlerimde oksijen
fazlalığının verdiği yanma hissi ile koşmaya devam ettim, bu yarış ne zaman
bitecekti bir fikrim yoktu.
Başkaları da hırslandı
İlk defa birisi beni geçti yarış başından beri
Sonra ben onu geçtim
Başkaları da beni geçti, ben de onları geçtim
Sonra bir dönemece geldik, yarışın ne zaman biteceği hakkında
hiçbir fikrimiz yoktu. Yolun ortasında yumurta
biçiminde devasa bir cisim duruyordu.
Yanılmış mıydık acaba, bitiş çizgisi falan yok muydu?
Bu nasıl bir yarıştı?
Bazıları o engeli görünce vazgeçti
Sonuçta bu bir engeldi
Birisi “ ben devam edeceğim, ” dedi ve hızını artırdı.
Başka birisi de koşmaya başladı, ben de koştum, ne yapsaydım
acaba? Yarışı bırakmayı düşündüm, sonra yine içimdeki o ses yankılandı zihnimde, o ses bu yarışı sen kazanacaksın,
demişti.
Koşmadan kazanamayacağımı anladım.
Yaklaştıkça yumurta gibi engel gözümüzde büyüyordu birisi bağırdı
“ Yumurtada küçük delikler var ışık sızıyor! ” Birisi yanılgı dedi. Yarışın
sonunda mıydık? Yarış bitiyor muydu? Yoksa daha yeni mi başlıyordu? Bilemeden
yüzlerce kişi yumurta gibi duran kocaman cisme aynı anda çarptık.
Çarpışma esnasında sanki ben burun farkıyla öndeydim, ama birden
ayaklarımın tutmadığını ve kaymaya başladığımı hissettim. Gözlerim karardı ve
düştüm. O kadar yorgundum ki bayılmışım.
Uyandığımda kendimi az önce gördüğümüz o yumurta gibi cisim
içinde buldum. Kocaman bir şeydi o cisim.
Etraftan garip sesler geliyordu
Rahat
Hazır ol
Dikkat gibi
Fakat kimseleri göremiyordum
Bu engelin içinde de engeller mi vardı acaba?
Ben bu yarışı kazandım mı?
Yoksa kaybettim mi?
Hiçbir şey anlamamıştım.
Birden kırmızı bir halının üzerinde yürüdüğümü fark ettim
Bilinçsiz bir halde, seslerin geldiği yöne doğru gidiyordum,
Yolun sonuna mı geldim nedir? Bunca sesler ne olabilir diye
düşünürken, halının üzerindeki beyaz dairenin içine geldiğimde “ DİKKATTT!
”sesiyle irkildim.
Bir adam bana doğru koşarak geliyordu
İtiraf etmeliyim ki çok korkmuştum
Ama yine de belli etmemeye çalışıyordum
Yanıma gelen kendini tanıttı
Hiç de korkutucu hali yoktu
- General SONSUZ
- Ordularınız görüş ve emirlerinize hazırdır
- Hangi Ordular?
- Sizin Ordularınız
- Ben kimim ki?
- Siz O’sunuz efendim.
- Karşımda duran bunca askerler neden bekliyorlar?
- Efendim onlar size hizmet etmeleri için görevlendirildi?
- Ne hizmeti neden ben?
- Efendim bütün bunları anlamanız için burada aylarca vaktiniz
olacak bildiğim tek şey budur.
- Peki, General SONSUZ
- Şimdi ne yapmam gerekiyor?
- Ordularınızı selamlayacaksınız efendim
- Nasıl?
- Merhaba asker, diyeceksiniz efendim, ondan sonra da nasılsınız,
diyeceksiniz
- Peki
- MERHABA ASKER!
- SAĞOOOOOOOOL
- NASILSINIZ?
- SAĞOOOOOOOOL
- Neden bu kadar ahenk içerisinde bağırıyorlar?
- Hepsi disiplinlidir hepsi eğitimlidir ve ne yapacaklarını çok iyi bilirler efendim
- Kim yetiştirdi bunları?
- Han yetiştirdi efendim
- Hangi Han?
- Ümmühan efendim
- Hanınız ile ne zaman tanışacağım General SONSUZ?
- Yaklaşık dokuz ay sonra, ortalama bu sürede tanışmış olursunuz
efendim.
- Peki, şimdi ne yapmam gerekiyor?
- Dinlenmeniz gerekiyor efendim.
- Ne zamana kadar?
- Sabah saat 08:30’a kadar
- O8:30’da ne var ki?
- Size brifing vereceğiz efendim
- Brifing nedir?
- Bilgilendirme toplantısı efendim
- Peki, sabah görüşürüz General SONSUZ dedim ve ayrıldık.
General SONSUZ yanımdan ayrıldıktan sonra, ben şimdi ne
yapacağım nerde nasıl uyuyacağım, dememe kalmadan önümde bir araba durdu ve bir
kişi koşarak arka kapıyı açıp buyurun efendim, dedi
Binsem mi acaba bu arabaya diye durakladım o esnada General SONSUZ
’un sözü geldi aklıma “ hepsi eğitimlidir ve ne yapacaklarını çok iyi bilirler.
’’ Demek ki bunlarda ne yapacaklarını çok iyi biliyorlardı.
Bu düşünce ile bindim arabaya. Arabanın içerisi o kadar güzel ve rahattı ki bıraksalar oracıkta
uyuyabilirdim.
Arabaya binene kadar düştüm, kalktım, koştum, nefes nefese
kaldım, yoruldum, bayıldım, ayıldım, yorgunluktan göz kapaklarım iyice
ağırlaşmıştı ama bir bildikleri vardır herhalde, dedim ve uyumamaya çalıştım
Kocaman bir saray önünde durduk
Orda da karşılayanlar, selam verenler,
sempatiyle bakanlar vardı. Sonunda
refakatçim beni yatak odasına götürdü
Nasıl uyuduğumu bile hatırlayamıyorum yorgunluktan
Sabah çalan kapı sesiyle uyandım.
Uyandığımda fark ettiğim tek şey bu Saray’ın
arabanın içinden çok daha güzel olduğuydu.
- Günaydın efendim
- Sen de kimsin?
- Sizin emrinizde olan yüzlercesinden biriyim efendim
- Ne istiyorsun benden?
- Efendim kahvaltı vaktiniz geldi
- General SONSUZ kahvaltı odasında sizi bekliyor
- Peki geliyorum
- Günaydın efendim
- Günaydın General SONSUZ
- Şimdi ne yapacağım?
- Kahvaltı saatiniz efendim
- Gel öyleyse beraber yapalım
- Sizin
yiyeceklerinizle bizim yiyeceklerimiz arasından çok azı birbirine benziyor efendim.
- İyi işte o zaman benzeyenlerden yersin, gelir misin?
- Emredersiniz efendim
- Planda ne var General SONSUZ?
- 08:30 da brifing var efendim
- Peki, siz yapın, benim gelmem gerekiyor mu?
- Brifingi sizi bilgilendirmek için yapıyoruz efendim
- Peki, gidelim öyleyse
Silindir sütunlu saray direkleri arasından
labirent gibi yerlerden geçtikten sonra koridorun sonunda kocaman bir ışıklı
yazı vardı
‘’ÇOK GİZLİ’’
Altında da ‘’GİRİLMEZ’’ yazıyordu
ÇOK GİZLİ yazısının altındaki
kapı açıktı
General SONSUZ oraya doğru yöneldi ben de onu takip ediyordum,
galiba General SONSUZ’u aylarca takip edecektim. Odaya yaklaştığımızda yine o
sesi duydum tok, gür ve kendinden emin
- DİKKAAAAT
- Bu sefer tereddütsüz “ merhaba arkadaşlar, ” dedim.
- Herkes ayaktaydı.
- SAĞOOOOOOOOOL
- Nasılsınız?
- SAĞOOOOOOOOOL
- Neden oturmuyorlar General SONSUZ?
- Sizin oturmanızı bekliyorlar efendim
Oturdum,
onlar da oturdu
Yerim herkesi görebilecek şekilde tasarlanmıştı
Masanın etrafındakilere baktım
Karşımda kocaman yansı vardı
Yansıda kocaman bir yazı
O
GELDİ
O kimdi acaba?
Yansının sağındaki kürsüye geçti General SONSUZ
- Efendimiz, hoş geldiniz
- Hoş bulduk
- Efendim ben ve ekibim yarışınızı bu odadan birlikte izledik
- Hangi yarıştan bahsediyorsunuz?
- Dünkü yarış efendim
- Dünkü yarış buranın dışındaydı, siz nasıl gördünüz?
- Sınır birliklerimizde hassas kameralarımız var efendim
- O kameralarla milimetrik gözlemler yapabiliyoruz
- Aynı zamanda hassas ses alıcılarımız ve radarlarımız da mevcuttur,
istediğimiz yeri görebilir, istediğimiz kişi ile ya da, toplu olarak herkesle
bu bölge içerisinde sesli görüntülü konferans yapabiliriz, disiplin eğitim
ve sosyal faaliyetlerde olduğu gibi teknolojik
yönden de çok iyi durumdayız efendim
- Peki, yarış ne oldu?
- Yoksa ben de mi kaybettim?
- Çünkü bir bitiş çizgisi yoktu.
- Susun söylemeyin.
- Anladım.
- Ben de diğerleri gibi yarışı kaybettim. Çok çabaladım ama
kısmet değilmiş demek ki. Peki, neden buradayım o halde?
- Neden sizler bana iyi davranıyorsunuz?
- Yoksa? Aman Tanrı’m!
- Yoksa beni Han’ınıza kurban mı edeceksiniz?
- Efendim Han’ımız
sizi çok sever.
- Siz kurban değilsiniz.
- Siz bizim efendimizsiniz.
- Neden ben sizin efendinizim ki?
- Han’ımız öyle
istiyor efendim.
- O Han beni nerden tanısın ki?
- Sizin buraya gelmenizi Han’ımız istedi efendim.
- Neden ben? O her kimse benim gelmemi bu kadar isteseydi önüme devasa
engeller koymazdı
- Yarışı yarıda bıraktırmazdı.
- Yarış bitti efendim.
- Nasıl bitti?
- Diğerleri ne oldu?
- Anladım o zaman ben kesin kaybedenler arasındayım.
- Her kaybedenin de sizin gibi General SONSUZ’ları var mı? - Bu
kadar orduları, sarayları var mı?
- Onların da bilgilendirme konuları aynı mı?
- Ben buradaysam onlar nerde General SONSUZ?
- Neden birdenbire ve de amansızca yarıştık?
- Kimdi onlar?
- Kardeşleriniz efendim
- Yanlışınız var galiba, onları daha önce hiç görmedim
- Benim bu kadar çok yüzlerce, binlerce, hatta milyonlarca kardeşim nasıl olabilir ki?
- Müsaade
ederseniz anlatayım efendim
- Buyurun
- Efendim beraber yarıştıklarınızın hepsi sizin kardeşinizdi
- İçinizde tek bir yabancı yoktu
- Nerde şimdi kardeşlerim General SONSUZ?
- Üzgünüm efendim
- Neden üzgünsün?
- Kardeşlerinizin çoğu öldü efendim.
- Ne kadar çok?
- Yarıdan
fazlası öldü efendim.
- Diğerleri de en geç yirmi dört saat
içinde ölecekler.
- Neden?
- Kim?
- Hangi vicdansız öldürecek onları?
- Kim bu kadar vicdansız olabilir ki General SONSUZ?
- Kim onların ölmesini isteyebilir ki?
- Siz efendim.
- Yoo şimdi yanıldın General SONSUZ.
- Ben asla katil değilim.
- Sebebini bilmediğim
bekli de uzun yıllar anlayamayacağım bir yarışa katıldım, bu doğru.
Neden yarıştığım ve ödülün ne olduğu
konusunda da en ufak bir fikrim yoktu, bu da doğru, ama ben asla katil
değilim. Değil kardeşlerim, hiçbir
canlının ölmesini isteyemem. Peki, bana anlatacağınız konu neydi?
- Beni ne hakkında bilgilendirecektiniz?
- Yarış hakkında efendim
- Kalsın istemem
- Yarış hakkında tek kelime duymak istemiyorum.
- Bu yarış çok önemliydi efendim.
- Benim için artık hiçbir önemi yok.
- Yok, yüz binlerce kardeşim varmış, yok onların ölmesini
istiyormuşum. Neden yarıştığımı da
duymak istemiyorum.
- Kim kazandı kaybetti bana ne?
- Eğer bir hakkım varsa da bu odayı terk etmek istiyorum
- Han’ınız da ne kadar kızarsa kızsın
- Var mı böyle bir hakkım?
- Elbette ki var Efendim
- Fakat bu gece onu görmeniz gerekiyor efendim
- Kimi görmem gerekiyor, Han’ınızı mı?
- Hayır, efendim. Han’ımızı yaklaşık dokuz ay sonra göreceksiniz
- O’nu görmeden önce bu brifingi alıp bilgilenmezseniz hayati öneme
haiz trajik durumlar olabilir efendim
- O tehlikeli birisi mi?
- Hayır, efendim çok güzel ve çok sevimli birisi
- General SONSUZ konuştuklarından hiçbir şey anlamadım
Brifing bitti diyene kadar mümkünse soru sormayacağım
- Fakat lütfen inandırıcı olsun.
- Peki efendim
- Az önce arz ettiğim gibi, sizin yarışınızı bu ekrandan
seyrettik. Bu yarış esnasında bizim de görevimiz vardı
- Yani siz neden
yarıştığımızı biliyorsunuz o zaman?
- Evet efendim.
- Kim bu kadar kişiyi yarıştırdı?
- Neden yarıştık biz?
- Hatırladığım tek şey, düştüğüm, kalktığım ve yarıştığım
- Efendim bunların hepsi çok ileri zamanlara ait konular.
- Az önce yarış hakkında sizin de göreviniz olduğunu
söylemediniz mi?
- Neden yarıştığımızı da bildiğinizi söylediniz
- Bu doğru değil mi?
- Evet, bunların hepsi doğru.
- Efendim lütfen bu konudaki tecrübemize güvenin siz buradaki
üçüncü konuğumuzsunuz,
- Peki, sizi dinliyorum
- Efendim bütün
sistemlerimizi bir dakikadan az bir sürede harekete geçirebiliriz, dedi
General SONSUZ, artık sözünü de kesmemeye karar vermiştim
- Bunun için sadece
emretmeniz yeterli
- Peki, devam edin sizi dinliyorum
- Efendim dün gece Be Harekât
Başkanlığından acil bir mesaj aldık. Mesajda 1 (bir) dakika içerisinde alarm
durumuna geçmemiz gerektiği, beklenen yarışın başlayacağı acil kodu ile bize
bildirildi. Bunun bir tatbikat olmadığı da özellikle vurgulandı.
- Be ne
peki?
- Efendim Be Han’ımızın
Komuta Kontrol Merkezi.
- Yani Yönetim Katı
- Han’ımızın bütün
kararları Be merkezinden bize mesajla bildirilir efendim. Yarış başlama
haberini alır almaz, tüm birlikler önceden belirlenen görev yerlerinde harekâta
hazır hale geldi. Efendim bizim misyonumuz yarışta birinci gelen yarışçının Yu bölgesine girmesine müsaade
etmektir
- Diğerlerinin ise Yu bölgesinin dışında tutulup
içeriye girmesine mani olmaktır.
- Yarışı kazanan ilk kişiyi içeri alırız.
- O kişi içeri aldıktan sonra kapıları kapatırız.
- Dışarıda kalanlar ise birkaç saat içinde ölür
- Yu bölgesi
neresi General SONSUZ?
- Efendim Yu bölgesi
içinde yaşadığımız bu yer.
- Bu işlem dün gece saat
24.00’da gerçekleşti efendim.
Ve yarış bitti.
- İyi de bunların benle ne alakası var?
- Efendim dün geceki yarış sizin yarışınızdı
- Bu yarışı
milyonlarca yarışçı arasından sadece bir kişi kazandı o kişinin resmi şimdi
ekrana geliyor
- Bu
benim resmim, nerden buldunuz bunu?
- Efendim bu resmi bitiş yerindeki hassas kameramız çekti ve siz bu yarışı burun farkıyla kazandınız
- BU YARIŞIN GALİBİ SİZSİNİZ.
- Lütfen efendimizi ayakta alkışlayınız
Alkışlar arka arkaya geldi. “yaşasın yarışı ben kazandım! ” sözü
döküldü dudaklarımdan. Ne kazandığımı bilmeden, ödülün ne olduğu hakkında da en
ufak bir fikrim olmadan ilk kez kazanma duygusunu yaşadım. “İşte bu kadar, ben
kazandım! Hem de yüz binlercesinin arasından! Ben böyle kazanırım işte, rakiplerimi
böyle geride bırakırım! ” diye zafer işareti yapıp havaya fırladığımda,
donakaldım.
Ben kazandım diye, birileri nefes nefese kalıp can çekişerek, hayatlarını kaybetmişti!
Olamaz, onlar!
Evet, aman Tanrım!
Oturdum
Sessizlikte kafamı ellerimin arasına aldım, gözlerim kanlanmıştı
General SONSUZ'a baktım, kafası önüne eğikti
Masa etrafında oturan herkesin kafası önüne eğikti
- Efendim, dedi General SONSUZ bunun sorumlusu siz değilsiniz. Yarışı kazanmasaydınız, sizde en geç
yirmi dört saat içerisinde ölecektiniz
-Ben yarışı kazanamasaydım sen beni Yu bölgesine almaz mıydın? Hani sen de
Orduların da benim emrimdeydiniz?
- Efendim Han’ın bize verdiği kesin talimat sadece kazananın Yu bölgesine alınması ve
kazananın emrinde olmamız yönündedir
- İkinciler ve daha
sonra gelenler Yu bölgesi tarihi boyunca buraya alınmadı. Efendim
kazandığınıza çok sevindik ancak siz bu yarışı bizim desteğimiz olmadan kazandınız
- Onlar?
- Onları, rakiplerimi
ya da kardeşlerimi, hiç göremeyecek miyim?
- Hayır, efendim göremeyeceksiniz.
- O zaman
sana ve Ordularına emrediyorum, çıkın Yu bölgesinin dışına, sağ kalanların hepsini kurtarın
- Efendim Yu
bölgesinde bir kişilik kapasitemiz var.
- Şu an size uçsuz bucaksız görünen bu
yerler, gelecekte size yetmeyecek. Bunu
çok ileride daha net anlayacaksınız.
- Sizin yaşamanız için onların ölmesi gerekmiyor. Her
hâlükârda onlar yarışı kazanamadıkları
için ölüyorlar.
- Bu sizin
gördüğünüz ilk yarış
- İleride daha nicelerini göreceksiniz
- Sizden önceki efendilerimizden birisi Yu bölgesinin dışına çıktıktan
aylar sonra öldü.
- O’nu da çok sevmiştik
- Ancak Han’ın düşmanları onu öldürdü
- Han’ınızın
düşmanları da mı var?
- Evet, efendim hem sayamayacağınız
kadar
- Ümmühan’ın mı?
- Evet efendim
- Benim de düşmanlarım var mı General SONSUZ?
- Tahmin edemeyeceğiniz, sayamayacağınız kadar efendim
- Düşmanlarım neler?
- Kim onlar?
- Arlar Efendim.
- Efendim en önemlileri,
- Mikropar,
- Besinyokar
- Tembelar,
- Bilgisizar,
- Şeytanar,
- Asalakar,
- Uykusuzar,
- İhtiyaçar,
- Ve daha niceleri efendim.
- Ben nasıl baş edeceğim bunca düşmanla?
- Biz her konuda
yanınızda olacağız efendim.
- Ne zamana kadar General SONSUZ?
- Sonsuza kadar mı?
- Belki Efendim
- Ancak Be
bölgesinden gelen mesajda, görev süremizin ortalama 9 ay olduğu yazılı idi efendim
- Ya sonra?
- Sonrası hakkında Be bölgesine mesaj çekerim efendim
- O’nunla buluşmazsam hayati tehlike olacağını söylediğin biri
vardı. Kimdi O? Ne zaman görüşeceğim O’nunla?
- Bu gece saat 24.00’da efendim.
- Müsaade ederseniz size arkadaşlarımı tanıtayım efendim
- Peki
General SONSUZ sırasıyla masada oturanları tanıttı
Herkes kısaca kendini tanıttıktan sonra, anladım ki General SONSUZ gibi yüzlerce kişi, bana
hizmet edecekleri yönetmek için vardı. General SONSUZ “efendim,” dedi “müsaade
ederseniz Saray’ınızı gezdireceğiz, size anlatmamız gereken başka bilgiler de
var. ”
- Peki
- Gidelim
Odadan çıktık, bahçeye indiğimizde birisi koşarak yanıma geldi
- Efendim müsaitseniz Mikropar sizinle tanışmak için saat 20:00’da akşam yemeğine gelmek
istiyor
General SONSUZ’a döndüm.
Tereddütsüz “ Gelsin, ” dedi
Koşarak gelen elçimsi şeyi hiç beğenmemiştim
İğrenç bir kokusu ve kirli elbiseleri vardı, bu Saray’da gördüğüm
ilk ve en pisi buydu galiba
- General SONSUZ
- Efendim
- Sen Mikropar ‘sizin düşmanınız,’ demedin mi?
- Dedim efendim
- Neden ziyaretime gelmesine müsaade ettin o zaman?
- Efendim böylesi daha iyi, bizim kontrolümüzde gelsin, görün,
tanıyın, bizden habersiz size gelmek isterse, böylece düşmanınızı tanıdığınız
için önleminizi almanız daha kolay olur efendim
- Haklısın galiba
- General SONSUZ
- Efendim
- Seni gün geçtikçe daha çok sevmeye başlıyorum, bana çok
hizmetin geçiyor.
- Görevimiz efendim
- Gerçekten de tehlikeli midir Mikropar?
- Evet, efendim, yakın zamanda onun acımasızlığını
öğreneceksiniz. Belki yarın, belki yıllar sonra ama Mikropar düşmanlarınızın en
tehlikelilerinden biridir. Efendim ondan nasıl korunabileceğinizi biliyoruz. Yu bölgesi içerisinde daima yanınızda
olacağız
- Peki ya Yu bölgesi dışında ne olacak General SONSUZ, o zaman
nasıl korunacağım?
- Efendim orada da Han’ımız
gerekli tedbirleri almıştır Endişelenecek hiçbir durum yok. Eğer ihtiyaç duyarsa Han’ımız Sathan’dan
da ilave yardım isteyebilir
- Sahtan da kim?
- Efendim ben Sathan’ı hiç görmedim.
- O’nun hakkında birkaç rivayet var.
- Ne gibi?
- Yu bölgesinin dışında
yaşıyormuş.
- Han’ımızla bazen iyi, bazen kötü diyalogları oluyormuş
- Han’ınızdan ne istiyor Sahtan General SONSUZ?
- Efendim aslında Sahtan Han’ımızdan fazla bir şey istemezmiş fakat
Hanımızın Sathan’dan istekleri oluyormuş, istekleri daha ziyade burada misafir
ettiğimiz diğer efendilerimiz adınaymış ancak ne ister, neden ister, neden
Sahtan’dan ister, rivayetler dışında kesin bildiğimiz bir şey yok efendim
- Emrederseniz Be bölgesine
sorup öğreneyim efendim
- Be bölgesinde
gerekli bilgi var mıdır?
- Elbette ki efendim, şu ana kadar çektiğimiz her mesajdaki sorunu hallettiler
- Peki, ilerleyen zamanda araştırırsınız General SONSUZ
- Şimdi ne yapıyoruz?
- Efendim çalışma odanıza gidiyoruz.
- Peki gidelim.
Silindir
sütunlu saray direkleri arasından geçtikten sonra koridorun solunda yatak odamı
gördüm
- Burası benim yatak odam General SONSUZ
- Evet, efendim, sağındaki
kapı da çalışma odanıza açılıyor
- Onun sağındaki odada yemek salonu.
-
Burada açılan toplam sekiz kapının
ne işe yaradığını daha sonra size arz edeceğiz
- Peki, bu kim?
- Efendim o Özel Kalem Müdürü’nüz.
Özel Kalem Müdürü bakımlı, takım elbiseli ve kravatlı, düzgün
Türkçe konuşan birisiydi. Politik ve soğuk, mesafeli bir dille:
- Hoş geldiniz efendimiz, dedi.
- Merhaba, nasılsınız?
- Sağ olun efendimiz.
Özel Kalem Müdürü’nün gelecekte benim için ne işe yarayacağı hakkında hiçbir
fikrim yoktu, edindiğim tek izlenim ise General SONSUZ’a soğuk ve mesafeli
tavrıydı
- Peki, bu kim?
- Sekreteriniz efendim.
- Merhaba, nasılsınız?
- Sağ olun efendim.
- Burası da çalışma odanız efendim.
- Çok büyük, çok
güzelmiş.
- General SONSUZ, sekreter mi hazırlattı bu odayı?
- Hayır, efendim Han’ımız hazırlattı
- Peki, çok güzelmiş beğendim
- Efendim siz çalışma odanızdayken, müsaade ederseniz ben
sizinle ilgili hazırlıkları kontrol etmek için izninizi istiyorum.
- Bu süre içerisinde size Sekreter’iniz ve Özel Kalem Müdür’ünüz
eşlik edecekler efendim
-Peki, General SONSUZ
Makam odam tek kelime ile müthişti
Huzur verici bir ortam
Burada bana o kadar çok değer veriliyordu ki
Benim için her şey en ince detaylara kadar düşünülmüştü
Ben önemliydim hem de çok önemli.
Koltuğuma oturdum öyle rahattı ki
Onca amansız yarışın ardından gömüldüğüm koltukta şekerleme
uykusuna dalmışım öylece
Tam kendimden geçmek üzereyken kapı çaldı
Gelen Sekreter Hanım’dı
- Efendim içecek bir şey ister misiniz?
- Neler var?
- Ne isterseniz efendim
- Ne olduğunu bilmeden nasıl isteyebilirim ki?
- Efendim çay, kahve, adaçayı, limon, sıcak süt, sütlü kahve,
gibi sıcak içeceklerimiz var, arzu ederseniz içecek listesini masanızın gözüne
bilgisayar çıktısı olarak bırakabilirim
- Soğuk içecekler olarak kola, gazoz, ayran, limonata ve
alkollü-alkolsüz içkilerimiz var efendim
- Sen hangisini tavsiye edersin.
- Efendim arzu ederseniz sıcak sütün tadına bakarak, sırasıyla
diğerlerini deneyebilirsiniz
- Peki, sıcak sütle başlayalım öyleyse
- Adın ne senin?
- Sekret SONSUZ Efendim
- Ya Özel Kalem Müdürü’nün adı ne?
- Özkal SONSUZ Efendim
- Sıcak süt getirirken Özkal SONSUZ bey’i de çağırır mısın?
- Peki Efendim
Kapı çaldı gelen Özkal SONSUZ bey’di
- Özkal SONSUZ bey gel bakalım buyur otur
- Efendim ismimi nerden öğrendiniz?
- Sekret SONSUZ söyledi
- Efendim ben size kendim ve buradaki kurallarla ilgili bilgi
verecektim. Ancak siz kısa zamanda öğrenmeye ne kadar istekli olduğunuzu
gösterdiniz. Efendim yaklaşık dokuz
yıl önce Özel Kalem Müdürlüğü görevine getirildim. Bu hususta gördüğüm eğitimler, aldığım bütün kurslar ve
seminerler ile edindiğim tecrübeler sadece efendilerimizin hizmetinde
olmak için kazanılmış meziyetlerdir.
- Efendim siz bizim
için çok önemlisiniz.
- Özkal SONSUZ neden herkes bana sürekli böyle söylüyor?
- Efendimiz siz
olmazsanız, biz olmayız, siz
bizim varlık sebebimizsiniz. Ben,
Sekret SONSUZ, General SONSUZ ve milyonlarcası sadece ve sadece sizin için
varız efendim Burada gördüğünüz
her şey, dışarıda göreceğiniz çoğu şey sadece sizin içindir efendim.
- Efendim General SONSUZ giderken, akşam yemeğinde saat 20.00’da
Mikropar’la randevunuz olduğunu söyledi
- Evet, o benim düşmanımmış. Düşmanlarım içerisinde
de en acımasız olanlardanmış galiba
- Evet, efendim öyledir. General SONSUZ öyle birine neden acele
randevu verdi anlamadım
- Onların kontrolünde yemekte buluşursak, onlar olmadığı
zamanlarda daha hazırlıklı olacağımı düşündüklerini söyledi
- Haklılar efendim
- Fakat bu işte bir gariplik var efendim
- Neden?
- Efendim sizden önceki efendilerimize daha geç randevu
veriliyordu, size neden bu kadar erken randevu verildi anlayamadım
- Yemekte anlarız
- Peki Efendim
- Özkal SONSUZ seni General SONSUZ’ a karşı biraz mesafeli gördüm.
Bir nedeni var mı bu soğukluğun?
- Efendim bilakis General SONSUZ’la ve diğer yöneticiler
ile uyum içerisinde çalışırız. Sizin
geleceğiniz için de, uyum içerisinde bize verilen görevleri yapmak durumundayız
- Efendim bu arada yemek saatiniz geldi.
- Yemek odasına kadar Sekret SONSUZ size eşlik edecek.
- Peki, Mikropar’dan korunmak için ne yapmalıyım?
- Efendim
General SONSUZ gerekli tedbirleri almıştır
- Gidelim öyleyse
Sekret SONSUZ eşliğinde yemek salonuna girdik. Bir sürü avizenin aydınlattığı salonun
ortasında kocaman bir masa, masa etrafında karşılıklı iki büyük sandalye
ve gerilerde de dolunay şeklinde
tertiplenmiş yüzlerce askerler vardı. General SONSUZ’un “DİKKAT”
komutuyla bütün askerler ayağa kalktı. Selamlamanın ardından adımın yazılı
olduğu tarafa oturdum
- Mikropar nerde General SONSUZ?
- Bekleme salonunda efendim alalım mı içeriye?
- Evet, gelsin bakalım
Bekleme salonunun kapısı açılır açılmaz içeriyi pis bir koku
kapladı. Sonra pis kokan iğrenç ve yapışkan birisi emin adımlarla gelip masanın
karşısına oturdu, “ Merhaba, ” dedikten sonra yalaka bir şekilde, “ Hoş geldiniz efendim, ” deyip yiyeceklere
parmaklarını batırarak yemeğe başladı
Saygısız, görgüsüz, pis ve mide bulandırıcı, her halinde saldırgan bir tavır vardı.
- Ne iyi ettiniz de geldiniz. Gözlerimiz yollarda kaldı, dedi,
pis pis bıyık altından gülerek.
- Sıradan bir tanışma yemeği için bunca askere ne gerek vardı
General SONSUZ, dedi
- Yemeğinizi yiyin ve buradan derhal defolup gidin. Mümkünse bir
daha da uğramayın, efendimiz sizi tanısın diye sizi davet ettik. Bizi tartın,
bizimle alay etmeye kalkın diye davet etmedik şeklinde oldu General SONSUZ’un
cevabı
- Mikropar öyle olsun, Ra bölgesinde,
hatta ilerleyen zamanlarda da efendinizle görüşeceğiz, buna engel olmaya sizin
gücünüz yetmez, yetmeyecek de, diyerek masadan kalkıp hızla uzaklaştı yemek
odasından
General SONSUZ’ un talimatı ile özel
kıyafetli ekipler Mikropar’ın oturduğu yeri dezenfekte ettiler
- Efendim haddimi aşarak cevap verdiğim için özür
dilerim
- Çok doğru yaptın General SONSUZ, ağzına sağlık, neden sizin
yanınızda Mikropar’la tanışmamı istediğinizi şimdi daha iyi anlıyorum. O’na karşı hayatımın her anında uyanık olmaya
çalışacağım. Şimdi ne yapıyoruz General SONSUZ?
- Efendim yemekten sonra dinlenmenizi müteakip saat 24.00’da O’nunla
buluşacaksınız
Dinlenme odama kadar bir refakatçi eşlik etti
Her şey çok güzel, her şey mükemmel ve
benim içindi
Planlı, programlı, saat-saat,
dakika-dakika, ne yapacağım nerede yapacağım belliydi. Hoşuma giden harika
bir yol haritam vardı.
Benim bir şey yapmama gerek kalmadan
her şey kendiliğinden oluveriyordu.
Yu bölgesinde ne kadar kalacaktım?
Mikropar’ın “ Ra bölgesinde
de görüşeceğiz,” dediği Ra bölgesi neresiydi? Ya “ Ra bölgesinin dışında da görüşeceğiz, ” dediği yerler
neresiydi?
Endişelerim de vardı, umudum da vardı
Sebebi ne olursa olsun burayı sevmiştim
Burada mutlu ve keyifli bir halim vardı
Sıcacık ve huzur dolu bir ortamdı
Dinlenme odasında saat 23.30’da çalan kapı sesi ile uyandım. Gelen
General SONSUZ’du
- Efendim buluşmaya yarım saat kaldı dedi
General SONSUZ’u görünce aklıma takılan soruyu sordum
- Ra bölgesi neresi General SONSUZ?
- Birkaç güne kadar
Yu bölgesi Ra bölgesine ulaşmış olacak efendim
- Nasıl yani şu anda hareket halinde miyiz?
- Evet efendim.
- Saat 24.00’da
buluşmanızdan sonra hareket hızlanacak
- Ra bölgesine
gitmesek olmaz mı General SONSUZ?
- Bu bizim elimizde
değil efendim.
- Ancak üzülmeyin Ra bölgesi de
mükemmel bir yerdir
- Siz de yanımda olacak mısınız orada?
- Elbette efendim
- Yu bölgesi komple hareket halinde, dolayısı ile buradaki
hizmetlerimiz orada da artarak devam edecek efendim Buluşma zamanınıza 10
dakika kaldı
- Gidelim öyleyse General SONSUZ
- Peki efendim
- Bunca telaş ve hareketliliğin sebebi ne General SONSUZ?
- Buluşmadan sonra
sizde bir takım değişiklikler olacak efendim
- Nasıl?
- Efendim öncelikle size söyleyebileceğim her şeyin daha güzel ve daha mükemmel
olacağıdır
- Önce onunla buluşacaksınız
- Ondan sonrasını zamanla adım adım yaşayacaksınız
- Buluşmak için geri
sayım başladı efendim.
- 10
- 9
- 8
- 7
- 6
- 5
- 4
- 3
- 2
- 1
- 0
Ve
buluşma anı
Muhteşem bir güzellikle karşı karşıyayım
Ortalıkta o ve benden başka kimse yoktu
Harika bir ortam
- Merhaba
- Merhaba
- Çok güzelsiniz
- Siz de yakışıklı
- Neden burada olduğumuz
hakkında bir fikriniz var mı?
- Elbette.
- Birazdan birleşeceğiz, sonra da bölüneceğiz
- Yani ikimiz artık bir olacağız
- Nasıl?
‘’Amansız ve acımasız bir
yarış uzun yıllar önce başladı.’’ başlangıcından - Birazdan
birleşeceğiz. – Sonra da bölüneceğiz. – Yani ikimiz artık bir
olacağız. – Nasıl?’’ bölümüne kadar yukarıdaki
romanı bir haftada yazdım fakat roman uzun yıllarca yarım kaldı.
Devamı da bir türlü gelmedi.
Bu romanda anlatılanı büyük
ölçüde tahmin etmişsinizdir, ben yine de anlatmak istediğimi kendi ağzımdan son
kez teyit etmiş olayım.
Anne rahmine düştüğümüz ilk
anı anlatmak istedim.
Hepimiz
milyonlarca kardeşimiz ile yarıştık.
Biz
o yarışı kazandığımız için hayatta kaldık.
Kardeşlerimiz
ise kazanamadığı için öldüler.
Yarışı
kazandıktan sonra değerli hale geldik. Anne rahminde sırça Saray’da, ekmek elden su gölden misali hiçbir emek ve
çaba sarf etmeden annemizin vücudundaki sayısız hücreler bize hizmet etti.
O
anlardaki her şey anne karnındaki düzenin eseriydi.
O
değeri anlatmak için bir Kral’ın yeryüzünde yaşayabildiği rahatlık ile
özdeşleştirdim. Ancak asıl
mesele şudur: Romanın neden
ilerlemediğini yıllar sonra anladım. Aslında romanda babadan anneye geçişten
sonra rahimdeki ilk 24 saati anlatmaya çalışırken yıllar sonra fark ettim ki,
ben aslında kendi doğumumu değil,
Dünya’nın doğumunu anlatmak
için yola çıkmışım.
Peki, dünya henüz doğmamış
olabilir mi?
Emin olabilirsiniz henüz doğmadı.
Lojistik Evrim gerçekleşmeden
de doğma ihtimali yoktur.
Dünya ve Uzay’daki diğer Gezegenler
arasında Lojistik bir bağ kurabildiği anda doğum sancısı da başlamış olur
kanaatindeyim.
Anne karnındayken dünyayı
görebildiniz mi?
Peki, şu anda anne karnına
baksak yukarıdaki yarım kalan roman misali, canla başla bir çocuğun doğumu için
çalışan hücreleri görebilir miyiz? Şu an ben bu yazıyı yazarken siz bu
satırları okurken vücudumuzda kaç hücre çalışıyor, gözlerden beyne giden
yoldaki mikro varlıklardan bir tanesini dahi görebiliyor muyuz?
Anne rahmine
düştüğümüz anlarda hangi boyuttaydık?
Doğduğumuzda
hangi boyuttayız?
Yani boyut
değiştirmek için bilmem kaç ışık yılı ötelere gitmeye gerek yok. Birkaç metre
içinde de boyut değiştirilebiliyor.
Peki ya dünya doğum sancısı
çekiyorsa!
Ya dünya da kendi doğumuna
hazırlanıyorsa
Bunu anlayabilir miyiz?
Algılayabilir miyiz?
Mesih gelse,
Mehdi gelse,
Moşiyah gelse,
Bunlardan biri ya da hepsi
gelse ne olacak?
Bize anne karnındaki
gibi refah dolu bir hayat mı yaşatacaklar?
Yoksa
geldiği dini kabul edip öteki dinden olanları hedef alıp yeni
savaşlar mı çıkaracaklar? Geliş sebepleri ne olmalı?
Eğer bu Dünyadaki herkese anne
karnındaki gibi bir hayat yaşatmak üzere gelen olursa, ben hangi dinden olursa
olsun diğer dinlerden biri ya da birkaçı içinden gelenleri kabul eder saygı
da duyarım.
Sekiz milyardan fazla insan
içinde hayatında Cenneti gören var mı?
Ya da hayatı boyunca Cehennemi
gören var mı? Şu an içinde yaşadığımız dünya Cehennem ise bunu anlama imkânımız
var mı?
Cehennemi görmedik ancak bu
dünya cehennemden beter bir yer.
CEHENNEM’DEN BETER MEVCUT DÜNYA’YA
BİR GÖZ ATALIM MI?
Dünya üzerinde bulunan
200'den fazla ülkedeki orduların hedefinde bir diğer ülke insanı vardır.
Din uğruna,
Dil uğruna,
Mezhep uğruna,
Irk uğruna,
İlle de çıkar uğruna ve de Yaratıcıya
inatla, her yeni doğan günde binlerce insan diğer ülke ordularının
silahlarından çıkan mermilerle can vermektedir.
Canlıların içinde aklıyla öne
çıktığını iddia eden insan, çevresindeki diğer insanlara yaşama hakkı
tanımazken bir diğer ülke vatandaşının hayatını sonlandırırken din
kitaplarından daima bir kılıf aramakta ve bulduğu kılıfı da
öldürmeye yormaktadır.
Gelişmiş ülkeler az gelişmiş ülkeleri
türlü kılıflar altında sömürmekte, iki yüzden fazla ülkenin kaderi Birleşmiş
Milletler çatısı altında beş ülkenin insafına bırakılmaktadır.
Ülkeler,
Ordular,
Sınırlar,
Gümrükler,
Vizeler bir ülke insanın diğer
bir ülke insana üstünlük ve haksız kazanç sağlama oluşumları haline gelmiştir.
Bazı canlılar için yaşam bir
eğlence ve keyif ifade ederken, bazı canlılar için yaşam çile, ağıt ve
gözyaşıdır. Ölümden de beter acıları çekmek kaderle ifade edilip geçiştirilemez.
Güçlü olanın haklı olduğu düzen
yerine, haklı olanın güçlü olduğu düzen her ahval ve şart altında arzu
edilmesine rağmen bir türlü kurulamamaktadır.
Görünen manzarada,
Mesih de,
Mehdi de,
Moşiyah da ‘’Haklı olanın güçlü olduğu düzeni kurmak için
değil, kendi ırkının veya kendi inanç sisteminin refahı için gelecektir.’’
Bu durumda da yeni savaşlar,
yeni yıkımlar, yeni çilelerin ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır. Yaratıcı, yarattığını
yok eder mi?
Bilim dünyasının efsanesi Albert
Einstein’ın Tanrı’ya inanmıyor musun sorusuna
“Spinoza’nın tanrısına inanıyorum” cevabı verdiği iddia edilmektedir.
Spinoza’nın tanrısı ya da doğasına
göre
Spinoza’nın ağzından Tanrı şöyle derdi:
Dua etmeyi ve boşuna göğsüne yumruk
atmayı bırak!
Yapmanı istediğim tek şey, dünyaya
çıkıp hayatının tadını çıkarmandır. Eğlenmeni, Şarkı söylemeni ve senin için
yaptığım her şeyin tadını çıkarmanı istiyorum.
Kendi inşa ettiğin tapınaklara gitmeyi
de bırak.
Oraların benim evim olduğunu
söylüyorsun!
Benim evim dağlarda,
Ormanlarda,
Nehirlerde,
Göllerde, plajlarda ve senin
kalbindedir.
Sefil hayatın için beni suçlamayı
bırak; çünkü ben sana hiçbir zaman yanlış bir şey olduğunu ya da günahkâr
olduğunu ya da cinselliğinin kötü bir şey olduğunu söylemedim!
O yüzden seni inandırdıkları her şey
için beni suçlama.
Benimle hiçbir ilgisi olmayan ve
anlamadığın halde farklı dillerden farklı devirlerden sözde kutsal yazıları
okumayı da bırak;
Gün doğumunda, bir manzarada,
arkadaşlarının dostluğunda, küçük bir çocuğun gözlerinde beni okuyamıyorsan,
benim adıma yazıldığı iddia edilen hiçbir kitapta beni bulamazsın!
Bana güven, ama önce kendine güven ve
her şeyi benden istemeyi bırak; Bana işimi nasıl yapacağımı sen mi
söyleyeceksin?
Benden korkmayı da bırak; çünkü ben
öcü değilim ve seni yargılamıyorum, seni eleştirmiyorum, sana sinirlenmiyor,
seni rahatsız etmiyorum, asla seni cezalandırmıyorum.
Benden özür dilemeyi de bırak; çünkü
affedilecek bir şey yok.
Eğer seni ben yarattıysam seni özgür
iradenle donatmış olmalıyım.
Sana verdiğim akıl ve iradeni
kullanarak yaşıyorsan seni nasıl suçlayabilirim? Seni sen olduğun için nasıl
cezalandırabilirim?
Her türlü emirleri unut,
Her türlü yasayı unut,
Bunlar seni manipüle etmek için,
Seni kontrol etmek için,
Senin suçluluk hissetmeni
isteyenlerin kurgusu da olabilir.
Sadece kendi aklını kullan.
Kendine saygı göster ve kendin için
istemediğin şeyi başkalarına da yapma. Senden tek istediğim hayatına dikkat
etmen.
Çünkü bu hayat ne bir test, ne bir
basamak, ne bir adım, ne bir prova ne de cennete giden bir yoldur.
Ben seni tamamen özgür kıldım;
Ödül yok, ceza yok, günah yok, erdem
yok, kimse skor taşımıyor, kimse kayıt tutmuyor.
SADECE SEVGİ VAR!
Ancak hayatında bir cennet veya
cehennem yaratmak için kesinlikle özgürsün. Bu hayattan sonrası olup olmadığını
söyleyemem, ama sana tavsiye verebilirim; Bu hayattan sonra bir şey yokmuş gibi
yaşa.
Düşün ki bu hayat senin zevk alman,
sevmen ve var olman için var, yani hiçbir şey yoksa, sana verdiğim bu yaşama
fırsatından zevk almış olacaksın. Ama eğer bir şey varsa, orada da sana iyi mi
kötü mü diye sorulmayacak. Sana soracağım tek şey, beğendin mi?
Eğlendin mi?
En çok neyi beğendin?
Yaşamında ne öğrendin ve hangi güzel
işleri yaptın olacaktır.
Bana inanmayı bırak; inanmak tahmin
etmek, hayal etmektir.
Bana inanmanı istemiyorum, beni
kendinde hissetmeni istiyorum.
Övülmekten sıkıldım, teşekkür
edilmekten bıktım.
Minnettarlık hissediyor musun?
Bunu kendine,
Sağlığına,
İlişkilerine ve dünyaya göz kulak
olarak ifade et.
İzlendiğini mi hissediyorsun?
Neşeni ifade et!
Beni övmenin doğru yolları bunlardır.
İşleri zorlaştırmayı bırak ve benim
hakkımda birilerinin öğrettiklerini papağan gibi tekrarlamaktan vazgeç.
Emin olabileceğin tek şey burada olduğun
ve yaşadığındır.
Nitekim bu dünya harikalarla doludur.
Etrafına baktığında beni görecek ve
hissedeceksin.
Neden daha fazla mucizeye ihtiyacın
var ki?
Beni dışarıda ararsan bulamazsın.
Beni sadece kendi içinde bulursun.
SPİNOZA
İnsanlık tarihi boyunca bir din
diğerini kabul etmemiştir.
Her dini inanca göre, diğeri
yanlış veya çarpıtılmıştır.
Üç büyük dine inananlardan
birine göre doğru olan, diğer ikisine göre yanlıştır. Her inanan diğerinin
yanlışını düzeltmek için onu öldürmek zorunda mı? Yaratıcının arzusu yarattığının
yok edilmesi, katledilmesi olabilir mi? Yaratıcının nihai amacı bu olsa gazabı
ile bunu kendisi yapmaz mıydı? Neden taşeron olarak bir dine mensup olanları,
diğer dine mensup olanları katletmesi için kullansın?
Yok, etme ve katliam arzusuna inançlar hiçbir şekilde
kılıf olamaz.
Trilyonlarca gezegen olan Evren’de
Dünya’dan yüzlerce kat büyüklüğünde milyarlarca gezegen varken, kendi gezegenindeki
Amerika kıtasını 5-6 yüz yıl önce anca keşfedebilmiş insan ırkı, bilemediği her
olaya keşfedemediği her duruma ilahi boyut kazandırıp mucizelere sarılmaya
çalışmaktadır.
Her din mucize temeline oturtulmuştur.
Ancak bu mucizeler o çağlarda gerçekleşmiş
veya mümkün olup olmadığı aktarımlarla günümüze kadar gelmiştir. Trilyonlarca gezegenden
biri olarak Evren’in bir parçası olan Dünya Evren’in ahengine olumlu katkı
yapmak zorundadır.
Bu katkı ister ilahi, isterse
bilimsel gerçeklerle açıklansın ama her durumda olumlu katkı yapması sistemsel
bir gerekliliktir.
Ay’a gidebilmeyi maharet sayan
insan ırkı, Güneş Sistemi’nin ötesine geçememiştir. Evren’de neler olup
bittiğini anlayamamış, araştıramamış ve anlamlandıramamıştır. Oysa her dini
kitap Evren’in mükemmel dengesinden bahsederken o dengeyi kendi inancına mal
etme çabasındadır.
Evren’in
mükemmelliğinden dini payeler çıkaran insan ırkı, kendi ırkından aynı görüşü
benimsemeyenleri şehitlik ve şahadet motivesi ile katlettirmekte sakınca
görmemektedir.
Hayvan hakları savunucuları
bazı hayvanların hakkını savunurken, bazı hayvanların hakkını görmezden
gelmekte ve hatta bazı insanların hakkına hayvan hakkından daha az ilgi
duymaktadır.
Zengin evin kedisi, köpeği,
fakir evin çocuğundan çok daha fazla imkâna sahip olabilmektedir. Hayvanların
bile zengini, fakiri, ayrı ayrı muameleye tabidir.
Gelinen noktada para en büyük bela, üzüntü,
acı, gözyaşı, çile sebebi olmuştur. Elden ele dolaşan kâğıt parçasına yüklenen
değer yaşamı içinden çıkılmaz hale getirmiştir.
Şehirleşme ve şehir merkezinde
yaşam hevesinin temeli, her şeye yakın olma dürtüsüyken, bu her şeye yakın
olmanın yüklediği değer ile de şehir merkezlerindeki yerlere paha biçilemezken,
şehir merkezinden uzaklaşılan yerler değersizleşmiştir.
Dünyanın çoğu yerinde trafik en
büyük çile kaynağı, çoğu durumlarda da sakatlanma, yaralanma ve sorun yumağı
olmuştur.
Dünyada emniyet ve kaza
önlemeye dair tedbirler ne kadar istenirse istensin alınamamaktadır. İdari
kazalar, iş kazaları, elektrik çarpması, su basması, araç, silah ve gereç
kazaları ve sayılamayacak kadar kaza nedeniyle sabah evinden çıkan insanın akşam
eve gelirken kazalara kurban gitmeme garantisi yoktur.
Doğal afetlere karşı ise dünya
son derece korumasız konumdadır.
Deprem, yangın, sel, su
baskınları, salgın hastalıklar, yetersiz beslenme yüzünden dünyanın çeşitli
bölgelerinde her gün yüz binlerce insan hayatını kaybetmektedir.
Her dil kendi kökenini aramakta,
dünya üzerinde iki yüzden fazla ülke insanları her türlü eğitime rağmen
tercümansız birbiri ile anlaşamamakta, evrensel bir dil üzerinde
durulamamaktadır.
Eğitimin temelini ülkelerin
kahramanlıkları oluşturmakta, o kahramanlıkla da bir insanın diğer insanı nasıl
mağlup ettiği, bir ülkenin diğer ülke insanını nasıl katlettiği
özendirilmektedir.
Her ülkenin bir kurucu lideri
olmakta, o lider de, eğitimin yarısının konusu olmaktadır. O liderlerin en
büyük mahareti de, diğer bir ülkenin insanlarının yaşam hakkına nasıl son
vermiş olduğudur.
Dünya üzerinde değişik
sebeplerle konulmuş milyonlarca mayın patlamak üzere avının ayağını üzerine basmasını
beklemektedir.
Dünyanın değişik ülkelerinde
kitle imha silahları her an terör amaçlı kullanılabilecek haldedir.
Her yeni doğan günde yeni bir
salgın hastalık kapımızı çalmaktadır.
Dünyanın nükleer silahları ise
her an patlamaya hazır ve dünyanın sonunu getirmeye programlıdır. Bu silahların
kullanımı liderlerin iki dudakları arasında ve de çıkar çakışmasındadır.
Üzerinde yaşanılan dünya
neresinden bakarsanız bakın bu haliyle patlamaya hazır bir bomba gibi ve de cehennemden
beterdir.
Dünya’nın doğumuna örnek vermek
amaçlı sorduğum ‘’ Şu an içinde yaşadığımız
dünya cehennem ise, bunu anlama imkânımız var mı?’’ sorusunun mutlak cevabı, cehennemden
bile beter bir yerdir.
Peki, dünyayı cehenneme
çeviren şey nedir?
Bütün kötülüklerin kaynağı
güven duygusundandır.
Geleceğine güven duyamayan,
daha fazla isteme, daha fazla geleceği için birikim yapma çabası içine girmektedir. Oysaki devasa birikimleri, çok uluslu şirketleri olan kişilerin
bile, kişisel ihtiyacı sıradan insanların ihtiyacından farklı
değildir. Ancak her insanda olan endişe, hazıra dağ dayanmaz, fazla mal
göz çıkarmaz atasözleri misali ya biterse endişesidir.
Her şeye sahip olan insanlar
her türlü zenginliklerine rağmen,
Bir öğünde sıradan bir insanın
yediğinden fazla yemek yiyemezler, Sıradan bir insanın içtiğinden fazla su
içemezler,
Sıradan bir insanın uyuduğundan
fazla uyuyamaz,
Sıradan bir insanın mezarından
daha fazla yer kaplayamaz,
Damarlarına sıradan bir insanın
kanından fazla kan katamaz,
Bedenlerinin içini sıradan bir
insanın bedeninden farklı kılamaz,
En nihayetinde isteseler de
ömürlerine ömür katamaz,
Yaşamlarını sıradan bir insanınkinden
fazla uzatamazlar.
İnsanların imkânları farklı olsa bile
ihtiyaçları aynıdır.
Acıkan iki insan ıssız bir adada
yapayalnız kalsa ve kurtulma şansları da olmasa, birinde bir kilo altın
diğerinde bir kilo yiyecek olsa hangisi daha üstündür? Altını olan altınlarını
yiyemez. Altına katılan anlam ortadan kalkarsa değersiz madenlerden ne farkı
kalır?
Para sadece kâğıt parçasıdır,
paraya verilen değer ortadan kalkarsa normal kâğıttan ne farkı kalır?
Bugünün dünyasında en büyük
sorun para ve bazı madenlere verilen değerdir. Bu zenginlik ve fakirlik
kavramını doğurmuştur.
Buna rağmen zengin de, fakir de halinden
memnun değildir.
Ülke kavramı sınırlar çizmiş,
çizilen sınırlar içinde bazı ülkeler kaynaklarını hovardaca kullanırken bazı ülkelerde
ise, karnını doyurmak çile haline gelmiştir.
Dünyanın çeşitli ülkeleri
çeşitli ad ve kisve altında, çeşitli gizli kapaklı, örtülü aleni oluşumlarla
diğer milletlerin hakkını gasp etme amaç ve gayesindedirler.
Hâlbuki bütün dinlerin temel
çıkış kaynağı iyilik üzerinedir.
Eşitlik üzerinedir. Peki,
nerede bu iyilik? Nerede bu eşitlik?
Bu iyiliği kim tesis edecek? Bu eşitliği kim
sağlayacak?
Hindular
3700 yıldır Kalki’yi bekliyorlar
Budistler
2600 yıldır Maitreya’yı bekliyorlar
Yahudiler2500
yıldır Moşeyah’ı bekliyorlar
Hristiyanlar
2000 yıldır İsa’yı bekliyorlar
Sunniler
1400 yıldır Mehdi’yi bekliyorlar
Şiiler
1300 yıldır kaybolan 12. İmamı bekliyorlar
Dürziler
1000 yıldır Hamza Bin Ali’yi bekliyorlar
Beklediğimiz kurtarıcı, ya da kurtarıcılar
ne zaman gelecek?
Beklediğimiz kurtarıcılar
gelmezse bizim B planımız ne olacak?
Kurtarıcımız dünya dışından mı
gelecek?
Dünya içinden mi çıkacak?
İster dünya dışından gelsin,
ister dünya içinden çıksın, biz
kurtarıcımızı neye göre tanıyacağız? Hangi kriterlere göre onun bizim kurtarıcımız
olduğunu anlayacağız?
Bir sabah uyandığımızda Evren’in
bir köşesinden uçan daire içinde bir avuç canlı gelse bizi uyarsa, ‘’Bir yıl
içinde bir tufan olacak, o tufandan da şu tedbirlerle kurtulabilirsiniz,’’
dese, bizim tepkimiz ne olur? Önce uçan daireden dünya dışı varlıkları
ayırırız.
Sonra uçan daireyi en ince detayına
kadar söker inceleriz. Bizi uyarmak için onca yoldan gelmişler, biz bu aracı
toplayamazsak bu canlılar kendi gezegenine nasıl dönecek diye zinhar
düşünmeyiz.
Tabii ki bu kadarla da kalmayız.
Dünya dışından gelen canlıların bir de anatomisini incelemek için, keser, biçer,
doğrarız. Geri nasıl toplayacağımızı bilmeden bütün iç organlarını bir güzel
dağıtırız.
İleride vereceğim doktor örneği
gibi, hastalıklı bir bedene bir doktor hücre biçiminde bir robot gönderse, onun
görevi de, hastalıklı hücrelerden diğer sağlıklı hücreleri ayırt etmek olsa,
sağlıklı hücrelere “ Siz ‘iyi’ hücresiniz ‘kötü’ hücrelerden uzak durmazsanız
hepiniz öleceksiniz. İyiler birleşin yoksa kötü hücreler sizi yok edecek, ”
dese, kim takar o hücreyi? Kim dinler?
Kim ciddiye alır?
Bunu bir düşünün.
Ben düşündüm o yüzden bu kitabı
yazma gereği duydum.
KÂHİNLER VE KEHANETLER
Birçok kâhin geleceği gördüğünü
iddia etmiştir. Ancak bunlardan bazıları ciddiye alınmazken bazıları ise uzun
yıllardır hayatımızın ayrılmaz bir parçası olmuştur. Nostradamus’un geleceği
görmesi ve kehanette bulunması ile ilgili konularda birçok kaynakta çavdarmahmuzu
etkisinden bahsedilir. Bu çavdarmahmuzunun LSD türü bir uyuşturucuda da
bulunduğu iddia edilmektedir.
Hemen aklınıza bir LSD türü
uyuşturucu bulup geleceği görebilir miyim acaba düşüncesi gelmesin. Yılan zehri
iyidir bazı hastalıklara şifadır diye, yılan zehri içmek ister misiniz? LSD de zehirden
beterdir.
Adı üstünde bir uyuşturucu, son derece ölümcül
etkileri var, hem zararlı hem yasak hem de suçtur. Benim bu kitapta LSD ile ilgili verdiğim
örnekler, başımdan geçen olaylarda LSD’nin halüsinasyon etkisinin izi de
olabilir mi acaba, anlamında verilmiş örneklerdir.
LYSERGIC ACID DIETHYLAMID ( LSD )
1938 yılında İsviçre’de bir ilaç
firması laboratuvarında çalışan Albert Hoffman çavdarmahmuzunda bulunan çeşitli
alkaloitlerden sentez yoluyla LSD elde etmiş, bu maddeyle deneyler yapmıştır.
LSD, çavdarmahmuzu, genel
olarak arpa, buğday, çavdar ve mısır gibi tahıl ürünleri üzerinde asalak olarak
yaşayan zehirli mantardır.
LSD’nin tecrübesi genellikle
önceden kestirilemez. Kullanıcılar sıkça yoğun renkler,
bozulmuş şekiller, ölçüler ve eşyaların hareket ettiğinin görüldüğünü
belirtmişleridir. LSD etkisi altında iken yaşanan duygusal tepkiler aşırı
pozitif ile aşırı negatif arasında değişebilir. Yani, ne olacağı önceden
bilinemez.
Bazı kişiler
kendilerinin daha fazla farkında olduklarını ve LSD triplerinin dinsel
törenlerdeki ve benzeri tecrübelerdeki etkileşmelere benzediğini
belirtmişleridir.
Vücuttan
ayrılma hissi de ortak anlatılan tecrübelerdendir!
Fizyolojik
olarak yavaşlasa bile algılama ve duygular daha hızlı gelişir. Duygular
birbirine karışabilir ya da bir duygudan diğerine hızlı geçişler olabilir. Kişi
kendini bulunduğu ortamın dışında görebilir. Örnek olarak Ankara’da LSD
kullanan bir insan trip anında zihinsel olarak Afrika’ya gidebilir. Uzaklık,
zaman, mekân, ses ve görüntüde karmaşıklık olmaktadır.
LSD etkisinde
bir kişi gözlerini kapatıp kendini bir filmin içinde filmin kahramanı olarak
bulabilir. Gözlerini açtıktan sonra film hala devam ediyormuş gibi, o filmin
kahramanı olarak kalabilir.
Halüsinasyonlar genellikle geometrik şekillerdedir.
Albert Hoffman 1943 yılında,
LSD’nin fizyolojik ve ruhsal etkilerini kendi üzerinde denemiş ve gözlemlerini
yazmıştır.
“19 Nisan 1943 Pazartesi günü
saat 16.00’da Lysergic Acid Diethylamide Tartarat’ın %0,5 santimetre küp 0,25
miligram LSD içeren tatsız, yavan sıvıyı içtim. Saat 17.00’da baş dönmesi,
endişe, kaygı ve tedirginlik başladı.
Görmem bozuldu, düşüncelerim
dağıldı, içimden gülmek isteği geliyor, anlamlı konuşmak için büyük çaba sarf
ediyorum, görme alanım sanki karşımda, eşyaların biçimi değişiyor, çevremi lunaparklarda
olduğu gibi olağanüstü görüyorum.
Bir süre sonra bunların hepsi
geçti. Bütün bunları hatırlıyorum, baş dönmesi, görme bozuklukları, çevredeki
eşyaların acayip gülünç ve kaba şekilleri. Renkli yüzler belirdi.
Belirli bir tedirginlik vardı.
Aralıklı olarak başımın, ayaklarımın ve bütün gövdemin ağırlığını duyuyorum,
sanki madenle doldurulmuş gibi. Ayaklarda kramplar oluyor. Ellerde soğukluk ve
sanki eriyip gidiyormuş gibi bir duygu var.
Ağzımda maden tadında bir
kuruluk, boğazda sıkışma, korku ve endişe, bilinçte bulanıklık. Bu arada içinde
bulunduğun koşullarla gerçek arasında ayırım güçlüğünden doğan bir karışıklık
oluyordu.
Her şey sallanıyor, eşyaların
boyutları değişiyor. Sanki onların dalgalanan sudaki yansımasını izliyorum.
Üstelik bütün eşyalar hoş olmayan görünümler kazanıyor. Renkler durmadan
değişiyor. Yeşil ve mavi renkler üstünlük kazanıyor.
Bütün seslerin gözüme yansıması
ve türlü biçimlere dönüşmesi. Her ses, renk, bir sanrıya dönüşüyor. Bunlar renk
ve gölge olarak sürekli değişiyor. LSD’yi aldıktan sekiz, on saat sonra uyku
bastırdı. Ertesi gün biraz yorgun kalktım.” Albert Hoffman - 1943
Gözlemlenen kısmen hafif etkiler; göz bebeklerinin küçülmesi, kalp atışındaki
artış, kan basıncının artması ve vücut ısısının artması, terleme, iştah kaybı,
uyku, ağız kuruması ve titreme olarak belirtilebilir. Bazı kişiler, LSD’nin
etkisi altında iken çok değişken duygusal tepkiler de verebilir.
RİSKLERİ:
Kromozomlarda ve Beyinde yol açtığı hasarlar birçok araştırmaya konu olmuştur.
LSD maddesinin esas riskleri
çoğunlukla psikolojiktir. Akut negatif tecrübeler (bad trip – kötü yolculuk)
LSD kullanımı ile anılan en belirgin sorundur. Kötü
yolculuklar ilk kez kullananlarda olasıdır.
Hoş olmayan ve korkunç
tecrübeler kullanan kişi zaten tedirgin veya melankolik ise yaşanmaktadır.
Böyle bir kimse paniğe kapılabilir ve paranoya yaşayabilir. Özellikle yabancı,
yoğun veya karışık ortamlarda tetiklenmesi daha sık görülür. Kötü yolculukların
sayısı 1960’larda medya konusu olmasıyla büyük oranda artmıştır.
Kötü yolculuk tecrübeleri,
medyanın ilgisinin 1960’ların sonuna doğru gittikçe azalmasıyla beraber
düşmüştür. Diğer yandan 70’li yıllarda LSD kullananların sayısı artmaya devam
etmiştir.
LSD kullanımı çoğu zaman
önceden tahmin edilemeyen ve önemsenmesi gereken bir çıldırma riskiyle beraber
anılmaktadır.
Bir LSD fenomeni “flashback”
(geriye dönüş) halen kötü sonuçlar yaratmaktadır. Genellikle yaşanan
veya korkulan geriye dönüş tecrübeleri çoğunlukla abartılı olsalar da bazı kullanıcılarda
görülen halüsinasyonların sebep olduğu algılama bozukluğu üzerine çalışmalar
devam etmektedir.
Yapılan detaylı araştırmalarda LSD kullanıcılarının şiddetli
patlamalara ve garip davranışlara eğilimleri ortaya çıkmıştır.
Uçacaklarına inanarak binaların tepesinden atlayabilirler.
Kör olana kadar güneşe bakabilir, gözlerini yuvalarından çıkarabilir ve hatta
cinayet işleyebilirler.
Ayrıca, 30 gram LSD
300.000 doz için yeterlidir.
Bir
toplu iğne başı kadar LSD kullanımı, şahsın kendinden geçmesini sağlamak için
yeterlidir. Eğer bu
miktar biraz fazla alınacak olursa, insanı çıldırtır. Devamında intiharlar kaçınılmazdır.
YASAL UYARI: LSD diğer uyuşturucular gibi son derece zararlı, kullanımı
suç ve cezası ağır olan bir uyuşturucu türüdür. Bu kitapta verilen örnekler bu
tür uyuşturucuları teşvik etmek amaçlı olarak yorumlanamaz. Yaşanan halüsinasyon için örnek
olarak verilmiştir.
2011
yılında birkaç hafta yukarıda belirtilen garipliklerde halüsinasyon gördüm.
Ancak ben hayatımda uyuşturucu kullanmadım. Çavdar ekmeği yemekten mi, yoksa
birileri tarafından belirli bir gaye ile kasten yediğime içtiğime katılması ile
mi ya da dünya dışı varlıkların müdahalesiyle mi yaşadım bilemiyorum ama
halüsinasyon olarak gördüğüm farklı şeyler var.
O
farklı şeylere göre 2012 yılında Kıyamet kopması gerekiyordu.
2012 yılında kıyamet kopmadığına göre gördüğüm
halüsinasyonun gerçekleşme olasılığı yok mudur? Peki ya 2012 sadece bir uyarı
ise!
Burada
kıyametten kastımız muhtemel yeni bir tufandır.
Kıyametin kopacağı gerçek zaman daha ileri bir
tarih olduğu halde insanoğlunun önüne 2012 tedbir amaçlı getirilmiş de olabilir
mi acaba? Neden olmasın? Biz bir mevsimde yaşarken diğer mevsimlerden haberimiz
olmasa, yazdan sonra kış geldiğinde onu anlamlandıramayız. Kış tedbiri nedir,
nasıldır, düşünemeyiz. Ama bizi uyaranlar bilebilir. Araç için kış lastiği
temin et, evin için ısınma tertibatı kur. Atkı, bere ve mont temin et gibi
uyarılar. Bu uyarılar geçmişten geleceğe her delil ile mevcuttur. Dünya dışı
varlıkların uyarısı da söz konusu olup, bu uyarılar da ciddiye alınmalıdır.
2012’de
ki Kıyamet Uyarısı bize harika bir zaman kazandırmıştır.
Cep telefonu ile büyüyen bu nesil düşünemeyecek
olsa bile geçmiş yıllardaki bilim-kurgu filmlerinde uzaylıların kol saatini
telefon gibi kullanıp görüntülü konuşabilmesi bizim nesil için hayaldi.
Dün imkânsız gibi görünen birçok şey bu gün
imkân dâhilindedir.
Bu gün imkân dâhilinde olmayan bir şey daha
var.
Dünya
benzeri 3 gezegenin bir biri ile lojistik bir bağ kurabilmesi.
3 gezegen
bir biri ile lojistik bir bağ kurabilir mi?
Bunun
için uzaylılar bize yardım edebilir mi?
Dünya’nın yaşını 5 milyar
olarak hesaplayan insan ırkı, dünya üzerindeki insan yaşamını 50.000 yıldan
fazla olarak hesaplayan insan ırkı, dünya üzerindeki Amerika kıtasını 600 yıl
önce keşfedememişse Evren’de yaşam olmadığını nasıl iddia edebilir?
Kim uzaylılar yok diyebilir? 50.000 yılda
kendi yaşadığı gezegende koskocaman Amerika Kıtası’nda var olan yaşamı
keşfedemeyen insanoğlu uzaylılar yok dediğinde uzaylılar yok olabilir mi?
Peki, gelirlerse, geldiklerinde
neler yapılacak? Neler yapmalı?
Dünya ile evrendeki diğer gezegenleri
lojistik bir bağ ile birbirlerine bağlamalılar. Dünyada fazla olan uzaya
gitmeli, uzayda fazla olan dünyaya gelmeli. Karşılıklı iyi bir alışveriş
olmalıdır.
Yani Lojistik
Evrimin gerçekleşmesine öncülük etmeliler.
Peki,
Lojistik Evrim nedir?
Dünya benzeri üzerinde yaşam olan 3 gezegenin
birbirine bağlanmasıdır. 1 Dolar üzerindeki piramitte yarım kalan nedir?
O piramitten anladığım şey, iki gezegen hazır.
Üçüncü gezegen Lojistik Evrim için beklenmektedir. Beklenen bu gezegen Dünya’dır.
Bir değil, on değil, bin değil, yüz bin değil,
milyon değil milyarlarca gezegen var. Biz sadece o gezegenlerden birinde
yaşıyoruz.
Birçok gezegen içinde yaşayan canlılar diğer gezegenler
ile bir Lojistik bağ kurdular ise bunun yol ve yöntemlerini bize anlatmak isterseler
biz buna ne kadar hazırız?
Bizi uyandırmak isterseler uyanabilir
miyiz?
O halde Lojistik Evrimin ilk aşaması UYANIŞ
olmalıdır.
Aslında UYANIŞ için de mesajlarını çok önceden
göndermişler.
UYANIŞ
UZAYLILARIN DÜNYA’YA MESAJI
Sevgili Dostlarımız,
Alttaki mesaj internet aracılığıyla tüm dünyada birçok kaynağa
ulaştı ve hiç birinde yazarına ilişkin bir tanımlama yoktur. Dünya dışından
olduğu söyleniyor ama kim ve nasıl aldı bilinmemektedir. İster dikte edilmiş,
ister kanal olarak alınmış veya dünya insanı tarafından yaratılmış olsun,
özünde bu mesaj bize “doğru” geliyor.
“DÜNYAYI SADECE SEVGİNİN ÜSTÜNLÜĞÜ DEĞİŞTİRİR!”
“GÖRÜNMEMİZİN GEREKİP GEREKMEDİĞİNE KARAR VERİN!”
Bu mesajı size kimin yazdığının önemi yoktur ve zihninizde anonim
olarak kalmalıdır. Önemli olan bu mesaja ilişkin ne yapacağınızdır. Her biriniz
kendi özgür iradenizi kullanarak mutlu olmayı istersiniz. Özgür iradeniz sizin
kendi gücünüz çerçevesindeki bilginize, mutluluğunuzda alıp verdiğiniz sevgiye
bağlıdır.
Gelişimin bu evresinde tüm bilinçli ırklar gibi sizler de kendi gezegeninizde
kendinizi izole olmuş hissediyor ve bu durumun etkisiyle kendi kaderinize
mutlak gözüyle bakıyorsunuz.
Ama yine de küçük bir azınlığın farkında olduğu büyük bir
değişimin eşiğindesiniz. Kendi seçiminizin dışında sizin geleceğinizi
değiştirmek bizim sorumluluğumuzda değildir.
Bu mesajı dünya çapında bir referandum olarak alın.
Ve yanıtınızı da bir oylama olarak düşünün.
Biz kimiz?
İnsanlığın binlerce yıldır tanık olduğu açıklanamayan göksel
olaylarla ilgili ne bilim adamlarınız ne de dini liderleriniz ortak bir fikir
oluşturabilmiştir.
İnançlar ne denli saygı duyulur olsa da, doğruyu ve gerçeği bilmek
için bu inanç filtrelerinin dışına çıkılması gerekir.
Artan sayıdaki araştırmacılarınız yeni bilginin yollarını
keşfediyor ve gerçekliğe çok yaklaşıyor. Bugün uygarlığınız içinde bir okyanus
kadar büyük bilginin içinden özellikle sizi daha az üzecek kısmının çok küçük
bir parçası ortaya dökülmüştür.
Özellikle son elli yılda tarihinizde saçma veya inanılmaz görünen
olaylar daha sıklıkla olasılık alanlarına girmiştir. Geleceğin daha da sürprizlerle
dolu olduğunu bilin.
En iyiyi olduğu kadar en kötüyü
de keşfedeceksiniz.
Galaksideki milyarlarcası gibi bizler de “dünya-dışılar” olarak
adlandırılan ve gerçekliğinin fark edilmesi zor bilinçli varlıklarız. Sizinle aramızda
önemli bir fark olmadığı gibi iki taraf da evrimleşmenin belirli aşamalarını
deneyimlemekteyiz.
Herhangi organize bir yapının hiyerarşisi bizim iç ilişkilerimiz
için de geçerlidir. Birçok ırkların bilgeliği üzerine kurulmuş kendi
hiyerarşimizin onayıyla sizinle iletişime geçmekteyiz.
Çoğunuz gibi biz de Yüce
Varlığı arama yolundayız.
Bu nedenle bizler Tanrılar değiliz ya da daha az Tanrı değiliz
ancak kozmik kardeşlikte sizlerle hemen hemen eşit yerlerdeyiz.
Fiziksel olarak bir biçimde sizden farklı olmamıza karşın, çoğumuz
insanımsı görünümlüyüz.
Bizim var olduğumuz bir gerçek ama henüz çoğunluğunuzun
algılamadığı bir durum bu. Bizi anlamayı başaramadınız çünkü bizim, çoğu zaman
sizin duyularınız ve ölçümleriniz içinde görünmemiz olası değildi.
İşte tarihinizdeki bu boşluğu bu anda doldurmaya niyet ediyoruz. Biz
ortak bir karar almış bulunuyoruz ama bu yeterli değil ve sizinkine de
gereksinimimiz var. Bu mesajla sizler karar-alıcılar haline geleceksiniz!
Biz neden görünür değiliz?
Evrimin belirli aşamalarında kozmik “insanlık” bilimin yeni
biçimlerini keşfederek, maddenin kolay anlaşılırlığının ötesine geçti.
İnsanlığın oligarşisinde negatif çok boyutlu varlıkların rolü oldu, kendi
güçlerinin tatbikatını yaptılar, kendi varlıklarını orada tutmak ve bilinmeyeni
zapt etmek için sağduyu motive ettiler. Bizim için sağduyu, insanın özgür
iradesine saygılı olmak ve böylece onların kendi meselelerinde kendilerine ait
tekniğe, ruhsal olgunluğa erişebilmelerine izin vermek demektir.
İnsanlığın galaktik uygarlıklar ailesine dâhil olması çok
önemlidir ve dört gözle beklenmektedir. Bizler gün ışığında geniş bir kitle
halinde size görünür hale gelir ve bu birliğe katılmanız için yardım
edebiliriz.
Bu
mesajdaki ayrıntı aslında Lojistik Evrim için dünya dışından yardım gelme
ihtimali tezimi doğrulamaktadır.
Bugüne dek bunu yapmadık, çünkü
içinizden çok azı bunu gerçekten istedi, cehalet vardı, kayıtsızlık veya korku
vardı ve durumu haklı çıkaracak aciliyet söz konusu değildi.
Söz
konusu mesajın bu bölümünde bahsedilen aciliyet Nuh Tufanı benzeri bir tufan da
olabilir. Ya da nükleer bir tehdit veya olağanüstü bir doğa olayı veya bambaşka
bir şey de olabilir.
Sizler zaman içinde karşılıklı katkılarla zenginleştirilmiş birçok
geleneğin döllerisiniz. Hedefiniz bu kökleri ortak bir plan altında
birleştirmektir.
Burada
bahsedilen ortak plan Lojistik Evrim olabilir mi?
Kültürlerinizin görünüşleri
sizleri birbirinizden ayrı tutmuştur çünkü onu varlığınızda böyle içselleştirdiniz.
Artık görünüş sizin için Süptil
doğanızın özünden daha önemli hale gelmiştir. Bölgedeki güçler için görünüşe
verilen önemin yaygınlığı herhangi bir tehlike karşısında siperler
oluşturmaktadır. Ona yine zenginliği ve güzelliğiyle saygılı olmak ama
görünüşlerin üstesinden gelmek gerekmektedir.
Demek ki dünya dışından Lojistik Evrim için
gelenlerin görünüşleri bize benzemeyecek ve bizim yadırgadığımız şekillerde
olabilecek!
Bunu anlamak için ulaşabileceğiniz çözümler giderek artmaktadır. Yöntemlerden
biri bir başka ırkla bağlantıya geçip gerçekte ne olduğunuzun size yansımasının
imgelenmesidir.
Demek
ki bizler bilinenin ötesinde başka türlü varlıklarız.
Nadir durumlar dışında, kendi yetenekleriniz içinde geleceğinize
ait bireysel veya toplumsal kararlarınızda biz her zaman dışarıda durduk, çok
nadir durumlarda çok sayılı zamanlarda çok az katkımız oldu. Sizin derin
psikolojik yanınızı kendi bilgimizle motive ettik.
Sonuçta biz her gün adım adım özgürlüğün inşa edilmesi, varlığın
kendisinin ve çevresinin farkındalığına uyanması, kısıtlamalardan ve
uyuşukluktan giderek uzaklaşması kısmına ulaştık.
Cesur ve istekli sayısız insan bilinçlerine karşın, uyuşukluklar,
büyüyen merkezi gücün yararına yapay olarak oluşturuldu.
Burası
çok önemli bir detay karabasan gibi bir durum.
Ama gelişmiş teknolojilerin büyümesi ve kullanılmasıyla insanlık
kendi yazgısının kontrolünü giderek daha çok yitirmektedir. Dünyayı, insanları ve tüm canlıları
ilgilendiren yaşam koşullarına ilişkin geri dönüşü olmayan öldürücü sonuçlar
yaratılmaktadır.
Hayatı yaşanabilir kılan olağanüstü
yeteneklerinizi yavaş, ama kesin bir biçimde yitiriyorsunuz.
Bu gibi teknolojiler sizin zihniniz kadar bedeninizi de etkilemek
için vardır. Böyle planlar yoldadır. Olası efendilerinizle karanlık
niyettekilerin birlikteliğine karşın, bu durum yine de kendi yaratıcı gücünüzü
içinizde tuttuğunuzda değişip dönüşebilir. İşte bizim görünmez durmamızın
nedeni budur. Her ne olacaksa artık o
kırılma noktasına gelmiş durumdadır.
Fetihler hemen her zaman diğerlerine zarar vermek için
yapılmıştır. Şimdi dünya herkesin birbirini tanıdığı ancak hala çatışmaların ve
her türlü korkunun ısrarlı süre ve yoğunlukta yaşandığı bir köy haline
dönmüştür.
Çocuklarınızın eğitimi ve yaşam koşullarınız kadar sayısız
hayvanın, bitkinin yaşam koşulları da, sizin politik, finansal, askeri ve dini temsilcileriniz
gibi az sayıda kişinin elinde tutulmaktadır. Oysa bağımsız bireyler olarak
insanlar, yazık ki üzerinde ciddiyetle çalışamadıkları birçok potansiyel
yeteneği de barındırır. Gelişmenin harikulade olanakları boyun eğdirici ve
yıkıcı tehditlere yakın durmaktadır. Bu tehlikeler ve fırsatlar şimdi var.
Her ne kadar siz sadece size gösterileni algılasanız da, uzun dönemli
ortak projeyi başlatmak yerine doğal kaynakların sonunun getirilmesi
programlanmış durumdadır.
Uzun dönemli ortak Proje, Lojistik Evrim değilse nedir?
Kaynaklarınızın kıtlığı ve haksız dağıtımıyla, onlardan yararlanma
bedeli gün be gün yükselecektir. Kentleriniz ve kırsal kesimlerinizin tam
ortasında büyük çapta kardeş kardeşi öldürür durumlar yaşanacaktır maalesef.
Nefret ve kin daha çok büyüyor ve aynı şekilde “Sevgi” de öyle.
Sizi çözümler bulmada kendinizden emin kılan budur.
Ancak kritik kütle yetersizdir ve çok usta yöntemle baltalama işi
düzenlenmiş durumdadır. Geçmiş alışkanlıkların ve eğitimin şekillendirdiği
insan davranışları içinde var olan bir çeşit uyuşuk bakış açısı sizi çıkmaz
sokağa götürmekte. Barışın getirilmesi ve ‘halklarınızın
yeniden yapılanması’ kendi dışınızdaki uygarlıklarla uyum için atılacak ilk
adım olmalıdır.
Yani
özetle diyorlar ki, Dünya’daki kavgalarınızı Galaksilere de taşıyamazsınız birbirinizle
iyi geçinmenin yolunu bulmalısınız.
Bugünkü kararlarınız, tarihinizin hiçbir döneminde olmadığı kadar
önemlidir ve sizin yarın yaşamda kalmanızı anlamlı biçimde etkileyecektir. Bu
kör koşuyu durduracak ortak ve birleştirici farkındalık nereden gelecektir?
Belki de artık insanlık ailesiyle yüz yüze gelip onları tartmakta
olan bu tehdit karşısında daha büyük bir etkileşim içinde olmanın zamanı
gelmiştir.
Yükselen büyük dalga ulaştığı yerden artık ortaya çıkmak üzeredir
ve kendi içinde çok olumlu ve çok olumsuz ifadeleri barındırmaktadır.
Bir başka uygarlıkla kozmik kontrat yapmanın iki yolu vardır: Temsilciler
kanalıyla veya ayırım gözetmeksizin doğrudan bağımsız bireylerle. Birinci yol
çıkarların savaşını, ikinci yol farkındalığı getirir.
Birinci yol, insanlığı kölelikte tutarak motive olan bir grup
yarışçı tarafından seçilmiştir, bu nedenle dünya kaynaklarının kontrolünü, gen
havuzunu ve insanın duygusal enerjisini elinde tutar.
İkinci yol, hizmet ruhu nedeniyle ortaklık oluşturmuş yarış grubu tarafından
seçilmiştir. Biz, bizim tarafımızda, tarafsız nedeni onayladık ve kendimizi
birkaç yıl önce insan gücünü temsil eden kişilere tanıttık, onlar bizim
kendilerine uzanmış elimizi kendi stratejik görüşleriyle bağdaşmayacağı
bahanesiyle reddetti. İşte bu nedenle bugün temsilciler araya girmeden
bireylerin kendi seçimlerini yapma zamanıdır.
Negatif varlıklar, bölme yöntemiyle görünenin arkasından
yönetimlerini her türlü bedeli ödemeye hazır sürdürmektedir çünkü saltanatları
söz konusudur!
Aynı zamanda sizi yönetenleri de bölüyorlar. Güçlerini, içinizde
yarattıkları güvensizlik ve korku yeteneklerinden alıyorlar. Bu, sizin kozmik
doğanızı hatırı sayılır biçimde zedelemektedir.
Eğer bu kişilerin yönlendirmeleri ve
öğretileri en üst noktasına ulaşmamış ve önümüzdeki birkaç yıl içinde
sapkınlıkları ve öldürücü planları hayata geçecek duruma gelmemiş olsaydı bu
mesajın da önemi olmayacaktı.
Onların belirledikleri sürecin
sonu yakındır ve insanlık yakın dönemde büyük acılar çekecektir.
Özgür iradenizin paha biçilmez
değerinin farkında olun, size bir seçenek sunuyoruz. Size daha sağlıklı görünen bir evren ve yaşam, yapıcı etkileşim, dürüst ve
kardeşçe ilişkiler, teknik bilgi, acının kökünü kurutmak, bağımsız güçlerin denetlenmiş
çalışması, enerjinin yeni
şekillerine ulaşabilmeniz ve sonuç olarak da bilinci daha iyi kavramanız
gibi olanaklar sağlayabiliriz.
Dünya’yı
istila için gelenler neden böyle iyi niyetli düşünsün?
Sizin ortak ve bireysel
korkularınızı aşmanızı sağlayamaz, sizin seçmediğiniz yasaları sizin için
oluşturamayız. Birey olarak ve ortak çaba göstererek kendi istediğiniz dünyayı
yaratmak ve ruhun yeni göklerinin serüvenlerini yaşamak için kendiniz çalışmalısınız.
Peki size hangi soruyu
soruyoruz?
“BİZİM ORTAYA ÇIKMAMIZI İSTER
MİSİNİZ?”
Bu soruyu nasıl yanıtlarsınız?
Ruhun gerçeği, telepatik yolla
okunabilir.
Kendinize sadece bu soruyu açık
biçimde sorup yine kendi seçiminize göre ister birey, ister gurup olarak
yanıtınızı yine açık ve net olarak vermeniz gerekir.
SORUYU SORMANIZIN AKABİNDE EVET
veya HAYIR derken bir kentin merkezinde ya da bir çölün ortasında olmanız
yanıtınızın değerini etkilemez!
Sadece kendinizle konuşur gibi
ama mesajı düşünerek bunu yapabilirsiniz. Sadece birkaç kelime içeren bu
evrensel soru kendi bağlamına konulduğunda güçlü bir anlam ifade eder. Bunu
yaparken duraksayıp tereddüt etmeyin. İşte bu nedenle de sakin bir biçimde ve
tüm vicdanınızı katarak üzerinde düşünmelisiniz.
Yanıtınızın soruyla mükemmel
biçimde birleşip bütünleşmesi için mesajı bir kez daha okuduktan sonra yanıtı
vermeniz önerilir. Bunun için acele etmeyin. Nefes alın ve tüm özgür irade
gücünüzün sizi sarmasına izin verin. Kim ve ne olduğunuzun onurunu duyun!
Sizi güçsüzleştiren sorunları birkaç dakika için unutun ki kendiniz olabilin.
Ortaya çıkan gücü hissedin.
Siz kendi denetiminizdesiniz.
Tek bir düşünce, tek bir yanıt
sizin yakın geleceğinizi öyle ya da böyle muazzam biçimde değiştirebilir. Kendi
iç sesinize sorarak bizim sizin maddi alanınızda görünmemize ilişkin aldığınız
bireysel ve bağımsız kararınıza bağlı olarak sizin maddi planınızda açık gün
ışığında görünmemiz bizim için çok değerli ve gereklidir.
Yürekten ve kendi isteğinizle
yaptığınız içten dileğiniz, her zaman gönderdiğiniz kişilerce algılanır.
İnsanlığın doğuşunu kardeşlikle kolaylaştırabilirsiniz.
Sizin düşünürlerinizden biri
bir keresinde şöyle demişti: “bana bir el verin-tutun ve ben dünyayı
kaldırayım”.
Bu mesaj yaygınlaştırıldığında
el-tutmanın gücünü kazanacak, biz ışık-yılları uzunluğundaki maniveladakiler ve
siz dünyayı kaldıracak ustalar. Bizim ortaya çıkmamız önemlidir.
Olumlu kararın sonuçları ne olabilir?
Bizim için, olumlu ortak
kararın sonucu, gökyüzünüzde ve dünya üzerinde birçok gemimizin materyalize
olmasıdır. Sizin için, böyle bir durumun emin olduğunuz şeylerden süratle
vazgeçmenizi doğrudan etkileyecek olmasıdır.
Basit, şüpheleri ortadan
kaldıran görsel iletişim geleceğinize çok büyük ölçüde
yansıyacak, daha çok bilgi, sonsuza dek değişmiş olacaktır. Toplumunuzdaki
kurumlar her alanda tamamen ve köklü değişimlere uğrayacaklar ve güç
bireyselleşecektir çünkü bizim de yaşamakta olduğumuzu göreceksiniz. Kendi
değerlerinizi somut bir biçimde değiştireceksiniz. Bizim gösterdiğimiz
“bilinmeyen” karşısında insanlık tekil aileyi oluşturacaktır ki bizim için işin
en önemli kısmı budur.
Tehlike yavaşça eriyip
evlerinizi terk edecek çünkü siz dolaylı olarak istenmeyenin yani bizim “üçüncü
parti” diye adlandırdıklarımızın karşısında bir güç oluşturacaksınız.
Şimdiki durumda aç olan
gülümseyemez, korku dolu olan bize hoş geldiniz diyemez. Biz erkeklerin, kadınların
ve çocukların içlerinde taşıdıkları ışığa karşın kendi bedenlerinde ve
yüreklerinde yine de bu denli yoksunluk içinde olmalarından büyük üzüntü
duyuyoruz. Bu ışık sizin geleceğiniz olabilir. İlişkimiz gelişmeye açıktır.
Durum her ne olursa olsun, siz
kendi yüreğiniz ve ruhunuzun bilirkişisisiniz! Seçiminiz ne olursa olsun,
saygıdeğerdir ve saygı görecektir. Kararınız ne olursa olsun onu ortaya
koymalısınız.
Siz kendi iç sesinize ve
sezgilerinize sormalısınız.
İşte asıl olan budur! Binlerce
yıl sonra, bir gün, bu seçim kaçınılmaz olacaktı: İki bilinmeyenden birini
seçmek.
Bu mesajı geniş kitlelere yayın. Bu sizin geleceğinizi ve milenyumlar ölçeğinde
geri dönüşü olmayan tarihsel gidişi etkileyecektir. Aksi halde birçok yıl, hiç
değilse bir nesil sonraki bir zamana yeni bir fırsat olarak ertelenecektir,
eğer hayatta kalırsa tabii.
Buradaki
hayat da kalırsa tabii uyarısı çok korkunç bir anlam da ifade ediyor olabilir. Hayatın
yok olabileceğini ima ediyor.
Seçmemek diğer kişilerin seçimi
içindedir.
Diğerlerini bilgilendirmemek,
haberdar etmemek birinin beklentisine zıt bir sonucun ortaya çıkması riskini getirecektir.
Kayıtsız kalmak birinin özgür
iradesinden vazgeçmesidir.
Hepsi sizin geleceğiniz için.
Evren’de bireysel her bir istek
önemsenir.
Siz hala kendi yazgınızın
mimarısınız.
BİZİM ORTAYA ÇIKMAMIZI İSTER
MİSİNİZ?
Bu bir din değil, herhangi bir din ve inanca
alternatif de değil, bu kaynağı belli olmayan uzun zamandır dünya dışı
varlıklar ile ilgilenenlerin ilgisini çeken bir mesajdır.
Herkes kendi dinini, kendi inancını inandığı
gibi yaşama hakkına sahiptir. Ancak bütün dinleri sadece bu dünyadaki
faaliyetler için yorumlamak da olası değildir. Yüz milyarlarca gezegen ve gezegenlerin
içinde de yüz binlerce farklı hayatların olması da çok büyük ihtimal
dâhilindedir.
Peki,
muhtemel bir tufan tehlikesi için dünya dışı varlıklar bize yardım etmeye karar
verdiler ise bunu nasıl yapabilirler?
BİR DOKTOR DÜŞÜNÜN!
Hastalıklı vücudun içine hücre
şeklinde genetik robot gönderen.
Her şeyi ile tam bir hücreye
benzeyen bu genetik robotun tek görevi vücudu saran hastalığı tedavi etmek olsun.
Bu genetik robotun adı,
Mehdi de olabilir,
Mesih de olabilir,
Moşiyah da olabilir,
Biri ya da hepsi de olabilir.
Ya da hiçbir şekilde
tanımlanamayan kutsal bir varlık da olabilir.
Hangi dine ne şekilde hitap
etmek isterse o şekilde hitap edebilir.
Veya hiçbir kutsal özelliği
olmayan bir dünya dışı varlıktır.
Hiçbir şey, belki de her
şeydir.
Ama doktorun hastalıklı vücuda
gönderdiği bir onarıcıdır.
Eğer hastalığın çaresini bulan
doktor, vücuda hücre biçiminde genetik bir tamirci robot göndererek vücuttaki
hastalığın giderilebileceğine inanmışsa doktor olan bir insan hasta olan bir
insanın bedeninin içine nasıl girebilir? Bedenin içine gönderdiği hücre
biçimindeki bir canlı o doktoru nasıl görebilir? Diğer hücreler o doktoru nasıl
görebilir?
Boyutlar arası fark bundan daha güzel nasıl
anlatılabilir?
Hastalıklı bedene hücre
biçiminde bir robot gönderen doktor aynı vücuda hücre biçiminde başka bir robot
da gönderebilir, bu sefer bir takım sinyaller ile gönderdiği yeni robot ile
iletişim kurmanın yolunu da bulabilir! Bu da boyutlar arası iletişime örnektir.
Neden vücudun kendi içinden
değil de dışından bir destek gelsin?
Biz muhtemel bir tufanın dünya
ve içinde yaşayan canlılara vereceği tahribatı öngörebiliriz.
Ama muhtemel bir tufanın dünya
dışına diğer gezegenlere ne tür olumsuz ya da olumlu etki yapacağını şu aşamada
öngöremeyiz.
Sadece
bilinen Evren’deki gezegen sayısı Dünya üzerindeki kum tanesinden fazla ise
eğer, Evren’de yalnız olabilir miyiz?
Biz hücreleri
göremiyoruz diye,
İnsan
bedeninde hücre yok mu?
Hücrelerimiz
bizi göremiyor diye
Bizim bedenimiz
yok mu?
Hücrelerin
göremediği bir dünya yok mu?
Hücrelerin
göremediği bir evren yok mu?
DOKTORUN DERDİ NE?
Doktor kıyamet çıksın istemiyor.
İlk ve son derdi budur.
En azından bu dönemde istemiyor.
Ama yaklaşan bir tufan var. Bu da yeni Kıyamet
olabilir.
1670 km hızla giden bir aracın
aniden frenine basıp, ters dönüp tekrar 1670 km hız yapması gibi saatte 1670 km
hızla dönen dünya
bir anda durup, tersine
dönecek!
Bu durumun sonucu olarak dünya üzerindeki
istisnasız tüm canlılar yok olacaktır.
Altın, gümüş, elmas, ziynet, maden,
petrol, para, pul, han, hamam, saray, uçak, ev, araba ne varsa tufanda sular
altına gömülecek, dünyanın tüm nimetleri
ve hatta hayata dair güzel olan ne varsa hepsi yok olacak! Muhtemel bir tufanda
tedbir alınmazsa maalesef sonuç kıyamete eşdeğer olacaktır.
İnsan ırkının yaşamına
elverişli bir alan kalsa bile nükleer silahlar ve nükleer reaktörlere önlem alınmazsa
o alan da radyasyonla kirletilmiş olacaktır!
Çok mu lazım bu silahlar?
Irkımızı yok etme amacı güden
bu silahların etkisiz hale getirilmesi gerekirken daha güçlüsünü yapma yarışı
niye?
Muhtemel bir tufanda bu
silahlar kendi halkınıza bile ödül değil, ceza olacaktır. Nükleer silahları
olanlar adeta kendi kendini yok edecektir! En çok silahı olan ülkeler en ağır
bedelleri ödeyecektir!
Tufanın vicdanı olabilir mi? Aman bu silahın
üstünden geçmeyeyim patlarsa insanlık yok olur diye düşünebilir mi?
Balçık, çamur ve denizin
altında tufanda ölen canlıların yayacağı salgın hastalıklar kurtulanları
kurtulduğuna bin pişman edecektir. Kurtulabilenlerin sayısı birkaç bin kişiyi
bulamayacak. Kurtulanları da çok
acımasız bir hayatta kalma mücadelesi bekliyor olacaktır.
Dünya’nın yörüngeden çıkma
ihtimali ise en kötümser senaryo ve de ihtimal dâhilindedir. Sanırım uzaylıların ilgilendiği konu tam da
budur. Yörüngeden çıkan bir Dünya’nın diğer gezegenlere verebileceği tahribatın
önüne geçmek istiyor da olabilirler.
Yaşanabilir tek yer Yahudilere
vaat edilmiş topraklar alanı olacak. Yahudilerin o topraklar için bu kadar çaba
sarf etmesinin gerçek ve haklı nedeni, demek ki buymuş. Bizler bugünü
düşünürken onlar tufandan sonra kendi ırklarının devamı için çaba sarf
ediyormuş.
Mademki tüm insanlardan önce
tufan riskinden haberdar oldular sadece kendi ırkını değil de tüm ırkları
kurtarmak için çalışmaları o yönde çaba sarf etmeleri gerekmez mi? Bu acımasız
bencillik niye?
İnsanoğlu bilsin ki eğer tufan
olursa geride ne insan, ne hayvan hiçbir canlı kalmayacak. Sağ kalan bir
kişinin yiyecek giyecek ve hayati idamesi için gerekenler de ayrı bir muamma
konusu olacaktır.
Belki
de dünya doktorun yüzlerce hastasından iyileşmeyi bekleyen sıradan bir
hastasıdır. Doktorun bir derdi yok!
Ama sizin tufan gibi ciddi bir
derdiniz var.
Farz
edin ki ben FX olarak bir raportörüm.
Muhtemel
bir tufandan sonra Dünya’nın Evren için bir tehdit oluşturup oluşturmayacağını
gözlemleyip rapor vereceğim.
Benim
yerime siz olup rapor verseniz ne derdiniz?
Dünya
kurtulabilir der miydiniz?
İyi
kurtarın öyleyse,
Kötülüğün kökünü kazıyın,
Yer kürede iyilik hâkim olsun.
Ama
bu işi başaramazsanız, hem de yakın bir sürede başaramazsanız kuru söz ve
vaatler ile insanlığı kurtarabilme imkânı yoktur. Siz çevrenizde tehlikeli
azılı katil biri olsun ister misiniz?
Evinizin
kıyısında köşesinde elinde bombalar olan suçlular olsun ister misiniz? Binlerce
atom bombası olan bir gezegenin komşunuz olmasını ister misiniz? Üstelik de her
yeni doğan günde gölgesi ile savaşan öldürmekten bıkıp usanmayan bir gezegendesiniz.
Ölenin
de Allahuekber dediği,
Öldürenin
de Allahuekber dediği dünyada ölümü bile öldürdünüz.
Diğer dinlerin durumu çok mu
farklı?
<<<<<
6 >>>>>> 9 <<<<<< 9
<<<<<< 6 >>>>>>
Aşağıdan
bakarsanız 6 yukarıdan bakarsanız da 6, bazen de tam tersi. Bize göre doğru
olan başkasına göre de doğru olabilir!
O
yüzden haklılıktan bahisle bir din diğerine nasıl hükmedebilir?
Bu
durum nasıl korkunç bir savaş sebebi olabilir? Bir canı yok ettiğinizde,
Tanrı’nın var ettiği bir fabrikayı da yok etmiş olursunuz! Tanrı siz yok edin
diye devasa bir fabrika inşa etmiş olabilir mi?
Gerçekte insan dâhil her canlı aslında büyük bir
fabrikadır.
Dışında deri olması insanın
büyük bir fabrika olduğu gerçeğini değiştirmez. İnsan oluşumunda tümdengelim
kavramından bahsedilemez. İnsan tümevarım ile ortaya çıkan bir fabrikadır.
İlk var oluşta sperm yumurta
ile buluştuktan sonraki serüvende bölünerek çoğalır. Bu çoğalma insanı
oluşturacak işlevlerin yapılabilmesi için yine içten hücrenin yaptığı, hariçten
bir müdahalenin olmadığı durumdur.
Bölünür büyür, bölünür çoğalır,
büyüyenler de tekrar bölünerek çoğalır, bu şekilde trilyonlarca sayıya ulaşan
hücreler insanın meydana gelmesini sağlar.
Hiçbir
şekilde çarpıtılamayacak kadar gayet açık ve net olan şu ki bu bilinçli canlı hücre
de aslında gözle görülemeyecek küçüklükte mükemmel bir fabrikadır.
Hücre, diğer hücrelerle uyum
içinde çalışırken, kendi yaşamını da hassas bir denge içerisinde sürdürür. Bu düzenini devam ettirmek, iç dengesini
korumak için ihtiyacı olan birçok maddeyi, enerjisi dâhil olmak üzere bizzat
kendisi tespit eder ve üretir.
Kendi
karşılayamadığı ihtiyaçlarını ise dışardan titizlikle seçip alır.
İnsan vücudu
bir yapıya benzetilecek olursa, vücudun en ince ayrıntısına kadar eksiksiz bir
plan ve projesi, bütün teknik ayrıntılarıyla her hücrenin çekirdeğindeki DNA'da
mevcuttur. DNA'da kayıtlı bulunan bu bilgi muazzamdır. Gözle görülmeyen
tek bir DNA molekülünde milyonlarca ansiklopedi sayfasını dolduracak miktarda
bilgi bulunmaktadır.
Mikroskobik hücrenin
içindeki, ondan çok daha küçük bir çekirdekte bulunan bir molekülde,
milyonlarca bilgi içeren dünyanın en büyük ansiklopedisinin onlarca katı
büyüklüğünde bir bilgi deposu saklıdır.
Bu ansiklopedi
yaklaşık 5 milyar çeşitli bilgiye sahiptir.
Dünya üzerindeki
canlı ve cansız tüm varlıklar, moleküllerden oluşur.
Dolayısıyla hücre ve DNA' da moleküllerden oluşur. Moleküller ise atomların
birbirlerine elektronlarını vererek olağanüstü bir ortaklık kurması
ile oluşurlar.
Her hücrenin bir mikro hafızası vardır.
Bu minik
bellek taşıdığı bilgi miktarı açısından dev bir kütüphaneye benzetilebilir.
Nesilden nesile aktarılan arşiv DNA molekülüdür.
Hava, su,
dağlar, hayvanlar, bitkiler, vücudunuz, en ağırından en hafifine kadar
gördüğünüz, dokunduğunuz, hissettiğiniz her şey ise atomlardan meydana
gelmiştir.
Atomlar öyle
küçük parçacıklardır ki en güçlü mikroskoplarla dahi bir tanesini görmek mümkün
değildir. Bir atomun çapı ancak milimetrenin milyonda biri kadardır. En
güçlü mikroskopların bile göremeyeceği kadar küçük bir alanda dönüp-duran
onlarca elektron, atomun içinde çok karışık bir trafik yaratır.
Burada dikkat
çeken en önemli nokta, çekirdeği elektrik yükünden oluşan bir zırh gibi kuşatan
bu elektronların atomun içinde en ufak bir kazaya yol açmamalarıdır.
Her atom, bir
çekirdek ve çekirdeğin çok uzağındaki yörüngelerde dönüp dolaşan elektronlardan
oluşmaktadır.
Elektronlar
tıpkı Dünya’nın Güneş çevresinde dönerken, aynı zamanda kendi çevresinde
dönmesi gibi, atom çekirdeğinin çevresinde dönen parçacıklardır.
Aynı gezegenlerde
olduğu gibi bu dönüş, bizim yörünge adını verdiğimiz yollarda, düzen içinde ve
hiç durmaksızın gerçekleşir.
Atom en
mükemmel mikroskoplarda bile görünemeyecek kadar küçük bir madde, dünya ise
içinde milyarlarca insanı barındırabilecek kadar büyük bir madde, Evren’de
de dünya gibi milyarlarca gezegen var
Eğer atom
yuvarlak ise,
Eğer hücre yuvarlak
ise,
Eğer dünya yuvarlak
ise gözle görülebilen gezegenlerin tamamı yuvarlak ise o zaman insan neden bir
dairenin içinde değil sorusu ilerleyen aşamalarda cevap bulacaktır. Şunu gönül
rahatlığı ile söyleyebiliriz ki ''insan ana mamul değildir ara mamuldür.''
Bu durumda çok
rahatlıkla söyleyebiliriz ki:
Dünya ve gezegenler
insan için yaratılmamıştır.
İnsan Dünya ve diğer
gezegenler için yaratılmıştır.
Böyle bir durumda
atom altı parçacıklardan başlayarak bilinen Evrenlerin sonuna kadar Evren’in
efendisi insan değil maddenin ta kendisidir. Bunu kabullenmek zor biliyorum ama
gerçek budur.
Hücre nasıl ki kendi yaşamını sürdürürken aynı zamanda dış dünyaya da gerekli
olan her şeye katkı sağlıyorsa,
İnsanın insan için,
İnsanın her canlı için,
İnsanın ve canlıların dünya için,
Dünya’nın Evren için, Evrenin diğer Paralel
Evrenler için yapacağı olumlu katkılar olmak zorundadır.
Fakat
şu an üzerinde durulması gereken konu tufan riskidir.
Yeni bir Nuh Tufanı geldiğinde hazırlıksız
yakalanmak yerine şimdi dünya dışından uzatılacak ele ön yargılı yaklaşmamak
gerekir.
Belki dünya dışından gelip yardım edecekler belki de hiç gelmeden
milyonlarca ışık yılı öteden sinyal gönderip bizi yönlendirecekler. Ben her
durumda iyi ve güçlü bir katkı sunacaklar kanaatindeyim.
Biraz dikkatli bakınca uzun yıllardır her şekilde uyarıldığımızı
görmek mümkün olabiliyor. Ünlü Türk Şairi Necip Fazıl’ın Çile isimli şiirinde
bazı kıtalara bakar mısınız?
Adeta muhtemel yeni bir Nuh
Tufanı anlatılmış.
Satır aralarında gerçek çilenin kapıyı çalmak üzere olduğundan
haber verilmiş gibi izlenime kapılmamak mümkün değildir.
ÇİLE
şiirinden bazı bölümler
Gâiblerden bir ses geldi: Bu adam, [ Uzaktan birileri uyarılıyor ]
Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
Ve uçtu tepemden birdenbire dam, [ Tufan ][ Ya da kıyamet ]
Gök devrildi, künde üstüne künde... [ Tufan ][ Ya da kıyamet ]
Bir bardak su gibi çalkandı dünya, [ Tufan anlatılıyor ]
Söndü istikamet, yıkıldı boşluk. [ Tufan ]
Al sana hakikat, al sana rüya! [ Tufan gerçekleşme anı ]
İşte akıllılık, işte sarhoşluk!
Nizam köpürüyor, med vakti deniz, [ Tufan anlatılıyor ]
Nizam köpürüyor, ta çenemde su. [ Tufan daha nasıl anlatılabilir? ]
Suda bir gizli yol, pırıltılı iz, [ Tufan’dan sağ çıkanlar olabilir diyor ]
Suda ezel fikri, ebed duygusu. [ Tufan ]
Öteler öteler, gayemin malı, [
Dünya dışı ile bağ ]
Mesafe ekinim, zaman madenim.
Gökte samanyolu benim olmalı, [
Lojistik Evrim ]
Dipsizlik gölünde, inciler benim. [ Gezegenlerin ahengi ]
Nizam
köpürüyor cümlesinde geçen nizam kelimesinin anlamı ‘’ dizi, sıra, düzen, usul,
tertip, yol, kaide’’ şeklindedir. Suda gizli bir yoldan anlamamız gereken şey
ise tufanda en azından insan ırkının devamının sağlanacağı bir çıkış yolunun da
olduğu vurgusu dikkate alınmaya değerdir. Bunlar benim kişisel yorumumdur.
Herkes farklı yorumlayabilir elbette ancak ben bu uyarıyı böyle algıladım.
Kuraldışı Ötesi Yayıncılıktan çıkan
Barbara Marciniak’ın yazdığı Pleiades Öğretileri 1 kitabından Lojistik Evrime
dair belirtiler,
Buradayız. Pleiades’den gelen kolektif bir enerjiyiz. Uzun bir öykümüz
var. Atalarımız gelişimini tamamlamış başka bir Evren’den geldiler. Siz sadece
bir gezegenin gelişimini tamamlaması üzerine çalışıyorsunuz. Bizler size bu
hedefinizde yardım etmek üzere buradayız. Bu gelişim ya da dönüşüm çok uzun
çağlar önce duyuruldu.
Dünya’da
olanlar bütün Evreni etkileyecek.
Buradayız
derken geldiklerini ilan ediyorlar, ilk cümleleri budur, kesin ve net. Pleiades
olabilir, Pleiades’den farklı bir yerden de gelmiş olabilirler Sirius olabilir
ya da başka bir yerden gelebilirler.
Çok
yakından ya da çok uzaktan da geliyor olabilirler. Gezegenin gelişiminin
tamamlanması için harici bir yardım olacağını kanıtlıyorlar. Dünya’da olanlar
bütün evreni etkileyecek derken de Evren’in zarar görmemesi için yardım
edeceklerini beyan ediyorlar.
Bütünlenme, kim olduğunuzu anlamanıza bağlı. Ancak bu şekilde deneyimi
sürdürebilirsiniz. Atalarımız bütünlemesini kendi kendine gerçekleştiren bir evrenden
geldiler.
Gelişimin ardındaki gücün İlk Yaratıcı, İlk neden ya da İlk Yaratıcı’nın
zaman içindeki yolculuğu olduğunu sonradan anladılar. Geldikleri evren, özünü
keşfetmiş bir evrendi. Öz
yaratıcılıktı. Özün ne olduğunu keşfederek bizlerin Yaratıcılar olduğunu ortaya
çıkardık.
Kendini ilah yerine koymak değil de buradaki Yaratıcılıktan kastın icat
etmek ya da daha önceki evrim deneyimlerini aktarmaktır.
Demek ki şu ana kadar kim olduğumuzu anlayamamışız.
Bizim “şimdi” olasılıklarımızın birinin içinde bir zorbalık ve karmaşa
alanı da bulunuyor. Dünyanın aynı zorbalık ve bozulmayı içeren olası
geleceklerini gördük.
Terminatör filmi benzeri bir durumdan bahsediliyor galiba.
Geçmişe dönüp geleceğin yeniden dizaynı.
Tarihiniz
çok özel zamanlardan geçiyor.
Sisteminizde, bizim korku salmak için burada olduğumuza inananlar var ama
bu doğru değil. Hiçbirinizi korkutmak istemiyoruz. İstediğimiz, size bilgi
vermek. Karanlık bir odada oturur sesler işitirseniz bu korkutucu
olabilir.
Ama seslerin kaynağını görmek için ışığı yakarsanız artık o kadar
korkutucu olmayacaktır.
İçinde
bulunduğunuz, benliğinizin bir bölümünün göremediği bir düzen var. Benliğinizin
bir bölümünün anlamlı bir bakış açısından yoksun bir şekilde davrandığı, kimi
zaman sizi yolunuza geri getirecek olaylar gerçekleşir.
Kek
pişirmeye benzetilebilir bu. Tarifteki her malzeme kendi içinde bir bütündür ve
kendi yapı anlayışına sahiptir, un, yağ,
şeker. Hepsini bir araya getirdiğinizde bir kaos yaratıyormuşsunuz gibi
görünür. “Her şeyi mahvediyorsun!” diyebilir birisi, “Yumurtayı mahvettin.
Şeker nereye gitti? Bütün temel malzemeyi mahvettin.” Herhalde böyle
söyleyenler, ısının sihirli katalizör etkisini anlamayanlardır.
Bu zamanda
gezegende bütün bireysel yapılar kaos gibi görünecek şekilde erirken ve
yaratmak için birleşirken katalizör enerjisini görüyoruz. Tıpkı belirli
malzemelerin karışımının kaosundan kekin doğması gibi bundan da yeni bir şey
doğacak.
Kek
hamurunu karıştırdıktan sonra pişmesi için fırına koyacağınızı anlamayan birisi
yapışkan hamura bakıp bundan hiçbir şeyin çıkmayacağını düşünebilir. Gezegendeki
çoğu insan kaosun ötesinde daha yüksek bir düzenin olduğunun, bir tarifin
izlendiğinin farkında bile değil.
Yine de bu
durum Orta Doğu’da yaşanan dramları haklı kılar mı?
Eğer bu
teori gerçekse bu işin daha insani bir yolu yok mu?
Dünyanıza
ölüm ve yıkım gelse de, ölüm ve yıkımın bu gezegene her sonbaharda geldiğini
anımsayın. Don, çiçekleri ve ağaçlardaki yaprakları öldürür, bitkiler solup
ölür. Her zaman yalnız yaz olduğu bir yerde yaşayan birisi sonbaharı gördüğünde
belki çok endişelenecektir.
“Aman
Tanrım!” Dünya mahvoluyor burada. Bütün güzellik yok oldu, ” diye düşünecektir.
Dünyada sürüp gidenin de bu olduğunu anlayın. Yenilerinin doğabilmesi için
eskilerinin öldüğü bir mevsim bu. Bunların tümü Tanrısal Plan’ın parçalarıdır.
Sonbaharda
dökülen yaprakların ölümü ile insan ölümü aynı mı? Corona Virüs salgını da bu
şekilde yaşlıları etkilerken çocukları ve gençleri daha az etkilemekte ise bu
durum da ‘’yenilerin doğabilmesi için eskilerin öldüğü mevsime’’ örnek
verilebilir mi?
Bir gezegene
ulaşmak için bir kapı ya da yolunuzun olması zorunludur. Uzay’da, diyelim
Jüpiter’e uçabilirsiniz ama gezegendeki yaşamın zaman çerçevesine girmenizi
sağlayacak kapıyı bulamazsanız terk edilmiş ve yaşam barındırmıyor gibi görünen
bir yere inebilirsiniz.
Kapılar, gezegenin
yaşamın var olduğu boyutlarına girmenizi sağlar. Bu kapılar zaman koridorlarına
açılır ve çok boyutlu deneyim alanları olarak çalışırlar.
Dünya
üzerinde farklı türlerin, uzaydan gelen yaratıcı tanrıların girişini sağlayan
çeşitli kapılar vardır. Dev kapılardan biri de uğruna savaş verilmekte olan
Orta Doğu kapısıdır. Dünya tarihinde gerilere doğru gidecek olursanız bu
kapıdan ne kadar çok din ve uygarlığın geçtiğini göreceksiniz. Çapı yaklaşık
bin mil olan dev bir kapıdır bu. Ortadoğu’da bu kadar çok hareket olmasının
nedeni bu kapıdır.
Yahudilerin vaat edilmiş
topraklar için savaştığını düşünüyoruz ama belki de Yahudiler yeni bir Nuh
Tufanı’nda insan ırkının devamı için bu mücadeleye hazırlanıyor da olabilirler.
Dicle ve
Fırat ırmakları arasında yer alan eski Mezopotamya Uygarlığı, belli bir
uygarlığın giriş yaptığı bir uzay kolonisiydi.
Muhtemel bir tufanında sadece bu vaat edilmiş
topraklar alanında bulunanlar hayatta kalabileceklerdir.
Buradan uzaya açılan kapıdan sınırlı sayıda kişiler geçerek neslin devamını
sürdürebileceklerdir. ABD’de Avrupa’da dünyanın birçok yerinde çok iyi imkânlarla
yaşayan Yahudiler bu yer için neden bu kadar mücadele vermiş, şimdi daha
belirgin daha anlaşılır hale geliyor.
Pek çok şeyi yargılama ve kötü olarak etiketleme
fırsatı ile karşı karşıya gelmek üzeresiniz.
Ama yargılayıp etiketlediğinizde yeni gerçeklikleri
deneyimleyip hissedemeyeceksiniz. Bunun bir özgür irade alanı olduğunu ve son
plan, oynanacak son kart olan bir Tanrısal Plan bulunduğunu her zaman göz
önünde bulundurun. Hepinizin bu son kartın bir ‘as’ olacağını hatırlaması
gerekiyor.
Dünya öyle
derin, öyle yüce bir hazine ki, uzayın uzak köşelerinden varlıkları güzelliğini
esirgemeleri için kendine çekiyor. Güzelliğini içinizde hissetmenizi, kendi
varlıklarınızda yaşatmanızı istiyoruz.
Bu
güzelliğe, varlığınıza dokunma izni verdiğinizde derinden etkileyecek sizi ve
insan ırkı olarak dünyanın güzelleştirilmesinin, öncelikler arasında ilk sırayı
almasını istemeye başlayacaksınız.
Dünyaya
karşı sorumluluğunuzu uyandırmak için bu düşünceyi içinize ekmek istiyoruz.
İçinizde kendinize karşı sorumluluğunuzu uyandırdık, olabileceğinizin en iyisi
olma yolundasınız, peki, dünya için neyi
nasıl yapacaksınız?
Size mümkün olan her an
kendiniz için en iyi olanı talep etmeyi öğrettik. Dünya sizin yuvanız olduğuna
göre, bu enerjiyi şimdi dünyaya nasıl yönlendirecek ve bildiklerinizle bu gezegen
üzerinde nasıl bir etki uyandıracaksınız?
Kaçınız
onu kutsal bir yer olarak görüp, kendi mülkü olarak algılayıp üzerinde yürüdü
ve dünyaya, üzerine titrediğini bildirdi? Bu tür bir iletişim sizi dünya ile
ilişkiye sokacaktır.
Onunla
ilişkiye bu şekilde girin. Çöpünüze bakın, kaldırıp attığınıza bakın,
bilincinde olmadığınıza bakın. Bu, sizden kendiniz için yapmanızı istediğimiz
şeyin harika bir yansımasıdır.
Nereye
giderseniz gidin, dünyayla iletişim kurun ve uyanmakta olduğunuzu bildirin. Kendinizi
ışık ipi olarak düşünmelisiniz, nerede yürür, araba kullanır, uçar,
nereyi ziyaret ederseniz edin, ışık ipinizi taşıdığınızı unutmayın.
Gezegenin
çevresine örülen iplikler çoğaldıkça er geç olağanüstü kozmik bir ışık dalgası olacaktır.
Çılgınlığa yuvarlanmadan önce yavaşlamanın kıyısında bulunan Dünya’dayız. Dönüşün
yavaşlaması ve tersine dönüş ve yeni Tufan tehdidi daha yalın ve daha
net olarak nasıl anlatılabilirdi?
Dünya’yla
iletişim kurun, kulak verin ona, bırakın bu güzel gezegen size uyum içinde
yaşamayı öğretsin. Bu yavaş ilerleyen bir süreçtir, bir günde
öğrenmeyeceksiniz. “Dinleyin beni, hanginiz teninize böcek ilacı dökülmesini
ister?” diyen Dünya’ya kulak kabartın. Dünya’yı ilaçladığınızda olan budur.
Dünya duyarlı bir varlık ya da varlıklar toplamıdır.
Dünya’yı
yaratan duyarlı varlıklar, bu bilincin birliğine duydukları sevgi ve bilinç
için bir yuva olmayı deneyimleme arzusu ile hareket ederek geldiler buraya.
Bu, sizin
deriniz ve içinizde yaşayan bütün bakterilerin yuvası olmanıza benzer. Onlarla
çalışırsınız.
Dünya, iyi
bir ana olmak için çocukları derslerini kendi başlarına almaya bırakmak
gerektiğini bilir. Sizin dersiniz de kuşkusuz sorumluluk. Bir şey istediğinizde
hedefinize ulaşmak için yapmanız gereken şeyler, almanız gereken sorumluluklar
vardır. Dünya, yüzeyine ve içine hasar vermenize izin vererek insanlara
sorumluluğu öğretiyor.
Ama atom bombası ile de hem kendinizi hem de beni
yok edin de demiyordur herhalde öyle değil mi? Hırsınızın bir sonu olmalı.
İnsanlık
fazla ileri gittiğinde, tehlike içinde olan Dünya, sakinleri olan sizlerin daha
büyük bir ders almanız için yuvanıza nasıl bakmanız gerektiğini öğretmek üzere
ne gerekiyorsa onu yapar.
İnsanlığa
karşı beslediği tanrısal sevgi ve öğretmen rolünün -sizdeki tanrısal- kabulüyle
Dünya, saygısızca değil, onunla iş birliği ve sevgi içinde nasıl yürüyeceğinizi
anlayabilmeniz için size gizlerini öğretecektir.
Eğer
insanlar değişmezse değerlerini değiştirmeyecek olan Dünya, kendisinin
yokluğunda insanoğlunun da var olmayacağının bilincine varılmazsa, kendi
inisiyasyonu ve daha yüksek bir frekansa erişime karşı beslediği sevgi ile onu
yeniden dengeye getirecek bir temizliğe girişecektir.
Pek çok
insan için bir öğleden sonra bu gezegeni terk etme olasılığı vardır. Yeni bir Tufan bu temizlik için
olabilir mi?
Belki bu
şekilde kalanlar uyanır ve neler olduğunu anlar.
Başından
beri sizi harekete geçirecek, yüreklendirecek bir küresel değişimin gerekliliği
konusunda uyarıcı olaylar oldu.
Dünya’ya ne olacağı
herkesin değişime ne kadar gönüllü olduğuna bağlıdır. Eğer Lojistik Evrim
gerçekleşirse bir sorun yok ama gerçekleşmez ise, Dünya’nın mevcut durumu da
Evren’e zarar verecek boyuttaysa, sanırım gecikmeli olarak Maya kehanetleri
gerçek olacak. 2012’de bu kehanetin gerçekleşmemiş olması herkesi harekete
geçirip dünya için ne yapabilirim diye düşündüreceği yerde, nasıl olsa kıyamet
kopmaz havası doğurdu.
Bunda
sizin sorumluluğunuz nedir? Siz ne kadar isteklisiniz değişime? Artık bu konuda
sadece konuşmanın değil, eyleme geçmenin zamanıdır. Kendi yaşamınızda değişmeyi
vaat ederseniz, değişimi Gezegen için de kendiliğinden olası kılarsınız.
Dünya,
bütünlüğü için çabalıyor. Bu zamanda Gezegen, kendisini bütünlüğü elinden
alınmış, onuru lekelenmiş ve sevilmekten uzak hissediyor. Dünya sizi seviyor ve
çalışmanız için bir yer veriyor, yaşayan bir organizma o. Küresel bütünlüğünü
yeniden oluşturmak ve size kendisini severek kendinizi sevmenin önemini
anlatmak üzere.
Kendinizi
sevin, Dünya’yı sevin çünkü bu ikisi aynı şey.
İnsan ırkı
bugün Dünya’nın sorumluluğunu üstlenmediği için bunun hiçbir anlamı yoktur.
Mevcut ırk, yuvasını onurlandırmayı öğrenmek zorundadır.
Hepiniz
bedenlerinizi onurlandırmayı öğrenmek zorundasınız çünkü bedenleriniz olmaksızın
burada var olamazdınız, dünya olmadan burada olamazsınız.
Dünya tahmin
edebileceğinizden daha esnektir.
Sizi
besleyip desteklemek üzere de burada o. Hayvanlar da sizinle iş birliği içinde
çalışmak üzere burada. Sevgiyle yapıldığında her şeyin arkasında Yaratıcının
gücü vardır.
Sevgiyle yapıldığında ortada
ne acı olur ne de zarar.
Davranışlarınız
hakkında karar verirken bir rehbere gereksinirseniz sorun kendinize,
“Bütünlüğümün en yüksek düzeyinden mi hareket ediyorum? Sevgiyle mi hareket
ediyorum? Dünya, hayvanlar, karşılaştığım herkes ve her şeyde sevgi mi benim
niyetim?”
Eğer süreç
içinde sevilir ve onurlandırılırsa Dünya’ya ait her şey kullanılabilir. Asla
çabalarınızın boşuna olduğu duygusuna kapılmayın. İstediğinizde açıkça
niyetlenmek için zihin gücünüzü kullanın. Fizik ötesi âlemlerden yardım isteyin
ve elde etmek istediğiniz sonucu gözünüzde canlandırın. Gerçekliğinizi
yarattığınızı, herkesin gerçekliğini yarattığını anlayın. Herkesin her an
uyanma şansı var. Yaklaşımınız geniş açılı olsun.
Toplumsal
olarak da fert olarak da uyanmak mümkündür.
Bunun bir
başka benzeri kitabın başlarında uzaylılardan geldiği var sayılan mesajda da ifade
edilmiştir.
Yeterince
insan kendi gerçekliğini bilinçli bir şekilde yarattığında yeni bir gezegen
yaratacaksınız.
İşte bu cümle de Dünya’nın henüz doğmadığına iyi
bir delildir.
Bu, gerçek anlamda dünyaların bölünmesi olacak. Bu
bölünmenin gerçekleşmesi büyük olasılıkla yirmi yıldan uzun zaman almayacak. Bu
sırada Dünya muhtemelen birkaç kez savaşlarla kasılıp
kavrulacak. Kim olduklarını herkesin önünde ortaya koymaya gereksinen uzaylı
kuzenlerinizle çok şaşırtıcı ve karmaşa yaratan bir uzay draması
yaşayacaksınız.
Kitabın
başlarında uzaylılardan geldiği ifade edilen mesajda ‘’Bizim ortaya çıkmamızı
ister misiniz’’ sorusu vardı.
Burada
da diyor ki:
‘’Kim olduklarını herkesin önünde ortaya
koymaya gereksinen uzaylı kuzenlerinizle çok şaşırtıcı ve karmaşa yaratan bir
uzay draması yaşayacaksınız.’’
İki mesaj da birbirini
doğruluyor. İki farklı dünya-dışı varlık uyarısının ortak amacı muhtemel bir
tufan riskidir. Bu aşamada Dünya ister kendi hür iradesi ile isterse Uzay’daki
kuzenlerimizin güç ve kudreti ile, Dünya ve Evren bir birine entegre
edilecektir. (Lojistik Evrim)
Dünya’nın
kendi içindeki savaşlar yetmezmiş gibi bir de uzaylılarla yapılacak savaşlara
hazır olun uyarısı korkunç bir uyarıdır. Öte yandan gayet açık ve net bir
şekilde Dünya’nın doğumuna değinilmiş .‘’Yeterince insan kendi gerçekliğini bilinçli bir şekilde yarattığında
yeni bir gezegen yaratacaksınız’’ denilerek.
Dünya bir
boyutsal çarpışmaya doğru ilerliyor.
Lojistik Evrim bu acil duruma çare
olacak bir plandır.
Tufan için
tedbir almak bu aşamada mümkün, ilerleyen aşamada olanaksızdır. Ol deyince
oldurmak sadece Yaratıcıya mahsustur.
Sizler de
düşüncelerinizle sürekli olarak başka gerçekliklere ayrılıyorsunuz. Dünya’yı
değiştirmiyorsunuz, hangi dünyada yaşıyorsanız değiştirdiğiniz o.
Bu da bizi
Dünya’nın katı olmadığı fikrine geri götürüyor. Dünya enerjiden oluşuyor,
enerji ise Dünya’nın içinden ona katılanların düşünceleriyle biçimleniyor.
Olası dünyalar
ve olası deneyimler her zaman vardır ve olmuştur. Şimdiki sizden oldukça farklı
yaşamlar süren olası “sizler vardır.
Paralel Evrenlerin varlığına net bir
kanıt olmuş bu uyarılar.
Birçok
katılımcı ve gözlemcinin olduğu büyük bir enerji kutuplaşması gerçekleşiyor.
Gözlemlemeye gelenlerin çoğu aynı zamanda süreci kesintiye uğratmak için de
geliyor.
Bu dönemde kim dost, kim düşman, iyi
ayırt edebilmelisiniz.
Süreç
tamamlandığında tam anlamıyla yeni bir dünya oluşturacaksınız. Bir düşten saf
ve güzel bir dünyaya uyanmış gibi olacaksınız. Göklerinizi, izleyen ve sizin
bunu nasıl yapacağınızı görmek için bekleyen, yardımlarını sunan gözlemcilerle
dolu. Lojistik
Evrim kitabı anlamını buldu.
Dünya’nın henüz doğmadığına başka bir
kanıt gerekir mi?
Dünya
değişimini gerçekleştirdiğinde herkes aynı şeyi deneyimlemeyecek. Böylece,
birisi için, bildiği şekliyle yaşamın sonu ve korkunç bir yıkım olabilirken,
başka birisi için vecd hali olacak. Bütün potansiyeller var.
Yeni bir Nuh Tufanı’nda kurtulanlar
da olabilir. Göçüp gidenler de olabilir. Bu, tufana herkesin ne derece hazır
olduğuna bağlıdır. Öte yandan ilerleyen aşamada, bahsi geçecek olan ayırım konusunda
iyiler ödülünü alırken, kötüler ceza çekip bedel ödeyecektir.
Tufan uyarısı geçmişe dair her kayıtta yer
almaktadır.
Muazzez İlmiye Çığ’ın Sümerlilerde Tufan / Tufan’da Türkler
kitabında Tufan çok kapsamlı bir
şekilde anlatılır.
Zecharia Sitchin’in Enki’nin Kayıp kitabında da aşağıdaki şekilde Tufan’a yer verilir. Sümer tabletlerinde
belirtilen
Tufan’la ilgili hususlardan bazıları aşağıdadır.
Dokuzuncu
Tabletin Özeti
“Afete yol açacak tufanın yaklaştığını gösteren işaretler artar. Anunnakiler’in
çoğu Nibiru'ya dönmek üzere yola çıkarlar. Enlil, insanlığın yok olmasına izin
verecek bir planı zorla kabul ettirir. Enki
ve Ninmah Dünya’nın Yaşam Tohumlarını koruma altına almaya başlar. Geride kalan
Anunnakiler tufan gününe hazırlanırlar.”
Dokuzuncu
Tabletten Alıntılar
“Onun günlerinde dünyadaki ıstıraplar iyice arttı, kuraklıklar ve
salgın hastalıklar dünyayı kötü etkiledi.
İgigiler’in ve dünyalı kızların birleşmeleri Enlil'i çok rahatsız
etmekteydi. Marduk'un bir dünyalı kızla evlenmesine çok üzülmüştü Enlil, onun
gözünde artık Anunnakiler’in dünya görevi sapkınlaşmıştı, uluyan, bağıran dünyalı
kalabalıklar onun için bir lanetlenme haline geldi.
Ziusudra'nın günlerinde kuraklıklar ve salgın hastalıklar dünyayı kötü etkiler oldu. Ağrılar, baş dönmesi,
titremeler, ateşlenmeler dünyalıları etkisi altına aldı. Dünyalıların yayılıp
yaşadıkları topraklarda, pınarlarından sular yükselmedi. Toprak rahmini
kapattı, yeşillikler fışkırmadı.
İzin ver de dünyalılara gölet ve kanal inşa etmeyi öğretelim,
‘Men ederim böyle bir işi,’ dedi Enlil, Enki'ye. Bırak dünyalılar açlıktan,
salgın hastalıktan kırılıp yok olsunlar!
Anunnakiler de kendi hayatlarından endişelenmekteydiler. Kendi tayınları
da azalmıştı. Dünya’nın değişimleri sebebiyle onlar da kötü etkileniyorlardı.
Nibiru'da âlimler uyanda bulundular, insanları meydanlarda topladılar,
her şeyin Yaratıcısı, ilksel günlere dönmekteydi gökler. ‘Her şeyin Yaratıcısı
öfkeli!’ sesleri yükseliyordu bağıran insanlar arasından.
Musibetler giderek artmaktaydı dünyada, korku ve kıtlık kaldırmıştı
başlarını. Denizlerin ötesindeki diyardaki sığınağında Ninurta'nın önceden haber
veren aygıtları kuruluydu. Dünya’nın dibindeki sarsıntılar ve asabiyeti
aygıtlarıyla belirledi. Garip bir durum
yaklaşmakta!
Nibiru' da âlimler yaklaşan afete dair Kral’a önceden uyanda
bulundu. Nibiru bir sonraki geçişinde Güneş'in yakınlarından, Dünya ağ gücüne
maruz kalacak Nibiru'nun, Lahmu kendi turları üstündeyken Güneş'in diğer
tarafında bir durak alacak.
Dünya’nın büyük aşağısında, Akdiyar’ın kar buzunun sabitliği gevşiyor.
Nibiru bir sonraki geçişinde Dünya’nın en yakınından, Akdiyar’ın kar buzu
üstünden kayıp kopacak.
Bir su afetine yol açacak: Kocaman bir dalga, bir tufan ile kaplanacak
dünya!
Sümer tabletleri
binlerce yıl önce yazıldığına göre, o devirde henüz var olmayan bir tufandan
söz etmek olanaksızdır. Sel görmeyen seli bilmez, deprem görmeyen depremi
bilmez, güneş görmeyen yanmayı, soğuk görmeyen donmayı bilmez.
Burada bir tufandan söz ediliyorsa
binlerce yıl öncedeki bir kurgulanmadan da bahsedilemez. Bir tufan ile kaplanacak dünya diye işaret edilen durum o dönemi
kast ediyor.
“Afetin geçmesini bekleyip Dünya’nın kısmetine tanık olacağız! Komutan
olarak kalmayı ilk seçen ben oluyorum!”
Böyle diyordu Enlil. Diğerlerinin neyi seçeceği kendilerine
kalmış! “Babamla kalıp afetle yüzleşmeyi seçiyorum!” Böyle ilan etti Ninurta. “Tufandan
sonra okyanusların ötesindeki diyara geri döneceğim!” Enlil'in dünyada ilk
doğan oğlu olan Nannar tuhaf bir dilekte bulundu.
Tufanın yatışmasını dünya semalarında değil de Ay' da
beklemek, buydu dileği. Enki meraklanıp şaşırdı, Enlil'in aklı
karıştı ama bu dileği onayladı.
Muhtemel bir tufanı ay
üzerinde geçirmek, yedi gün boyunca Ay’da kalıp sonra tekrar Dünya’ya dönmek bugünün
teknolojisinde bugünün imkânlarında hayal ötesi bir şey. Demek ki o dönemde
böyle bir destek dünya dışından gelmiş. Bundan ala kanıt mı olur?
Onuncu
Tabletin Özeti
Gizemli elçi bir rüya görümde Enki'ye görünür. Enki'ye oğlu
Ziusudra aracılığıyla insanlığı kurtarması söylenir. Enki bir bahaneyle
Ziusudra'yı bir denizaltı inşa etmeye yönlendirir.
Tekneye bir kılavuz biner, yanında Dünya’nın yaşam tohumlarını
getirir. Nibiru’nun yaklaşması Akdiyar'ın buz örtüsünün kaymasına neden olur. Oluşan
gel git dalgası dünyayı suyla kaplar. Geride kalan Anunnakiler yörüngeden Dünya’nın
başına gelenlere hayıflanırlar. Sular çekilir, Ziusudra'nın teknesi kurtuluş dağının
üstüne oturur.
Bir kasırgayla aşağıya inen Enlil, Enki'nin hilesini keşfeder.
Enki bunun Her Şeyin Yaratıcısı tarafından mukadder kılındığına
Enlil'i ikna eder. Felaketten sağlam kurtulan İniş platformunu geçici üs olarak
kullanırlar. Orada kurulan yaratılış odasında tahıllar ve davarlar
biçimlendirilir.
Eski diyarlarda yeni uzay tesisleri kurulur.
Onuncu
Tabletten Alıntılar
Oğlun Ziusudra'yı çağırt, yeminini bozmadan açıkla ona yaklaşan
afeti. Su heyelanına dayanabilecek, suya batabilecek bir gemi inşa etmesini ona
söyle. Sana bu tablette gösterdiğime benzer bir tekne, İçine binip kendini ve
akrabalarını kurtarsın. Kullanışlı olan, bitki olsun hayvan olsun her şeyin
tohumunu da yanına alsın.
Her şeyin Yaratıcısı’nın isteğidir bu!
Her devirde meydana gelen tufandan
insan ırkının en az zararla kurtulması ve neslin devamı için her İlahi dinde
bahsedilen Yaratıcının yol gösterdiğine dair ‘’ Her şeyin Yaratıcısının
isteğidir bu!’’ sözü çok anlamlı olmuş.
Bir ülkenin kendi imkânları
ile başaramadığı şeyler başka ülkelerin imkân ve kabiliyeti dâhilinde ise o ülkeden
yardım istenir.
Ama bu imkân ve kabiliyet Dünya
içinde mevcut değil ise, Dünya dışından yardım istenmesi son derece doğaldır.
Burada akla şu soru gelir: Peki, Dünya dışında Evren’de yaşam var mı? Olmekler,
Aztekler, İknalar, Kızılderililer Dünya’nın içinde kocaman bir kara parçasında
yaşarken onu bile son 5 asra kadar keşfedemeyen insan ırkının Evren’de yaşam
yok iddiası gülünçtür. Bu sorular dünde kaldı.
Bütün belirtiler muhtemel bir tufanda uzaylıların
Dünya’ya yardım etme konusunda istekli olduğunu göstermektedir.
İşimizi gücümüzü bırakıp Evren’den
bize yardım gelebilir mi? onun arayışına çıkalım demiyorum. Ama eğer uzaylılardan
böyle bir teklif gelirse ön yargılı olmayalım. Onlara savaş ilan etmeyelim.
Muhtemel bir tufanda bize
yardım edebilecek kadar imkân ve kabiliyeti olan uzaylılar art niyetli olsalar tufandan
önce de elini kolunu sallayarak dünyayı istila edebilirler zaten. Öyle değil
mi?
Hiçbir imkânımız yokken Don
Kişot gibi yel değirmenlerine savaş açmak yerine, yardım için gelen uzaylıları
anlamaya çalışmak daha isabetli olacaktır. Bir
tufan gerçeği ile karşı karşıyayız bunu bilin.
Sadece Samanyolu Galaksisi’nde
üzerinde insan yaşamına elverişli yüz milyarlarca Gezegen varken kim bizim Dünya’mıza
göz diksin?
Siz uzaylı olsanız her yeni
doğan günde bir biri ile savaşanların bu Dünya’sını ister misiniz? Dünya’nın
bütün ırkları delirmişçesine bir birini boğazlama derdinde iken kimse bu Cehennem’i
isteyemez.
Sümerlerin Onuncu Tablet’i şöyle devam ediyor,
Galzu rüya görümde tabletin üstüne yazı kalemiyle bir suret çizip
oyulmuş tableti Enki'nin yatağının başucuna yerleştirdi. Bu suret soluklaşıp
yok olunca rüya görüm sona erdi ve sıçrayarak uyandı Enki. Bir süre yatağında
kıpırdamadan yattı, rüya görüm üstünde düşündü hayretle.
Anlamı neydi ki, ne tür bir alamet içeriyordu?
Sonra yatağından çıkınca ne görsün, başucundaydı tablet,
Yalnızca bir rüya görümde görünen şey şimdi başucundaydı
somut! Titreyen ellerle aldı Efendi Enki tableti,
Üstüne
tuhaf biçimli bir tekne deseni çizilmişti.
Tabletin kenarlarında ölçü işaretleri vardı, geminin ölçülerini işaret
ediyorlardı! Ürküntü ve umut duygusuyla yataktan kalkıp dolaşan Enki gün doğar
doğmaz elçilerini gönderdi. “Çabuk buluna Galzu denilen kişi, onunla konuşmam
lazım!” Böyle dedi onlara. Gün batımında hepsi döndü geri ve şöyle bildirdiler
Enki'ye:
“Galzu adında kimseyi bulamadık. Galzu,” dediler, “çok oldu
Nibiru'ya döneli!” Çok şaşırmıştı Enki, gizemini ve alameti anlamak için
çabaladı. Gizemini çözemese de işin, verdiği mesaj çok açıktı! O gece gizlice
gitti Enki, Ziusudra'nın uyuduğu kamıştan yapılma kulübeye.
Yeminini bozmamak için Ziusudra'ya değil de kulübenin duvarına
konuştu Efendi Enki: “Uyan! Uyan!” diyordu Enki kamış duvara, konuşuyordu kamış
perdenin ardından.
Ziusudra bu sözlerle uyanınca Enki ona kamış perdenin arkasından
şöyle dedi: “Kamış perde, kamış perde! Sözümü işit, talimatımı iyi dinle! Tüm
yerleşimlerin, şehirlerin üstünü silip süpürecek afet gibi bir fırtına, insanlık
ve çocuklar yok olacak. Son karar bu, Enlil'in topladığı Meclis’in sözü böyle.
Anu ve Enlil ve Ninmah'ın dile getirdiği karar bu. Sözlerime kulak
ver şimdi, sana söylediğim mesajı iyice gözle: Evini terk et, bir gemi yap,
malından geç, hayatını kurtar! İnşa
etmen gereken teknenin planı ve ölçüleri bir tablette gösterilmekte.”
“Kamış kulübenin duvarına yaslayıp bırakacağım bunu. Gemin baştan
sona kapalı olsun tavanı, içeriden güneş ışığı görülmemeli. Palangası çok güçlü
olmalı, zifti suyu defetsin, diye sağlam ve sıkı olmalı. Tekne dönüp
yuvarlanabilir olsun ki su heyelanından tek parça çıkabilsin!”
Dalgalara, tsunamilere bile
dayanabilecek gemi yapmak mümkün değilken tufana dayanabilecek gemileri nasıl
inşa edebiliriz?
Her tarafı kapalı olacak, güneş
bile görmeyecek, takla atmalara ters dönmelere dayanıklı olacak. Hem
parçalanmayacak hem batmayacak hem de içinde İnsan ırkının devamı için gereken birçok
şey ve sayısız insan barındıracak. Bu gemiyi hayal edebiliyor musunuz? Nuh
başarmış öyle bir gemiyi ama biz hayal bile edemiyoruz. Ziusudra başarmış.
Söz konusu tufan ise ben
yanılıyor olabilirim, siz yanılıyor olabilirsiniz, biz yanılıyor olabiliriz,
hepimiz yanılıyor olabiliriz. Her konuyu teyit etmeliyiz, doğrusu ne ise onu bulup
hayatta kalmayı sağlamanın yollarını aramalıyız.
İnsan ırkının devamlılığını teminat altına
alabilmeliyiz.
Yedi günde inşa et gemiyi, doldur içine aileni ve akrabalarını, gemiye
su ve yiyecek yığ, evcil hayvanlarını da getir. Sonra, tayın edilen günde sana
bir işaret verilecek, suları bilen bir kılavuz tayın edeceğim sana, o gün sana gelecek. O gün
gelince gemiye binmeli, girişi de kapamalısın!
Güneyden gelecek büyük ve taşkın tufan, toprakları ve yaşamı mahvedecek.
Tekneni bağladığın palamar babalarından kaldırıp koparacak, tekne dönüp
yuvarlanacak.
Böyle bir manzarayı hayal edebiliyor musunuz?
Bu bir dalga değil,
Bir tsunami değil,
Bu bir tufan,
Küçük kıyamet, belki de büyük kıyamet, belki de insan ırkının sonu.
“Efendim! Efendim! Sesini işittim, bir de yüzünü göster!”
“Sana söylemedim ki bunları Ziusudra, kamış duvara konuştum ben!” Böyle
dedi Enki. “Enlil'in kararı, tüm Anunnakiler’in ettiği bir yemin elimi kolumu
bağlıyor. Yüzümü görecek olursak, diğer tüm dünyalılar gibi öleceğin kesin! Şimdi
kamış duvar, sözlerime kulak ver. Geminin amacı, Anunnakiler’in sırrı sende
kalmalı!”
Kasaba halkı sorduğunda, onlara şöyle diyeceksin: Efendi Enlil, Efendim
Enki'ye öfkelenmiş, Enki'nin Abzu'daki mekânına yelken açacağım, bir umut Enlil!
Yatışır belki!
Sonra sessizlik oldu. Ziusudra kamış duvarın arkasından çıkıp
geldi. Ay ışığında parıldayan lacivert taşından bir tablet görüp aldı eline. Üstünde
bir tekne sureti çizilmişti, ölçüler ise çentiklerle gösterilmişti.
Uygar insanların en zekisi olan Ziusudra duyduklarını anlamıştı. Sabah
olunca kasaba halkına şöyle duyurdu: “Efendi Enlil, ustam efendi Enki'ye çok
öfkelenmiş. Bu yüzden kızgındır bana Efendi Enlil. Daha duramam bu şehirde, bir
daha ayağımı basamam Edin'e, Abzu'ya, Efendi Enki'nin bölgesine yelken
açacağım.”
“Çabucak bir tekne inşa edip buradan ayrılacağım ki, Efendi
Enlil'in öfkesi yatışsın, güçlükler son bulsun, ki bundan böyle Efendi Enlil
üstünüze bolluk bereket yağdırsın!” Halk Ziusudra'nın etrafına toplanıp gemiyi
inşa etmek üzere telaşla birbirini teşvik etmeye başladığında daha öğlen olmamıştı.
Yaşlılar tekne ahşabından keresteler taşıdılar, küçükler sazlıklardan katran
getirdiler.
Marangozlar uzun tahtaları çekiçlerle dövdüler, Ziusudra bir kazanda
katran eritti. Tekneyi içten ve dıştan su geçirmez hale gelene dek ziftledi. Tabletin
üstündeki teknenin çizimine göre tamamlandı gemi beşinci günde.
Ziusudra'nın bir an önce yola çıkmasını isteyen kasaba halkı yiyecek
ve su taşıdılar gemiye. Kendi boğazlarından kesip ayırdıklarını verdiler ki bir
an önce yatışsın Enlil'in öfkesi!
Dört bacaklı hayvanlar da getirildi gemiye, tarlalardaki kuşlar kendiliklerinden
uçup kondular gemiye. Ziusudra eşi ve oğullarıyla bindi, onların kadın ve
çocukları da geldi. “Efendi Enki'nin bölgesine gitmek isteyen her kimse o da binsin!”
Böyle duyurdu Ziusudra toplanan halka. Enlil'in yağdıracağı bereketi düşününce,
ustalardan yalnızca bir kaçı kulak verdi bu çağrıya. Altıncı gün Ninagal, Büyük
Suların Efendisi gelip bindi gemiye. Enki'nin oğullarından biriydi, geminin
kılavuzu olarak seçilmişti.
Elinde sedir ağacından yapılma bir kutu vardı ve bunu gemide, hep
yanında taşıdı. Kutunun içindeydi, Efendi Enki ve Ninmah'ın topladıkları yaşayan
varlıkların yaşam özleri ve yaşam yumurtaları. Enlil'in gazabından saklanan,
istenirse dünyada yaşamı yeniden diriltecek olan! Ninagal ve Ziusudra gemide,
yedinci günün gelişini beklediler.
Yüz
yirminci şarda beklenmekteydi tufan
Ziusudra'nın ömrünün onuncu şarında gelmekteydi tufan,
Aslan Takımyıldızı’nın durağında birikip büyümüştü heyelan. Şimdi
bu, Dünya’nın üstüne yayılan tufanın ve Anunnakiler’in nasıl kurtulduklarının
ve Ziusudra'nın gemide nasıl hayatta kaldığının hikâyesidir. Tufan gününden
önceki günlerde dünya gümbürdüyor, sanki canı yanıyormuşsa inliyordu.
Afet çökmeden önceki gecelerde Nibiru göklerde ışıldayan bir yıldız
gibi göründü. Gündüz vakti karanlık basıyordu ve gece vakti Ay'ı sanki bir canavar
yutuyordu. Dünya sallanmaya başladı, daha önceden bilinmeyen bir ağ gücü
kışkırttı onu. Şafağın ışığıyla birlikte ufuktan kara bir bulut kalktı. Gün
ışığı karanlığa döndü, sanki ölümün gölgesiydi çöken. Ardından gümbürdeyen bir
gök gürültüsü patladı, şimşeklerle aydınlandı gök.
“Ayrılın! Ayrılın,” diye işaret verdi Utu, Anunnakiler’e. Gök
sandallarının içine çömelmiş Anunnakiler göğe doğru yükseldiler. On sekiz lig
ötede, Şurubak'ta parlak patlamaları gördü Ninagal:
“Kapat!
Derhal kapağı kapat!” diye bağırdı Ninagal, Ziusudra’ya. Birlikte çekip kapattılar ambar kapağının örttüğü menteşeli kapağı. Su
geçirmez, tamamen kapatılmış tekne, içine bir ışık huzmesi bile sızmadı. O gün,
o unutulmaz gün başladı tufan bir kükremeyle.
Akdiyar'da, dünyanın dibinde sallanmaktaydı dünyanın temelleri, binlerce
gök gürültüsüne denk bir kükreme ile temelinden kurtulup kaydı buz örtüsü. Nibiru'nun
görünmeyen ağ gücü çekip aldı onu ve Güney Denizi’ne kayıp çarptı. Bir buz
örtüsüne çarpıyordu diğeri. Akdiyar'ın yüzeyi kırılmış yumurta kabuğu gibi
ufalandı. Bir defada kabardı gelgit dalgası, suların duvarı göğe tırmandı. Daha
önce görülmemiş şiddette bir fırtına dünyanın dibinde kükremeye başladı.
Rüzgârını iteledi suların duvarı, gelgit dalgası kuzeye doğru
yayıldı. Kuzeye doğru ilerledi sular duvarı, Abzu topraklarına varmak üzereydi.
Oradan da yerleşilen topraklara dek ilerledi, Edin'i boğup geçti. Gelgit
dalgası, sular duvarı Şurubak'a eriştiğinde Ziusudra'nın gemisini
palamarlarından kurtardı büyük dalga, sağa sola çalkaladı, bir su uçurumu gibi
yuttu onu. Tam olarak suya battı ama gemi dayandı, bir damla su bile içeri
almadı.
Dışarıda fırtınanın dalgası öldürücü bir savaş gibi insanları ele
geçirdi. Hiç kimse yanındakini göremedi, yer kaybolmuştu, yalnızca su vardı. Bir
zamanlar zeminde dik duran ne vardıysa kudretli sularla süpürülüp gitti. Günün
sonunda suların duvarı hız kazanıp dağları da altına aldı.
Anunnakiler göksel gemilerinin içinde dünyanın çevresinde
turluyorlardı. Bölmelere doluşmuş, dış duvarlara dayanıp çömelmişlerdi. Dünyada,
aşağıda neler olduğunu görmek için uğraşıyorlardı. Göksel gemisinde Ninmah
doğum sancısı çeken bir kadın gibi haykırdı:
Yarattıklarım sularla dolu bir gölette yusufçuklar misali boğuldular, geçip
giden deniz dalgası aldı tüm yaşamı! Böyle ağlayıp inliyordu Ninmah. O’nun
yanındaki İnanna da ağlayıp ağıt yaktı: Aşağıdaki her şey, yaşayanların hepsi
kile döndü! Böyle ağlıyorlardı Ninmah ve İnanna, ağladılar ve hislerini yatıştırdılar.
Diğer göksel sandallardaki Anunnakiler bu azgın taşkınlık manzarası karşısında
acizdiler.
Kendilerininkinden çok daha büyük bir güce huşuyla tanık olmaktaydılar
o günlerde. Dünyanın meyvelerine açlık duydular, mayalanan iksire susadılar. Eski
günler, heyhat, kile döndü! Böyle diyordu Anunnakiler birbirlerine.
Muazzam gelgit dalgası dünyayı yalayıp geçtikten sonra. Göğün
savaktan açıldı, göklerden dünya üstüne salındı bir büyük sağanak. Yedi gün
boyunca yukarıdan gelen sular ile büyük aşağının sulan birbirine karıştı. Sonra
sınırına erişen su duvarı saldırısına son verdi. Ama gökten inen yağmurlar kırk
gün kırk gece daha devam etti. Anunnakiler tünedikleri yerden baktılar aşağıya:
Kuru toprak olan yerlerde şimdi bir su denizi uzanmaktaydı. Ve bir zamanlar
zirveleri göğe dek yükselen dağların tepeleri artık sulardaki adalar gibiydi. Ve
kuru topraklar üstünde yaşayan her ne vardıysa suların heyelanı altında yok
olmuştu.
En hızlı araba ya da en
konforlusu,
En büyük ev hem de en
kaliteli, her ihtiyaca cevap verebilen,
Son model akıllı telefon,
Hiç kimsenin giyemediği
elbiseler,
Hiç kimsenin yiyemediği
yemekler,
Hiç kimsenin gidemediği
yerlerde tatil yapabilmeler,
Lüks,
İhtişam,
Gökdelenler ve dahası şimdi
neredeler?
Bu dünyaya dair her şey
suların altında kalacaksa,
Bir adım sonrası
olmayacaksa o zaman bazı şeyleri elde etmenin peşinde koşar mıydınız?
Belki geçmişte bir tufan
olmadı.
Belki mitolojik bir şehir
efsanesi,
Belki Anunnakiler Sümerler’in
hayali olarak yarattığı bir durum,
Pleiades Öğretileri belki
gerçeklik payı olmayan bir şey,
Belki kaynağı uzaylılar
olarak gösterilen elden ele dolaşan mesajın da gerçeklik payı yok. Ama ölüm gerçek değil mi?
Hepimiz ölümlü değil miyiz? Ölmeyecek miyiz?
Dünyayı kasıp kavuran bir
Corona Virüsü yüzünden evlerimizden dışarı adım atabildik mi? Atlar, katlar,
yatlar Corona virüste bizler için ne anlam ifade etti? Dün para kazanmak için
etmediğimiz mücadele yoktu Corona virüste mikrop yüzünden paraya elimizi bile süremedik.
Corona zamanında neler anlamını yitirdi bir düşünün.
Açgözlü bir iş adamı oğlunu
terziye gönderir.
-
Oğlum git sor bakalım
pantolon kaç lira?
-
100 liraymış.
-
Oğlum git sor bakalım 80
olmaz mı?
-
Baba terzi 80’e veriyor.
-
Oğlum git sor bakalım 50
olmaz mı?
-
Baba terzi 50 olur diyor.
-
Oğlum git sor bakalım 20
olmaz mı?
-
Baba terzi kızdı biraz
öfkelendi, ama başından defetmek için kabul etti 20 olur dedi.
-
Oğlum git sor bakalım
bedava olmaz mı?
-
Baba terzi çok sinirlendi,
öfkeden çılgına döndü eline
ütüyü aldı pantolonu da bir
güzel ütüledi bir daha da sakın gelme dedi pantolonu da bedava verdi.
İşadamı istifini hiç
bozmadan çocuğa seslenir,
-
Oğlum git sor bakalım,
bedava iki tane olmaz mı?
Bedava iki tane olmaz.
Hepsi sizin olamaz.
Her şey sizin olamaz.
Siz bedava iki tane peşinde
koşarken, geri kalanlar bedelini ödeyerek bile hak ettiklerinden yoksun yaşam
süremez.
Tufan olursa sahip olmak
için peşinde koştuğunuz ve elde ettiğiniz her şey suyun altında, çamur
deryasında, balçık içinde kalacak.
Tufan olmazsa, işte o zaman da paylaşmayı öğreneceğiz.
Ötekinin varlığını kabul
edip saygı duyacağız.
Mümkünse sadece insan
insana saygı duymayacak.
Her bir canlı diğer bir
canlıya saygı duyacak.
Yaşam hakkına herkes saygı
duymalı.
Bir inek düşünün
Sütünü içiyorsunuz,
Peynirini yiyorsunuz,
Tereyağını sıcak ekmeğe
sürüp yiyorsunuz,
Yoğurdunu her yemeğe meze
yapıyorsunuz,
En sıcak günlerde ayranı
ile serinliyorsunuz,
Yetmiyor boğazına bıçağı
dayayıp, kesip, biçip, doğrayıp, etine göz dikiyorsunuz. Sütünü veren inek,
tereyağını veriyor, yoğurdunu, ayranını, peynirini veriyor ama yetmiyor, canını
alıyorsunuz. Tavuk olmazsa, yumurta olmazsa, balık olmazsa, koyun, kuzu olmasa
o zaman aç mı kalırsınız? Açlıktan mı ölürsünüz?
Dengeli beslenmeniz eksik
mi kalır?
KURBAN VE CANLILARIN YAŞAM HAKKI
Kurban olayı çok önceki çağlara
uzanır. Çok eski doğa dinlerinde, Mezopotamya, Anadolu, Mısır, Hint, Çin, İran
ve İbrani, yılın belli aylarında dini törenlerle kurban sunma geleneği vardır.
Ancak, insanlık tarihinde en
fazla şöhret bulan kurban olayı Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kesmeye teşebbüs
olayıdır. Çocukların kurban edilişi eski Sami dünyasından gelen bir şükran
geleneğidir.
Arkeolojik bulgular Eski Mısır'da
rahiplerin idaresinde ayin haline getirilmiş kurban kültünün bulunduğunu
göstermektedir. Özellikle Nil Nehri'ne insan kurban edilmesi çok yaygındır.
Bunun yanı sıra hayvanlar da
kurban edilir.
Kurban edilen hayvanlar
arasında ilkel kabile dinlerinde olduğu gibi totemler bulunur. Bu bağlamda
Tanrı Osiris adına düzenlenen kurban törenlerinde, kutsal bir boğa kurban
edilip on dört parçaya bölünür ve töreni izleyen insanlarca et tüketilir.
Kutsal bir boğa ya da öküz şeklinde
betimlenen Osiris’in dirilişini sembolize etmek için yenilen boğanın yerine
başka bir kutsal boğa konulur. Ayrıca Eski Mısır’da kurbanın Tanrıları
doyurmaya yaradığı düşünülmüş ve öyle anlaşılmıştır. En büyük Tanrı İsis için
de önce dua edilir, sonra onun adına bir inek kurban edilir.
Yani ineğin kurban edilmesi,
Ne Musa,
Ne İsa,
Ne Muhammet, döneminde var
olmuştur.
Çok daha önceleri var olan bir
gelenektir.
Sadece inek değil, insan da kurban edilmiştir.
Önceden muayene edilip kurban
olarak işaretlenmiş hayvanlar, kesilmek üzere tapınağa getirilince odun yığını
ateşlenir. Sonra bu ateşe şarap dökülür ve Tanrının adı çağrılarak kurban
edilecek hayvan kesilir. Kurban tapınakta yakılırken orada bulunanlar feryat
ederek üzüntülerini dile getirir. Bir süre sonra da bu insanlar, kurban edilen
hayvandan arta kalan etleri tüketir.
Eski Mısır’da kurban edilen
kuzu ve oğlağın kanı, çevreye sürülür. Sürülen bu kan, Tanrının hakkı sayılır. Bunun günümüzde kesilen bir kurbanın
kanının yeni alınan bir arabaya sürülmesinden farkı nedir? Demek ki bu gelenek
İslam’dan önce de varmış.
Eski İranlılar Tanrılara
kurbanlar, çeşitli bitkiler ve haoma içkisi sunmuşlardır. Zerdüşt, hayvan
kurbanını yasaklayarak Ahura Mazda'ya adak ve şükürler kurbanını telkin ettiyse
de ölümünden sonra canlı kurban âdetine geri dönülmüştür. İranlılar adak ve
şükranlarını Hürmüz'e, diğer takdimlerini de kötülüğü engellemesi için
Ehrimen'e arz ederlerdi.
Ünlü dinler tarihçisi Mircea Eliade’ye göre bu
olay eski doğu dünyasında sıkça uygulanan ve İbranilerin Peygamberler dönemine
kadar sürdürdükleri, ilk çocuğun kurban edilişi pratiğinden başka bir şey
değildir. İlk çocuk, çoğunlukla bir Tanrı'nın çocuğu olarak görülür, ilk
çocuğun kurban edilmesi, Tanrı'ya ait olanın geri verilmesi demektir. Sizce bu gün bu iş size anlamlı geliyor mu?
Yahudilikte bazı hayvanların
veya yiyeceklerin Tanrı'ya bağlılığın bir işareti olarak ve O'nun lütfunu
kazanmak, affını sağlamak niyetiyle bir mezbaha üzerinde tamamen ya da kısmen
yok edilmesinden ibaret olan kurban ibadetinin tarihi, Hz. İbrahim'e kadar
götürülmektedir. O’nun döneminde sığır, davar, kumru, güvercin gibi hayvanlar
Tanrı'ya sunulurdu.
Sümerler kurban edilecek
hayvanın türüne, cinsine ve rengine önem vermezdi. Onlar için mühim olan kanın
akıtılmasıydı.
Tarih öncesi dönemde başladığı
düşünülen kurban geleneğinin, günümüzde de etkilerini sürdüren bir ritüel
olduğu görülmektedir. Eski Çağ uygarlıklarına genel olarak bakıldığında kurbana
yönelik olarak gerçekleştirilen ritüellerin birçok toplumda ortak noktalar
taşıdığı izlenimi edinilmiştir.
Gerek uygulamalar gerekse
seçilen kurbanlık hayvanlar ve gerçekleştirilen ritüeller göz önüne alındığında,
Tek Tanrıcı dinlerdeki kurban
geleneğinin, Eski Çağ uygarlıklarındaki kurban geleneğinden köken aldığı, bir
yerde bunun bir devamı olduğu ve bu
motiflerden son derece etkilendiği sonucuna varılmıştır.
Babil’de haftanın yedinci günü
olan cumartesi uğursuz sayılır ve bu uğursuzluktan kaçınmak için adaklar adanıp
kurbanlar kesilirdi.
Asurlular’da ise, kurbanlık
hayvanı kesip Tanrılar’a sunmak gereklidir, yoksa Tanrılar insanın kendisini
yiyeceklerdir. Asurlular’da kesilen oğlak ya da kuzu gibi yavru hayvanların,
insanların bütün günahlarını temizleyeceğine inanılırdı.
Sanırım günah keçisi kavramı da buradan geliyordur. Sen günahı
işle bedelini keçi ödesin! Yaşamı veren Tanrı. Yaşam hakkını veren Tanrı’dır.
Bu hakkı veren Yaratıcının, yarattığının kurban edilmesi beklentisi içinde
olması düşünülebilir mi?
Ben bu kitabı yazarken, dünyanın
her yerinde milyonlarca insan Corona Virüs tehlikesi için karantina altında.
Marketlerde gıda maddeleri tükenmiş durumda. Bulundukları evlerinde mahsur
kalmış vaziyetteler. Evde ne bulurlarsa yemek en doğal haklarıdır.
İlahi dinlerin ortaya çıktığı dönemlerdeki hayat şartlarını hiç birimiz
bilemeyiz. Çöl ortasında eksen ekilmez, biçsen biçilmez, sürsen sürülmez, tarım
yapmak istesen de bu isteğine cevap verecek zemin yoksa o zaman bir insanın et
ile beslenmesi de normaldir.
Kurban, o günün şartlarına göre anlaşılabilir bir durumdur. Ama bu gün
her türlü beslenme seçeneği mevcutken, obezite sorunu ile uğraşıyorken, açlık
değil aşırı tokluk söz konusu olduğu halde, keyfe keder bir şekilde bir
canlının yaşam hakkına saygı duyulmamasını bütün insanlık kabul
etse de ben edemiyorum.
Kurban kesilmesindeki payın anlamı nedir?
Bir kendin yersin, yedi pay eder ve bunu komşularına dağıtırsın. Buradan
da kurban kesmekteki birincil amacın açlığın giderilmesi, kıtlığa çare olunması,
olarak öngörülebilir. Arabistan’ın yüzde kaçı çöl biliyor musunuz? %90’ı çöl olan bir yerde, o dönemde et yemek
zaruret de olabilir. Öte yandan kurban kesmeyi öneren inançlar kadar, tam tersini öneren inançlar da söz
konusudur.
Örnek
olarak, Maniheizm dini kurban kesmeye karşıdır.
Uygur Devleti'nin Millî Dini:
MANİHEİZM
3. yüzyılda Pers İmparatorluğu içinde, Mani tarafından
kurulan ve kısa sürede hızla büyük bir coğrafyaya yayılan bir dindir. Kutsal
kitapları Arzhang'dır. Mani dini en parlak dönemini 8. yüzyılda Uygur Devleti'nin millî dini olarak ilan edilmesi ile yaşamıştır. Mani kelimesi
eski Türkçe "Mengü" ve Çağatay Türkçesinde "Tanrı"
demektir.
Mani dininin dünya görüşünde Tanrısal aydınlık ile karanlık iki
rakip olarak karşı karşıya durur.
Bu ikisinin birbirleri ile mücadelesinde aydınlığın bir kısmı
karanlığın içinde (Dünyanın içinde) tutsak kalmıştır. Herhangi bir canı
söndürmek, hatta bir meyveyi dalından koparmak bile tanrısal maddeye zarar
verip aydınlığın tutsaklığını daha da uzatır.
Biz
bu devirde canlıları kurban ederken, atalarımız bir meyveyi dalından
kopartırken bile bin defa düşünmüşlerdir.
Seçilmişler hiçbir canlıyı incitmezler. Bu yüzden kendi başlarına
geçimlerini sağlayamazlar ve "dinleyenler" onların ihtiyaçlarını
temin ederler. Seçilmişlerin sindiriminde ışık ile karanlığın birbirinden
ayrıldığına, dua ve şarkı yardımı ile bu elde edilen ışığın tekrar Tanrı'ya
geri döndüğüne inanılır.
İnanca göre dünyanın sonunda ışık ile karanlık ebediyen
ayrılacaklardır. O güne dek bilinen tüm dinsel sistemlerin gerçek sentezi
olduğu ileri sürülmüştür. Manicilik aslında Zerdüşt düalizmi, Babilonya
folkloru, Budist ahlâk ilkeleri ve Hıristiyan unsurların bir karışımından
oluşmaktadır.
Bu bileşimde önde gelen anlayış iki ezelî ilkenin, iyi ve kötünün,
çatışmasıdır.
Lojistik
Evrim de iyi ve kötünün, çatışmasıdır. Bu açıdan bakıldığı zaman önerdiğim
konular aslında atalarımızın kabulü olan konulardır. Atalarımızın
dalındaki bir meyveyi bile incitmeyen anlayışının İslam dinine ters düştüğünü
kim iddia edebilir?
Bu din hem Doğu'ya, hem de Batı'ya doğru olağanüstü bir hızla
yayılmış, Kuzey Afrika, İspanya, Fransa, Kuzey İtalya ve Balkanlar'da bin yıl
süre ile dağınık ve süreksiz biçimde varlığını devam ettirmiştir.
Oysa asıl gelişimini doğduğu topraklar olan Mezopotamya, Babilonya
ile İran'da gerçekleştirmiş ve Doğu'da etkisini X. yüzyıldan sonralara kadar
sürdürdüğü Türkistan, Kuzey Hindistan, Batı Çin ve Tibet'e kadar yayılmayı
başarmıştır.
Mani'nin içinde büyüdüğü "Menakkede" adlı tarikat hakkında
ayrıntılı bir bilgi mevcut değildir. Bir tür su ile arınma yani
"vaftiz" uygulamasına sadık oldukları biliniyor. Tarikat üyeleri,
günahlarından arınmak için her gün abdest alıyor ve yiyeceklerini de su ile
temizliyorlardı. Ayrıca, et yemiyor ve şarap içmiyorlardı.
Hâlbuki geçmiş dönemlerdeki destansı
anlatımlarda bizlere neler öğretildi? Çiğ et yedi, kımız içti, ava çıktı,
vurdu, kırdı.
Atalarımız olan Uygurlar şarap içmiyormuş, et
yemiyormuş. Kurban kesmiyormuş ve her canlının yaşam hakkına saygı duyuyormuş.
Her üye kendine ayrılmış bulunan tarlada çalışmak zorundaydı. Tarikatı’n
yerleşik ve tarımsal görünümü bir Yahudi tarikatı olan Esseneler'i andırıyordu.
Bu benzeşimi güçlendiren diğer bir öğe de, kendi dinsel inançlarını tıpkı
Esseneler gibi "Yasa" (Nomos) olarak adlandırmalarıdır. Diğer önemli
bir unsur da, bu tarikatın, bir Yahudi uygulaması olan "Sabbat"
gününe riayet etmesidir.
Mani dini en parlak dönemini Uygur hükümdarı Bögü Kağan'ın hüküm
sürdüğü 762 yılında Uygurların devlet dini olarak ilan etmesi ile
yaşamıştır. Mani dininin misyoner uygulamalarının nasıl bu kadar başarılı
olduğu sorusu günümüzün birçok tarihçilerini meşgul etmiştir.
Mani dini 5. yüzyılda Roma İmparatorluğu’nda hızla yayılan Hıristiyanlığa
ciddi bir rakip olmuş, bu yüzden Romalılar bu dinin yayılmasını önlemek için çaba göstermişlerdir. Çin'in Ming döneminin kuruluşunda önemli bir rol oynamıştır. Mani
dini sonunda Avrasya’da birçok dinin içine işlenmiş ve böylece başka
dinlerin yeni kollarının ve tarikatlarının doğmasını sağlamıştır.
Mani, İsa'nın müjdelemiş olduğu "Paracletos"un, yani
bizzat Mani'nin döneminin geldiğini ilân etmiştir."Paracletos"
sözcüğü, Ruhulkudüs'e verilen bir isim olarak Yuhanna İncili'nde geçmektedir.
"Paracletos"un din dışı anlamı "şefaat eden, aracı,
arabulucu" biçimindedir.
Manicilikte gerçek gizem, köktenci ve evrensel düalizmdir. Manici
inanca göre bu gizem, Mani'nin ruhsal ikizi olan Paracletos tarafından Mani'ye
aktarılmış ve Mani de bu gizemi öğretmekle görevlendirilmiştir. Mani, on iki
yaşındayken ilk kez göksel bir ziyarete tanık olduğunu ve ilk ilahi
açıklamaları aldığını ileri sürer.
Mani'ye göre Zerdüşt, Buddha ve hatta İsa'nın başarılı
olamamalarının nedeni, kendi öğretilerini yazıya geçirmemiş olmalarında
aranmalıdır. Bu düşünce ile Mani, herkesçe anlaşılabilen basit bir dil
kullanarak kendi öğretisini yazıya dökmüştür.
Manici yazıların halktan gördüğü yoğun ilgi, Maniciliğin
karşısında olanların ve özellikle Hıristiyan Kilisesi'nin neden bu yazıları yok
etmeye çalıştıklarını açıklamaktadır. 279 yılında, Roma İmparatoru
Diocletianus, İskenderiye kentinde tüm Manici yazıların yakılmasını
buyurmuştur. Buna benzer yok etme çabaları yüzyıllarca sürdürülmüştür.
Hâlbuki İsa'dan sonra II. yüzyılın ortalarında İran'da doğan
Manicilik inancı, henüz ilk yüzyılını tamamlamadan Doğu ve Batı'ya yayılmayı
başarmıştı ve doğal olarak karşısındaki en büyük rakip Hıristiyanlıktı. Manicilik
ile Hıristiyanlık arasında uzun ve sert bir kavga cereyan etti.
Hıristiyanlık bu kez karşısında, akılcı yöntemleri ve başarılı
diyalektik çözümlemeleri olan, Hıristiyan Kilisesi modeline uygun örgütlenen
ciddi bir hasım bulmuştu. Her geçen gün,
Manicilik karşıtı kilise kuralları, devlet buyrukları ve düalist öğretileri
kötüleyen yapıtlar çoğalıyordu.
Hıristiyan Kilisesi, Manicilik karşısında geçirdiği korkuyu bir
daha asla unutamayacak, yüzyıllar boyunca karşılaştığı her düalist hareketi
Maniciliğin bir devamı ya da hortlaması olarak kabul edecekti. Batı'daki
Reformasyon hareketinden sonra, her ne kadar Kilise'nin dogmatik tutumunda
önemli bir değişim olmadıysa da, Maniciliğin araştırılması ve daha iyi
anlaşılması çabaları başladı.
Manici belgelerinin incelenmesi, Doğu ile Batı'yı Zerdüşt ile
İsa'yı birleştirmeye uğraşmış bir bilgenin varlığını gösteriyordu. Zamanla, eski İran ve Hint inançlarının daha
iyi anlaşılmasıyla, Maniciliğin kaynaklarına dair yeni açıklamalar elde edildi.
Maniciliğin temel öğretisi olan gnostik düalizmin eski Zerdüşt inançlarının yanı sıra, Hint
öğretilerinde kök bulduğu ortaya çıkarıldı. Böylece Manicilik, köktenci
düalizm, Doğu pagan inançları ve doğacı dinlerden kaynaklanan, Zerdüşt'ten yola
çıkarak düzenlenmiş ve İncil kalıbına dökülmüş bir gnostik inancı olarak tanımlandı.
Mani dini, Mezopotamya-İran düalizmi üzerine temellenen ve
evrensel bir din niteliğine ulaşabilmek amacıyla Buddhizm ve Hristiyanlıktan
aktarmalar yapan bir "syncretist" (bağdaştırmacı) inanç olarak
Doğu'ya ve Batı'ya doğru genişlediği belirlendi.
Bu genişleme, Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarında tam anlamıyla
etkindi ve ancak İslâm tarafından kesin olarak durdurulacaktı. Kısacası Mani,
Zerdüşt inancının da kaynağı olan Kalde-Babilonya potasında, Buddhist ahlâk
ilkelerini ve Hıristiyan öğretisini harmanlayan bir bilgeydi.
Ortaya çıkarılan son bulguların ışığında, Manicilik bir büyük din
olarak değerlendirilebilir. Üstelik "kitaplı" bir din, bir misyoner
dini, örgütlenmiş bir din, tüm büyük dinleri kendinde eritmek isteyen evrensel
ve nihaî bir din.
Ancak tüm bu niteliklerden daha önemlisi, her şeyin başına iki
ezelî ve karşıt iki ilkeyi, Işık ve Karanlığı yerleştirmiş olan ve İsa'nın
gelişini müjdelediği "Paracletos" tarafından gizemleri açıklanan
köktenci bir "gnosis"tir.
Yani buradan hareketle şunu söylemek mümkündür
sanırım, İslamiyet’ten önce putlara tapanlar Türkler değil, Araplardır. İslamiyet’ten
önce Araplar yoldan çıktığı halde Türkler bir meyveyi dalından koparmayacak
kadar yaşam hakkına saygı duymuşlardır.
Gnosis:
Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarında, Kilise babaları
çoğu zaman pek dikkatli ve titiz olmalarına karşın, temel teolojik konularda
kararsız duruma düşmüştü.
Çabalarını "Günahtan Arınma"
konusuna yöneltmişler ancak günahın asıl nedeni konusunda yetersiz kalmışlardı.
Oysa Hıristiyanlar için en önemli sorun günahtı. İçinde yaşadıkları, Roma
İmparatorluğu'nun acımasız, sefih ve belirsiz dünyası, hiç kuşkusuz günah dolu
bir dünyaydı.
Öyleyse, her şeye kadir olan, iyi
Tanrı tüm bu kötülüklere ve günahlara nasıl oluyor da izin veriyordu? Gnostisizmin
temelinde bu kötülük ve günah sorununu çözme arzusu yatar. Kilise bu konuda
tatmin edici yanıtlar üretemeyince, düşünürler kendi öz çözümlerini aramak
zorunda kaldılar ve bu arayışın sonunda Hıristiyan Düalizmi oluştu.
Örgüt
ve Ritüel
Maniciler iki sınıfa ayrılmıştır: Gizeme
ulaşmış olanlar ile sıradan inananlar ya da Mani'nin adlandırdığı gibi
"Seçkinler" ile "Dinleyenler". Manicilikte kadınlar da seçkinlerin arasına
kabul edilirdi. Bir tür ruhban sınıfı
olan seçkinler, çok zorlu hazırlık dönemlerinden ve çetin inisiyasyon
törenlerinden geçirilirdi.
"Consolamentum" (Teselli)
adı verilen inisiyasyon törenine pek önem verilirdi. Bu aşamadan sonra,
seçkinler "Tanrısal Işık" ile dolar ve artık bu ışığı dünyevî
nesnelerle kirletecek eylemlerden kaçınırdı.
Evlenmezler, mülk sahibi olamazlar, etyemezler,
şarap içmezlerdi. Tarım işlerinde çalışmamalı, hatta ekmeği bile
doğramamalıydılar. Günlük yiyecekleri ve yalın giysileri ile gezgin bir yaşam
sürmeliydi seçkinler.
Seçkinlerin ilkeleri, Buddhist
keşişlerin disiplinine şaşırtıcı ölçüde yakındı. Arada bulunan tek fark, Manici
seçkinlere yerleşik yaşamın yasak olmasıydı. Seçkinlerin yaşamı oldukça
zordu. Yaşamları üç mühürle bağlıydı: Ağız, el ve gönül mühürleri.
İlk mühür, tüm kötü yiyecekleri ve
kötü sözleri yasaklardı. İkinci mühür, canlı varlıkların içinde saklı bulunan
ışığa verilebilecek her türlü zararı engellemek içindi, adam öldürmek, hayvan
öldürmek, hatta meyve koparmak bile yasaktı. Üçüncü mühür, Manicilik inancına
ve temizliğine karşı çıkan her türlü düşünceyi yasaklamaktaydı.
Doğu'daki Etkileri
Hem Roma İmparatorluğu'nun, hem de
İran'da Sasanîlerin baskısına karşın, Manicilik hızla yayıldı. İran'ın doğusunda
bulunan ülkelerde çok başarılı oldu. X. yüzyılın başlarında, Arap tarihçi
El-Birunî "Doğu Türklerinin büyük çoğunluğu, Çin ve Tibet'te yaşayanlar ve
Hindistan'ın bir bölümü Mani dinine bağlıdırlar" diye yazmıştı. Son
zamanlarda Turfan kazılarında ortaya çıkarılan Manici resim ve edebiyat
bulguları bu açıklamayı kanıtlamıştır.
Doğu'da Manicilik, IV. yüzyılın
sonlarından başlayarak, Doğu İran'da sağlam bir sıçrama tahtası edinmiş ve
buradan hareketle İpek Yolu boyunca Afganistan'dan Tarım Havzası’na kadar
yayılabilmişti. Manicilik 762 yılında Uygurlar’da devlet dini olarak kabul
edilmiş ve böylelikle Çin'e doğru genişleme olanağına da kavuşmuştu.
IX. yüzyılda Uygur Devleti’nin yok
olmasından sonra, Cengiz Han'a kadar Tarım Havzası’nda varlığını sürdürmüştü.
Çin içinde Güney’e kadar inerek, buralarda varlığını gizli bir din olarak devam
ettirmeyi başarmıştı. Çin'in Fukien eyaletinde XVI. yüzyılda bile Maniciliğe
rastlanmıştı.
Maniciler kimi Emevî halifelerinden
müsamaha gördü, başkent Bağdat'ta az sayıda olmalarına karşın, Irak'ın birçok
köyüne yayıldılar. Ancak Emevîler’e oranla çok daha az dinsel hoşgörü sahibi
olan Abbasîler döneminde, Maniciler "zındık" olarak değerlendirilip
baskı görmüş, çeşitli suçlamalar nedeniyle cezalandırılmıştır.
Batı'daki
Etkileri
Batı'da Maniciliğin esas yurdu Kuzey
Afrika'ydı.
Mani'den sonra gelen ve ikinci
Paracletos olarak adlandırılan Adimantus da Afrika'da etkin olmuştu. Maniciliğin Afrika'daki en büyük önderlerinden
biri de, IV. yüzyılın sonlarında yaşayan Mileveli Faustus'tur.
Vandalların Afrika'yı ele geçirmesi
üzerine, Maniciler son bir girişimle, Arius mezhebine bağlı Vandallar'ı
Maniciliğe çekmeye çalıştı. 477-484 yılları arasında hüküm süren Vandalların Kralı Hunerik'in bu girişime karşı tepkisi çok sert
oldu ve Kuzey Afrika'daki tüm Maniciler ya sürgüne gönderildiler ya da yakıldı.
Maniciliğin Batı'daki merkezlerinden biri
de Roma kentiydi. 311-314 yılları arasında Papalık yapan Miltiades, "Liber
Pontificalis" isimli eserinde, Roma'daki Manicilerden söz etmekteydi.
İmparator Valentianus'un çıkardığı bir ferman, Roma'daki Manicilerin
kovuşturulmasını buyurmaktaydı.
384-388 yılları arasında da, Roma'da
"Martari" adında yeni bir Manici tarikat ortaya çıktı. Bu tarikat,
özgün Mani öğretisini değiştirmeyi amaçlayarak, seçkinlerin gezgin yaşamı terk
etmesini ve bir tür manastır düzenine girmesini öngörmekteydi.
XI. yüzyılda Doğu'dan, Bizans ve Bulgaristan
yolu ile gelen Paulician'lar ve Bogomil'ler Batı'yı etkiledi. Bunların düalist
öğretileri, Kuzey İtalya ve Güney Fransa'da tohumlanabilecek verimli alanlar
buldu ve böylece tarihte ilk kez Hıristiyan topraklarına yönelik Haçlı
Seferleri’ne yol açmış olan Kathar hareketinin temellerini attı.
Et yemezler ve savaşmak yasaktır.
Bu nedenle savaşma yetenekleri azalır.
Bu denli sıra dışı bir teoloji ve insanın
yazgısından çok "Işık" için ilgi besleyen bir dinsel inancın,
böylesine hızla yayılıp itibar görmesi oldukça yadırgatıcı bulunabilir.
Ancak, gnostik efsanelerin
bolluğu, ne denli akıldışı olursa olsun, bu tür yaratılış öykülerine inanmaya
hazır geniş halk kitlelerinin varlığını göstermektedir. Ayrıca, III. yüzyılda
Roma'nın baskıcı ve mutsuz dünyasında, tıpkı Hıristiyanlık gibi, herkese
kurtuluş vadeden bir inancın yayılma olasılığının ne ölçüde yüksek olduğu
Manicilik örneğinden açıkça anlaşılmaktadır.
Maniciliğin kısa sürede yayılması, ne
ondan önceki ne de sonraki dinsel inançların yayılmasına benzemez. Zira
Manicilik, diğer dinlerin aksine, kabul edildiği ülke ve topluluklarda hiçbir
temel politik ve sosyal değişim yaratmayı öngörmemiştir. Maniciliğin tümüyle entelektüel düzeyde
kalması ve toplumsal - politik değişimler yaratmakta iddiasız olması en zayıf
özelliğiydi.
Bu
özellik size bir yerden tanıdık geldi mi? Osmanlı İmparatorluğu da, fethettiği
yerlerde toplumsal ve politik değişimler yapmamıştır.
Sert ve savaşçı çağlarda,
uygarlıklarını barbar saldırılarına karşı koruma endişesindeki yöneticiler, bu
denli edilgen bir inancı onaylayamazdı. Toplumsal kuralları hiçe sayan,
yandaşlarına başıboş dolaşıp çalışmayı reddetmelerini ve sadaka ile
geçinmelerini buyuran, hayvanların öldürülmesine bile karşı çıkan barışçı bir
inancın baskı ve zulüm görmesi kaçınılmazdı.
Henüz daha İslam dini ortaya çıkmadan
Hıristiyanlık ile bu derece iç içe olan bu dinin bir de Yahudilik ile
ilişkisine bakalım.
Mani'nin içinde büyüdüğü bu tarîkat
hakkında pek ayrıntılı bir bilgi mevcut değildir. Bir tür su ile arınma yani
"vaftiz" uygulamasına sadık oldukları biliniyor. Tarikat üyeleri,
günahlarından arınmak için her gün abdest alıyor ve yiyeceklerini de su ile temizliyordu.
Ayrıca, et yemiyor ve şarap
içmiyorlardı.
Her üye kendine ayrılmış bulunan
tarlada çalışmak zorundaydı. Tarikatı’n yerleşik ve tarımsal görünümü, bir
Yahudi tarikatı olan Esseneler'i andırıyor. Bu benzeşimi güçlendiren
diğer bir öğe de, kendi dinsel inançlarını tıpkı Esseneler gibi
"Yasa" (Nomos) olarak adlandırmalarıdır. Diğer önemli bir unsur da,
bu tarikatın, bir Yahudi uygulaması olan "Sabbat" gününe riayet
etmesidir.
Buradan
hareketle de Esensiler’e bir göz atalım.
ESSENİLER
Esseniler MÖ 2. asırdan MS 1. asra
kadar olan dönemde gelişmiş olan ve Yahudiliğin İkinci Tapınak Dönemi'ne denk
gelen bir mezheptir. Bazı uzmanlar bu mezhebin Sadok rahiplerinden geldiğini
savunmaktadır.
Esseniler diğer mezhep mensuplarının
yaşadığı kentlerde yaşıyor olmakla birlikte münzevi bir topluluktu. Kendilerini
riyazete, gönüllü fakirliğe adamıştı. Bu gruplara toplu halde, uzmanlar
tarafından "Esseniler" denmektedir. Josephus, eserlerinde
Essenilerin kalabalık sayılarda gruplardan oluştuklarını ve
Roma'nın Yahudi’ye eyaletinde binlercesinin ikamet ettiğini dile
getirmektedir.
Şimdiki dünyanın en zengini Yahudiler o
dönemde gönüllü fakirliğe razılarmış. Bu
gönüllü fakirlik Uygur dini ile de örtüşmektedir.
Plinius tarafından, Doğa Tarihi kitabında yazılıdır. Plinius, Essenilerin evlenmediğini, para
kullanmadıklarını ve binlerce kuşaktır var olduklarını yazmaktadır.
Plinius'tan birkaç sene sonra Josephus, Yahudilerin
Savaşı’nda Essenilerden bahsetmektedir. Yahudi Kadim Tarihi eserinde daha
kısa bir özetle Essenilerden bahseder.
Josephus, Essenilerin dönemin
İsrailoğullarının tabi olduğu üç mezhepten birisi olduğunu dile getirmektedir
(Diğer ikisi Farisiler ve Saddukilerdir). Josephus, dindarlık, ruhbanlık,
kişisel mülk ve para sahibi olmama, cemaat halinde yaşama inancı ve Şabat Günü’nün kurallarına sıkı sıkıya uyma özelliklerini
saymaktadır.
Ayrıca belirttiğine göre, Esseniler
her sabah bir çeşit gusül alırlar, yemeklerini birlikte yemeden önce dua
ederler, kendilerini hayır faaliyetlerine adamışlardır. Josephus ve Filon’un
Esseniler hakkında anlattıklarına bakıldığında, Essenilerin cemaat tarzı bir
yaşam biçimini sürdürdükleri görülmektedir ve bu özellikleri Hıristiyan
ruhbanlığı ile eşleştirilmektedir.
Birçok Esseni grubu ruhbandır. Bununla
birlikte Josephus, bir Esseni grubunun üç yıl nişanlılıktan sonra evlenme
geleneği olduğunu yazmaktadır.
Josephus'a göre, Essenilerin malların
ortaklığı, topluluğun problemleriyle ilgilenecek bir lider seçme, lidere itaat
etme prensipleri vardı. Essenilerde yemin etme ve hayvanları kurban
etme yasaktı.
Hristiyanlıkta
yasak, Yahudilikte yasak, atalarımız olan Uygurların resmi dininde de kurban
kesmek yasak. Yaşam hakkına saygı var.
Öfkelerini kontrol altında tutarlardı,
huzur yayan insanlardı. Sadece hırsızlara karşı tedbir olması açısından silah
taşırlardı. Esseniler köle sahibi olmazdı ve birbirlerine hizmet ederdi.
Ortak mal ve cemaat halinde bulunma anlayışından dolayı, ticaretle de
uğraşmazlardı. Josephus ve Filon, Essenilerin yaşam tarzları, gelenekleri
ve yemek adetleri ile ilgili ayrıntılı bilgiler sunmaktadır.
Bu anlatılanlardan insanın o
dönemin Yahudi’si olası gelir.
İnançları arasında, ruhun ölümsüzlüğü
ve insanların bedenleri öldükten sonra ruhlarının hayatının devam ettiği inancı
vardır. Amelleri içinde, devamlı bir âdet olarak suyla arınmak vardır. Temiz
suyu elde etmelerinin bir yolu, yağmur sularını toplamak ve depolamaktır.
"Ölü Deniz Yazmalarındaki
Doğruluk Öğretmeni, İsa'nın bilinen ilk örneği olabilir. Zira her ikisi de Yeni
Antlaşma'dan bahsetmekte, benzer bir müjdeyi yaymakta, her ikisi de Kurtarıcı
ya da Kefaret Edici olarak görülmektedir.
Yahudilik ve Hıristiyanlığın
farklı mezheplerinde Uygurların resmi devlet dininde, et yenilmez, kurban
kesilmezmiş.
KUR’âN VE KURBAN KESME
Kur'ân
Kur’an İslam peygamberi Hazreti Muhammed'e
610 yılının Ramazan Ay’ının Kadir Gecesi'nde Mekke'deki Nur Dağı’nda Hira Mağarası'nda indirilmeye başlanmıştır.
12 yılı Mekke, 11 yılı
da Medine dönemi olmak üzere 23 yıl
sürmüştür. Mekke’de bildirilen ayetler "Mekkî", Medine'de
bildirilenler ise "Medenî" olarak adlandırılır.
İlk halife Ebubekir zamanında bir araya getirilen Kur’an
nüshaları, Osman bin Affan döneminde çoğaltılarak önemli
merkezlere gönderilmiştir. Uzatma, nokta, hareke gibi işaretlerin yer almadığı
bu yazıma daha sonraları ilâve edilen işaretlemelerle okuyuş şekli de (tecvit), yazılı olarak
belirlenmiştir. Farklı yazım şekillerine sahip farklı Kur’an nüshalarında,
surelerin anlamları da değişebilmektedir.
Mekke dönemi
İlk ayet vahyinden, Medine'ye hicrete kadar devam eden Mekke dönemi
yaklaşık 13 yıl sürmüştür. Hacimsel olarak Kur’an’ın 2/3 kısmını oluşturur. Bu
dönemde ayet ve surelerin hemen yazıya geçirilmesi gibi bir uygulama olmadığı
için sözlü olarak ezberlenmiştir.
Medine dönemi
Medine döneminde ibadetler, insanlar arası ilişkiler, toplumsal
düzenlemeler, ahlaki kurallar
ile ilgili ayetler vahy edilmiştir. Bunun yanında insanın devletle olan
ilişkilerini düzenleyen şer'i hukukun kuralları, anlaşmalar, barış ve
savaş durumları söz konusu edilir.
Bu dönemde, bu hükümleri uygulamak
için yeterli güce sahip bir İslâm Devleti, Hazreti Muhammed tarafından Medine'de oluşmuştur. İslam inanışında bu
devrin özelliği, iyi ve yararlı olanın alınması, kötü ve zararlı olanın
kaldırılmasıdır.
HAZRETİ Muhammed
sonrası
Kur’an’ın bugünkü haliyle kitap
halinde toplanılmış şekline "Mushaf" denir. Kur’an Hazreti Muhammed'in
ölümü ile tamamlandığından kendisi hayatta iken toplanmamış, ezberlenerek
muhafaza edilmiştir.
Hz. Muhammed'in ölümünden sonra,
Yemâme savaşlarında yetmiş kadar hâfızın ölmesi
üzerine
ashaptan Ömer bin Hattab hafızların toplanması için Ebu
Bekir’e
başvurarak konunun görüşülmesini istemiştir.
Bunun üzerine Ebu Bekir, Zeyd bin
Sâbit başkanlığında aralarında Abdullah bin Zübeyr, Sa'd bin Ebi Vakkas
ve Abdurrahman bin Haris bin Hişâm'ın da bulunduğu bir komisyon
kurdurmuştur.
Zeyd bin Sâbit, elinde yazılı "Kur’an"
metni olan herkesin bu metinleri getirmesini, ayrıca yazılan bu metinleri
bizzat Muhammed'den duyduklarına dair iki güvenilir şahit gösterilmesini
istedi.
Osman bin Affan toplanan bu kurula, "Zeyd
ile imlada anlaşamazsanız, Kureyş'e göre yazın" emrini verdi. Zeyd
bin Sâbit'in ortaya koyduğu bu aslî nüshaya "İmam Mushaf" adı
verilmiştir. Abdullah bin Mesut’un teklifiyle "İmam Mushaf" üzerinde
yapılan danışma ve görüşmeler sonucunda bunun üzerinde herhangi bir noksanlık
görülmemiş ve güvenirliği konusunda ittifak sağlanmıştır.
Yukarıdakiler internet
açık kaynak Wikipedi ansiklopedisinin anlatımıdır. Bu anlatımın yanlış olduğuna
dair bu zamana kadar hiçbir görüş ve öneri ileri sürülmemiştir. Aşağıdaki
anlatım ise, Diyanet İşleri Başkanlığının kendi internet sitesinde de Kur’an’ın
yazılması ile ilgili en yetkili yerden ilk elden verilen bilgilerdir.
Kur’an’ın
toplanması, mushaf hâline getirilmesi demektir.
Hz.
Peygamber (As.)’e inen ayetler, ince ve yassı taşlara, kaburga kemiklerine,
derilere, kâğıtlara, hurma dallarına vb. şeylere yazılıyor ve muhafaza
ediliyordu. Ayetler, inmeye devam ettiği için Peygamber’in sağlığında Kur’an,
mushaf haline getirilmemişti.
Hz
Peygamber (As.)’in vefatından altı ay sonra, Yemâme Savaşı’nda birçok hafızın
şehit olması üzerine Hz. Ömer’in teşvikiyle Halife Hz. Ebu Bekir, Kur’an-ı
mushaf haline getirme kararı aldı ve bu görevi, Peygamber’in Kur’an’ı vahiy
meleği Cebrail’e son okuyuşunda hazır bulunan, vahiy kâtibi ve hafız olan Zeyd
ibn Sabit’e verdi.
Zeyd,
titiz bir çalışma ile Kur’an’ı mushaf haline getirdi ve Halife’ye teslim etti.
Bu mushaf, Hz. Osman zamanında yine Zeyd ibn Sabit’in başkanlığında Abdullah
ibn Zübeyr, Said ibn As ve Abdurrahman ibn Hâris’den oluşan bir komisyon
tarafından çoğaltıldı.
Yemâme Savaşı’nda birçok hafızın şehit olması Wikipedi’ye göre
70’den fazla hafızın şehit olması olarak bildirilmiş. Sadece Hazreti Muhammet
döneminde 23 yıl vahiy inmiş ve bunlar ezberde tutulmuş. Hazreti Osman dönemine
kadar da bugünkü bildiğimiz halde Kur’an ortaya çıkmamıştır. Bu benim iddiam
değil Diyanet İşleri Başkanlığının internet sitesinde de yer alan bir gerçekliktir.
Hafızlar akılda tutabildiği kadarını tutuyor, unutmamak için de ince
ve yassı taşlara, kaburga kemiklerine, derilere, kâğıtlara, hurma dallarına vb.
şeylere yazılıyor ve muhafaza ediliyordu. Hafızların birçok farklı yöntemle
yazıya döktükleri yine Diyanet İşleri Başkanlığının kendi internet sitesinde
ifade etmektedirler.
Bir tarafta atalarımızın dini Maniheizm, et yemiyor, kurban
kesmiyor, olgunlaşmayan meyveyi bile dalından koparmıyorlar, öbür tarafta
şimdiki dinimiz Müslümanlık. Hazreti Muhammet döneminde her türlü sapkınlığa
çözüm olan dinimizin bugün geldiği nokta, ölenin de Allahuekber dediği,
öldürenin de Allahuekber dediği, cihat, savaş, kan ve gözyaşı.
Wikipedi internet ansiklopedisine göre,
700'lü yılların başında cihat ilan
ederek Türklerin yaşadığı şehirlere giren
Arap-İslam Devleti Emevî komutanlarından olan Kuteybe bin Müslim, saldırı
düzenlediği yerlerde Müslüman olmayan Türklere karşı oldukça sert mücadelelere
girişti.
Çok sayıda insanı öldürerek, şehirleri
yağmalayarak ve ganimetler elde ederek ilerleyen Kuteybe bin Müslim, her
ne kadar ölümüne değin faaliyetlerini sürdürmüş ve İslam'ı tanıtmış olsa da
onun yaptıkları Türklerin topluca İslam'a geçmeleriyle sonuçlanmadı.
Hâlbuki Hazreti Muhammet döneminde dinde zorlama yoktu.
Ben Yaratıcıyı sorgulamıyorum,
Elçisi olan Hazreti Muhammed’i sorgulamıyorum.
Kur’an’ı zinhar sorgulamıyorum.
Benim naçizane acaba diye
düşündüğüm husus şudur:
ACABA HİÇ BİR YİYECEK BULAMADIYSANIZ,
ÇOK ÇARESİZ KALDIYSANIZ VE DE ÖLMEK ÜZEREYSENİZ,
İNSAN IRKININ DEVAMI İÇİN, BAŞKA BİR CANLIYI KURBAN EDEBİLİRSİNİZ
DENİLDİ AMA Yemâme savaşı’nda ÖLEN
HAFIZLARDAN BİRİ VEYA BİR KAÇI BU HUSUSU BİLİNEN KUR’ANIN YAZIMI AŞAMASINDA
YAZIM KOMİSYONUNA AKTARAMADI. O YÜZDEN DE sadece kurban kesin kısmını mı
algıladık?
Sorum budur! ÖTESİNE DAİR BİR YORUMUM YOKTUR.
Yaratan yarattığına kıyar mı?
Yaratan var ettiğini yok eder
mi?
Yaratıcı yarattığı bir canlıyı, başka canlıya besin olarak yaratmış
olabilir mi? Aklınızdan geçeni hissedebiliyorum.
Vahşi doğadaki canlıların örneği vahşi doğa şartlarında
geçerlidir.
Timsahlar ne kadar sahtekâr canavarlar öyle değil mi?
Avlarını yerken timsah gözyaşı döküyorlar.
TİMSAH NEDEN GÖZYAŞI DÖKÜYOR BİLİYOR MUSUNUZ?
Bir dişi timsah çocuk yapmadan önce, iyi bir av yakalamak
zorundadır ve yakaladığı bu av onu aylarca idare etmelidir. Çünkü
yumurtladıktan sonra yumurtalarının üzerinde aylarca kuluçkaya yatar. O son
yediği avından başka, yiyecek hiçbir şeyi yoktur.
Bu arada erkek timsah bir av bulup getirirse ne ala, getiremezse
dişi timsah kaderine razı olacak bir şekilde, aylarca kuluçkada bekler. Sonra
yumurtadan timsah yavruları çıkar.
Anne timsah yakınlarda yiyecek arar, yakın çevrede yiyecek ararken
gözü de yavrularındadır. Av bulursa getirir çocuklarını doyurur, av bulamazsa
ne olur biliyor musunuz? İşte o zaman son çare olarak, yavrularından birini
yer, en güçsüz, en çelimsiz ve hayatta kalma şansı en az olanı yiyerek diğer
çocuklarının hayatını kurtarır. Bu
çaresizliği içine sindiremediği için de ağlar.
Gerçek timsah gözyaşının hikâyesi
buradan gelir.
O yüzden vahşi doğadaki şartlar ile kümesteki masum tavuğu,
ahırdaki masum ineği, göl veya denizdeki masum balığı kıyaslamak çok da doğru
olmaz. Vahşi doğanın şartlarını bilemiyoruz, çaresizliğini göremiyoruz. Ancak
bizim yüzlerce, binlerce besin seçeneğimiz varken et yiyerek bir canlının yaşam
hakkına son vermek benim açımdan baktığımda çok da masumane gelmiyor.
Her özelliği birbirine benzer
bir canlı diğerini nasıl yiyebilir?
İnsan dâhil tüm canlıların
canlı olduğunu belirten kendine has ortak özellikleri vardır.
Bu benzer özellikler,
Görmek,
Duymak,
Yemek,
İçmek,
Yürümek,
Dinlenmek,
Uyumak,
Et,
Kemik,
Damar,
Kan,
Hücre,
Doğurma,
Doğma,
Büyüme ve ölme,
Yavrularına şefkat gösterme,
Besleme, beslenme, büyütme,
Tehlike karşısında koruma ve
kollama.
İşte bu yüzden canlıların yaşam hakkına saygı
duyma adına ben vejetaryenim.
ET,
TAVUK,
BALIK
YUMURTA dahi yemiyorum.
Hiçbir canlı ayırt etmeden yaşam hakkına saygı
duyuyorum!
Sizler de vejetaryen olun diyemem ama sorgulayın!
Dün sorgulamayanlar ne yapmış
biliyor musunuz?
İlk evlatlarını inandıkları
Tanrılarına kurban etmişler
İlk evlatlarını Nil Nehrine
kurban etmişler
Aztekler zamanında 20 bin
gencin kalbini çıkarıp inandıkları Tanrılara kurban etmişler, o gençlerden biri
siz de olabilirdiniz.
Sorgulamak şirk değildir
Dinsizlik değildir
Dinin gereğidir.
Şunu bilin ki,
Sahillerdeki kum tanelerinden
fazla Evren’de Gezegen mevcuttur.
Milyarlarca gezegenden birinde
yaşam varsa ve o yaşamdaki canlılar da insandan daha zeki ve daha gelişmiş ise,
onların dini kitaplarına göre de insan eti yemek helal ise ve insanların kurban
edildiği kurban bayramı olsa, insan kasapları, insan mezbahaları olsa ne hissederdiniz?
Onların dini kitaplarına tepkiniz ne
olurdu?
Binlerce yıl önce Peygamberler
indi bize, onlar, dini kitap yazdı, onların yazdığı kitaplarda böyle geçiyor
dediklerinde, tepkiniz ne olurdu? Diğer canlıları yememeniz için bu tür bir
örnek mi gerekli?
Et, Tavuk, Balık, Yumurta yemeyi doğru
bulmuyorum
Yerseniz ne olur? Ben de bilmiyorum.
Onun sonucu sırat köprüsünde görülebilir. Ben
yorum yapamam.
İnsan ırkında olan göz, inekte
yok mu?
İnsan ırkında olan kulak,
inekte yok mu?
İnsan ırkında olan meme, inekte
yok mu?
İnsan ırkında olan kas, inekte
yok mu?
İnsan ırkında olan kemik,
inekte yok mu?
İnsan ırkında olan sinir,
inekte yok mu?
İnsan ırkında olan ciğer,
inekte yok mu?
İnsan ırkında olan karın,
inekte yok mu?
İnsan ırkında olan gırtlak,
inekte yok mu?
İnsan ırkında olan soluk
borusu, inekte yok mu?
İnsan ırkında olan dil, inekte
yok mu?
İnsan ırkında olan diş inekte
yok mu?
Sütünü içeceksin,
Yoğurdunu yiyeceksin,
Yağını yiyecek,
Peyniriyle besleneceksin o da
yetmeyecek, yatırıp, kesip, parçalayıp etini yiyeceksin bu cinayeti hangi kılıf haklı kılabilir?
Bu bir cinayettir.
Tavuk da öyle,
Balık da öyle,
Hamsi balığının her türlüsünü yiyen insan ırkı
köpek balığının yanından bile geçemez. O da balık o da balık. Tatlı sularda tatlı tatlı sazan balığı
avlayan insan ırkı, tatlı su yılanını gördüğünde,
tabana kuvvet balık avını bırakıp kaçar, üstelik de tatlı su yılanının zehirsiz
olduğunu bildiği halde işi şansa
bırakamaz.
Tabiatta et yerine geçen
yüzlerce besin varken, neden ille de et yemek için bir canlının yaşam hakkına
son verilsin ki?
Mantar piştiğinde ete benzerse,
neden tercih mantar olmasın?
Baklagillerin çoğu da et yerine
geçiyorsa, bırakın da diğer canlılar da yaşasın, ecelleri ile ölse dahi eti
yenmesin.
İnsana hak olan ‘’yaşam hakkı’’
diğer canlıların da hakkıdır.
Diğer canlıların
yaşam hakkına saygı duymayan insan ırkı, kendi
ırkını yok etmek için ise, bütün maddi manevi kaynaklarını seferber etmektedir.
Hangi tür kendi ırkını yok etmek için kitle imha silahı icat eder? İnsanın
insana yaptığı eziyetin sonu gelmemektedir.
Dünya genelinde bir yılda savaş araç, gereç ve ekipmanlarına 2.4 trilyon
doları gömen ülkeler Corona Virüs salgınında 10 kuruşluk eldiven, 5 kuruşluk
maske bulup halkına dağıtamadılar, yoğun bakımda yatan hastalarına solunum
cihazı bile bulamadılar.
Başkalarının evlatlarını hırs ve ihtiras uğruna, sonu gelmeyen türlü savaşlara
göndermek için yarışan dünya genelindeki siyasiler, salgında ölümün soğuk
nefesini de enselerinde hissetmiştir.
Ancak, kitabın yazılış amacı, Siyaset ve Siyasilere ders değildir.
Peki, bu kitabın yazılış amacı nedir?
Birçoğumuzun bildiği ve
endişeden kurtulmaya örnek olarak anlatılan bir hikâye vardır. ‘’Adamın birinin
bir arkadaşına borcu vardır. Bu borç yüzünden uykuları kaçar, ödemek ister ama
ödemeye de imkânı yoktur. Böyle uykularının kaçtığı bir günün ertesinde borçlu
olduğu kişinin kapısını çalar ve derki, borcumu ödemiyorum. O günden sonra
alacaklının uykuları kaçar.
2011
yılından beri yaklaşan bir tufan tehlikesi olduğu konusunda gördüğüm belirtiler
yüzünden benim uykularım kaçıyor.
Dünya’yı bekleyen yeni
bir Nuh Tufanı benzeri tufan riski var mı?
Eğer böyle bir risk var
ise, dünya dışından bize yardım gelebilir mi?
Bu kitap yayımlandığı
zaman 2011’den beri kendime sorduğum soruları insanlığa sormuş olacağım. Peki,
cevabın ne olmasını bekliyorum dersiniz? Ne tür bir cevap beni mutlu edebilir?
Tufan riskinin olması mı?
Elbette beni mutlu
edecek, bana huzur verecek sonuç tufan riskinin olmamasıdır. Ben Nuh’un gemisinde
yaşamıyorum.
Ben de bu dünyada
yaşıyorum, aynı gemideyiz.
Koca karı ilacı yönetimi
ile ‘’aman canım bir şey olmaz’’ mantığı ile bir sorgulama olursa bunun
bedelini sekiz milyar insan tufanda sular altında kalarak öder. O bakımdan en
küçük detaylara kadar, mikro ayrıntılara kadar bu işi araştırmalıyız. Emin
olduğumuz zaman da delilleri ile böyle bir risk olmadığı konusunda kamuoyunu
aydınlatmalıyız. Bu endişelere doğru cevap bulmak insanlığa verilecek en büyük
ödül, ırkımızın devamına teminattır.
Olasılık ve ihtimal
olarak bu soru bana sorulsa ‘’Sen yakın bir zamanda yüzde kaç ihtimal ile bir tufan
bekliyorsun?’’ sorusuna cevabım %99 değil % 1’ olur. Peki, %1 ihtimalin gerçek
olmasının tam karşılığı nedir? Sekiz milyar insanın yüzde yüz ölümü. Dünya
üzerinde yaşayan her canlının sonu. Bildiğimiz manada kıyamettir. Peki, %99
oranında emin olmama rağmen neden %1 derim? Çünkü ben de en az sizler kadar
böyle bir tufan riskini kabullenemiyorum.
Ha keza % 1 hata bazen normal
zamanda bile kabul edilemez. Örneğin günde iki yüz uçağın inip kalktığı
havaalanında %1 hata oranı gerçekleşirse,
sonuç her gün iki uçağın düşmesi demektir.
O yüzden bu oran
küçümsenemeyecek bir orandır.
Bu %1 ihtimal
gerçekleştiğinde Dünya’nın bilinen sonu anlamına geliyor. Kim bunu kabul
edebilir?
Kim böyle bir sona hazır?
Maalesef fert olarak,
hiçbir ferdin kendi başına çare bulabileceği bir çözüm de yoktur.
ÇELİŞKİLER / UYARILAR / ÖNLEMLER
Dünyaca ünlü astrofizikçi
Stephen Hawking sağlığında dünya dışı varlıkların ya da bilinen adıyla uzaylıların,
dünyayı istila edebileceğini, insanlığın yeni bir yaşam alanı bulmasının
zorunlu olduğunu dile getirmiştir. Dünya dışı varlıkların var olduğunu kabul
etmenin mümkün olduğunu, bu varlıkların uygun bir gezegen arayışında
olabilecekleri için, Dünya’yı işgal edebileceğini söyledi.
Hawking, göçebe olarak
tabir edilen dünya dışı varlıkların bir kısmının kendi yaşam alanlarını
tükettiği için, uygun bir Gezegen arayışında olabileceklerini ve eğer dünya
onlar için uygun olacaksa bu durumun Dünya’nın işgali ile sonuçlanabileceği
olasılığının mevcut olduğunu söyledi. Böyle de bir olasılık mevcuttur.
Peki, dünya dışı
varlıklar ya da bilinen adıyla uzaylılar bunu elini kolunu sallayarak açıktan
ve aleni olarak yapmak yerine sinsice yaparlarsa o zaman hepimiz de bilmeden bu
işe alet oluyorsak böyle bir karamsar senaryo da söz konusu olamaz mı? Bu da
bir ihtimal.
Bin yıl önce bu planları başladıysa, bugün
gördüğümüz belirtileri binlerce yıl önce bilinçli
olarak yerleştirdiler ise, iki bin yıl, on bin yıl, on iki bin yıl ya da daha
eski tarihlerde izler bıraktılar da bu günlerde bu izleri bulmamızı sağlıyorlar
ise kendi elimizle tuzağa düşmüş olmaz mıyız? Ya da çok daha önceden işgal edildik de dünya
dışında nelerin olup bittiğini o yüzden göremiyorsak, bu da ihtimal dâhilinde
olamaz mı? Bizim için on binlerce yıl çok uzun bir zaman dilimi olsa da uzay
ölçeğinde çok kısa bir zaman dilimi de olabilir.
Uzaydan geldiği iddia
edilen mesajda da,
Pleiades öğretilerinde
de,
Sümer Tabletlerinde de
çelişkiler var.
Dünya’nın hayrına olmayan
belirtiler söz konusudur.
Neden dünya dışından
gelen birileri bizi korumaya kalksın ki?
Size nasıl korunacağınızı
öğretiyoruz, denilmiyor. Siz izin verirseniz sizi korumak istiyoruz,
diyorlar. Bu, bildik mafyavari bir tekliftir.
Bugünün dünyasında hangi ülke
diğer bir ülkeyi koruyorum derse o ülkeyi sömürmekten öte, başka bir şey
yapmamaktadır.
Bazı yerlerde topluca yok
oluş özendirilmektedir.
Yok oluşun yeniden doğuş
anlamına geleceği üzerinde durulmaktadır. Satanistçe bir durum söz konusudur.
Önce yok ol, sonra bir ara ben sana nasıl var olacağını öğreteceğim teklifinde
tutarlılıktan bahsedilemez. Eğer muhtemel bir tufanda dünya dışından bir yardım
gelecekse gelen yardımın kapasitesi de tüm insanlığı kurtarmaya yetmeyecekse
bunu da açık yüreklilikle söylemeleri gerekir. Bizim imkân kabiliyetimiz de
ancak şu kadar kişiyi kurtarmaya yeter tarzında dürüst olmalılar.
Muhtemel bir tufanda
kurtarılacak olanlar kimler?
Ölümüne kaderine terk
edilecek olan canlılar kimler?
Neden sadece, Orta Doğu’da
Vaat edilmiş topraklar alanında kaldığı iddia edilen yerdekiler tufandan sonra
hayatta kalabiliyor da başka ülkelerdeki insanlar, başka ırklar hayatta
kalamıyor?
Bütün belirtilerin ortak
noktası, çapı 1000 mil diye belirtilen sözde uzaya açıldığı iddia edilen vaat
edilmiş topraklar. Her senaryonun sonunda da oradaki kişiler kurtulabiliyor.
Eğer bütün karalar sular altında kalacaksa, bu bölge su altında kalmaktan nasıl
kurtulabilir?
2012 isimli bir filimde kıyametle
ilgili filmde işlenen bir konu vardı.
Dünyanın tüm zenginleri, ünlü
siyasiler, tabiri caiz ise elit tabaka normal halktan saklı bir şekilde uzun
yıllar yer altında devasa gemiler inşa ediyor, birbirleri ile normal zamanda
kavgalı olan ülkelerin liderleri, zenginleri de bu planın bir parçası oluyor.
Halka gerçeği
açıklamazken, kendileri muhtemel bir tufanda hayatta kalmak için uzun yıllar
hazırlık yapıyor.
Acaba uzaylılar ve dünyadaki bazı insanlar
arasında, Orta Doğu’daki sözde vaat edilmiş topraklar üzerine buna benzer bir
hazırlık mı söz konusu? Neden uzayla ilgili anlatılan her yol bu
yerden geçiyor? Vaat edilmiş toprakların özeliği nedir? Sırrı nedir?
Öte yandan birçok yerde geçen paylaşım konusu var.
Benim dahi defalarca dile
getirdiğim konu, bu paylaşım konusudur.
Peki, kimle neyi
paylaşacağız? Karşılığında neler alacağız?
Dünya insanları ve
canlıları olarak birbirimiz ile varımızı yoğumuzu paylaşacaksak amenna, ama uzaylılarla
paylaşım konusuna gelince bu işin ölçüsü ve sınırı ne olacak? Afrika’nın
sömürülmesi gibi dünya dışı varlıklar her şeyimizi alıp, bizi açlığa sefalete mahkûm
ederlerse bunun vebalini nasıl ödeyebiliriz?
Her şeyden önemlisi de,
eğer tufan doğanın kendi kendine gelişen dinamikleri ile değil de, suni
olarak uzaylılar tarafından yaratılan, dünyada bulunan tüm canlıların sonunu
getirecek bir planın parçası ise, tufanda kurtulmasına yardım ettikleri kişiler
de dünyada kendilerine hizmet edecek insanlar olacaksa bu durumda tufanda
bize yardım edilmesine sevinelim mi?
Yoksa kendi ellerimiz ile
kendi dünyamızın sonunu getirdiğimize mi üzülelim? Böyle bir risk de her zaman
mevcuttur.
Kocakarı ilaçlarında düz mantık vardır.
Yan etkilerden bahsedilmez.
Ama eczanelerde satılan
tüm tıbbi ilaçların uzun bir yan etki uyarısı vardır. Ben doktor değilim, eczacı
değilim. İlaç firması değilim. Ne yan etkileri araştırabilecek imkânım var ne
de ilacın faydalarını araştırabilecek kabiliyetim. İkisi de mevcut değil.
Yılan
zehrinin iyileştirici etkisi yüzyıllardır bilinmektedir. Yılan zehri antik
çağlardan beri melankoli, öksürük, egzama, iktidarsızlık ve veba gibi çok
çeşitli problemlerin tedavisinde kullanılmaktadır.
Yılan çok zehirli bir
hayvandır.
Ortalama her insan yılandan
korkar.
Ama Dünya Sağlık Örgütünün
ambleminde de yılan resmi mevcuttur.
Diğer birçok zehir gibi küçük dozlardaki yılan zehri de tıbbi amaçlar
için kullanılabilir.
O
yüzden uzaylıların muhtemel bir tufanda dünyalılara yardımı istila da olabilir.
İnsan ırkının devamı için tufandan çıkış yolunda, iyi niyetli hayati öneme haiz,
bir yardım da olabilir.
Doğruyu ve yanlışı kim ortaya
çıkaracak?
İlahi
dinler ve temsilcileri var.
Mezhepler
var.
Dünya
üzerinde sayısız bilim adamı var.
Kâinatı
gözlemleyen devasa teleskoplar var.
Bu iş
için devasa bütçe ayrılan kurum ve kuruluşlar var.
Bu
yolun sonu fırsat mı? Felaket mi? Ayırt edebilecek sekiz milyar dünyalı var.
Ben onlardan sadece birisiyim. Hiçbir şeyden de yüzde yüz emin değilim.
Emin olamadığım için sizlerle düşüncelerimi paylaşıyor ‘’ortak akılla’’
gerçeğin ortaya çıkacağını ümit ediyorum.
Her şeye sahip olmak isteyen insanoğlu istese de,
Bir öğünde midesinin
kapasitesi dışında yemek yiyemez,
Bir ev dışındaki evde oturamaz,
Bir arabanın dışındaki arabada yolculuk yapamaz,
Bir atlet, bir külot, bir çorap, bir gömlek, bir pantolon, bir
ceket, bir ayakkabıdan fazlasını aynı anda giyemez,
Bir duştan başka duşta aynı anda banyo yapamaz,
Ciğerlerinin elverdiğinin dışında ilave nefes alamaz,
Normal bir insanın içtiğinden fazla su içemez,
Normal bir insanın yediğinden fazla sebze ve meyve yiyemez,
İnsanın
bütün ihtiyaçlarını karşılaması için zengin olması gerekmez, Eşit
ihtiyaçları olan insanlar, dünya nimetlerini eşit paylaşımda bulunabilirler!
Hem dünya ile hem dünya dışı ile paylaşım olabilir.
SOĞUK
BİR KIŞ GÜNÜYDÜ
Gözleri mavi desem değil,
Yeşil desem o da değil, mavi yeşil karışımı bir şey.
Yanıma geldi, payan vay mı payan gibi bir şeyler mırıldandı, çocuk
sevimliliğinde. 4-5 yaşında bir kız çocuğu. Tam da ne demek istediğini
anlayamadım, ama para ister gibi bir hali vardı.
Ankara havası soğuk mu soğuk, o anda da kar yağıyor.
Üzerinde montu yok, hem de bu havada, tir tir titriyor,
Belli ki iliklerine kemiklerine kadar donmuş.
Gözlerim annesini aradı, bu havada bir çocuk bu halde montsuz atkısız
beresiz sokağa çıkarılır mı? Nasıl anne bu kadın diyecekken, gördüğüm manzara
karşısında iki defa yaralandım.
Annesi ‘’çöpten gazete kâğıdı topluyor.’’
Bu yaştaki bir çocuğu dilendirmeye utanmıyor musunuz? Hem de vicdanları
sızlatmak için tir tir titretip üşütüyorsunuz diyeceğim, ama kime diyeyim? Ne
diyeyim? Niye diyeyim?
Kadın dilenmiyor ki ekmek parası için çöpten gazete topluyor, belli ki
çocuğu da aç, kendi de aç, kim bilir ailesinin geri kalanı ne halde?
Sulu sepken karda dışarı çıkmış, belli ki o yavrucağı da evde yalnız
bırakmaya kıyamamış. Bunu anlamak için kâhin olmaya gerek yok.
Dili de dönmüyor garibim payan vay mı diye para isteyecek, kim bilir
kaç kişi elinin tersiyle itmiştir. “Gel
bakalım ne yapacaksın parayı?” dedim eliyle az ilerdeki marketi gösterdi, kek
alacağım dedi.
Güldüm, kendime güldüm, güldüğüme güldüm, ekmek yoksa pasta ye gibi
alay edercesine keki mi istiyor o çocuk? Kekin ne olduğunu bile bilmiyordur eminim.
Gülmelerim garip ve şaşkın tebessüme
döndü, tebessüm, gözlerimin nemlenmesine, içimin sızlamasına döndü, o arada
girdik markete. Kek bölümüne götürdüm onu, keki almadı, doğruca ekmek bölümüne
yöneldi, kocaman bir somunu kaptı eline, yöneldi çıkış kapısına doğru.
Aç işte aç,
Hala anlamayan var mı?
Ekmeği aldı çıkıyor marketten, “Nereye gidiyorsun, teşekkür yok mu?”
dedim, “Teşekküy edeyim,” dedi, “Ama kek o değil ki,” dedim, “o aldığın ekmek,
gel sana keki göstereyim,” “Onu da alabilir miyim?” dedi, “Tabii ki,” dedim. Bu
gün bu marketten ne istersen alabilirsin dedikten sonra, mısır gevreği aldı, “Ama
bu sütsüz yenilmez ki,” dedim, süt de aldı, bir de çikolata aldı, “Hepsi bu
mu?” dedim. “Evet,” dedi, o halde geldik kasaya. Kasada birden bire aldıklarının
tamamını bıraktı.
“Annem ‘Yabancılardan bir şey alınmaz,’ der, ona ben ne diyeceğim,”
dedi. Bir yanı eksik hevesi var, karnı aç, fırın yıksa hakkı ve de haklı. Öbür
yanı aile terbiyesi, başkasından bir şey almama öğüdü.
O arada çöpten gazete toplamayı bırakan anne evladının peşine düştü,
akıbetini merak edip markete adım attığında kasada göz göze geldik. Annesi
boynunu büktü, kafasını bile kaldırmadı, utancından yer yarılsa dibine girecek.
Tuttu çocuğunun elinden, belli ki aile terbiyesini, yabancıdan bir şey
alınıp alınmayacağını bile düşünemeyecek aç halleri ile yoluna devam etti. Ben
ise ağladım sadece, yol boyu, diz boyu insanlığımdan utandım, sanırım ömrümün
geri kalanında da utanmaya devam edeceğim.
Acaba çocuklarımızın kaç düzine montu vardır, küçük olduğu için
giydirmeyip dolaplarda çürümeye terk ettiğimiz? Kaç öğünde yemeklerimiz
ekmeklerimiz küçüğün tabiri ile keklerimiz artıp çöpe atıyoruzdur? Tasarruf
vakti, paylaşma vakti gelmedi mi?
Toplum olarak standart yemeğimiz kuru fasulye, pilav
ve cacıktır.
1 Porsiyon kuru fasulye
için ne gerekir biliyor musunuz?
-
60 gram kuru fasulye,
-
3 gram salça,
-
2 gram tuz,
-
0.25 gram kırmızıbiber,
-
0.25 gram karabiber,
-
10 gram soğan,
-
5 gram ayçiçeği yağı,
-
10 gram çarliston biber,
-
10 gram domates,
-
2 gram buğday unu.
Markete
gittiğimizde 10 gram çarliston biber isteyebilir miyiz?
Ya da
10 gram domates, 5 gram ayçiçeği yağı isteyebilir miyiz?
2 gram
un ver dediğimizde market görevlisinin bize tepkisi ne olur?
Oysaki
bizim gerçekte bir porsiyon kuru fasulye için;
2
gram una ihtiyacımız var,
10
gram domatese,
10
gram çarliston bibere,
10
gram da soğana ihtiyacımız var. Biz bunları hiçbir zaman istediğimiz miktarda
alamayız. 250 gramlarda bile alamayız. En iyimser ihtimalle yarımşar kilo
alırız, muhtemelen de daha sonra başka bir şeye de kullanırız mantığı ile
hareket ederiz.
Bu
şekilde aldığımız ihtiyaç fazlaları dolabımızda fazla yer kapladığında da, bu
sefer onları nasıl değerlendirebileceğimiz sorusu üzerine yeni bir yemek
yapmayı düşünürüz.
Bu
kısır döngü böyle devam ederken gelenler, kalanlar, çürüyenler, atılanlar,
ihtiyaç olanlar, ihtiyaç fazlası olanlar kaotik bir durum ortaya çıkarır. Bunun
doğal sonucu olarak da, tasarruf etmek istesek bile, hiçbir zaman istediğimiz
oranda tasarruf edemeyiz.
Hâlbuki
askerlikte hayati öneme haiz bir söz vardır.
‘’İhtiyaca evet, israfa hayır’’
İhtiyaç
ise, uçak alırsın. İsraf ise, o uçağa koyacak ihtiyaç fazlası bir litre dahi benzin
almazsın. Bu en uç noktada bir örnek ama dikkate değer bir örnek. Askerlik
yapan birçok kişi bilir ki her elektrik lamba anahtarının altında ‘’lüzumsuz
ise söndür’’ yazar.
Her
aşamada tasarruf tedbirine riayet edilir.
Askerlerin
yaptığı bu tasarruf tedbirlerini neden hep birlikte yapmayalım? Bunu biz yapamaz
mıyız?
Maalesef
yapamayız.
İstesek
de yapamayız.
Ama
belki uzaylılar yapabiliyordur.
Belki
onlar bize yol gösterebilirler.
Uzayda
yaşam var mı sorusu çok gerilerde kaldı.
Yaşam
yoksa bildiğimiz şimdiki düzende devam ederiz.
Yaşam
varsa da, onlardan öğrenmemiz gerekeni öğrenelim.
Bir
elma kurdu nasıl ki elmayı tüketirken aynı zamanda kendi sonunu da
hazırlıyorsa, milyarlarca insan dünyayı tüketirken elma kurdunun elma ile
birlikte kendi sonunu hazırlaması gibi Dünya’nın sonu ile birlikte kendi sonunu
da hazırlamaktadırlar.
Peki,
soru şu, elma kurtları dışarıdan bir yardım görmeden uzaktaki bir elmaya
geçebilir mi? Asla! İnsan dışarıdan bir yardım almadan üzerinde yaşam olan
başka bir gezegene geçebilir mi?
Şu
ana kadar bunu kendi imkânları ile başaramadı.
Ay’a
ayak basmaktan, Mars’ın kıyısında köşesinde bir tur atmaktan bahsetmiyoruz. Dünya’nın
başına bir şey gelirse gidecek başka bir yuvamız var mı? Böyle bir yuva var
olsa bile, her şeyi ile Dünya’nın yokluğunu aratmayacak özelliklerde olsa bile,
biz onu arayıp bulabilir miyiz? Bunu kendi imkânlarımız ile yapmak imkânsız, uzaylıların
yardımı ile yapmak olasılık dâhilindedir.
Peki, ya onlar bize gelmez ise
biz onlara gidebilir miyiz?
Dünya
dışı varlıklar bize gelirse kitapta uyarılar ve önlemler bölümünde belirttiğim,
Dünya’nın istilası da söz konusu olabilir.
Eğer,
biz dünya dışı varlıkları bulmak için yola çıkarsak o zaman da Dünya’dan başka gezegenlere
gidebilecek teknolojiye sahip olacağımız için istila edilen değil, istila eden
bile olabiliriz.
Peki,
neden?
Neden dünya dışı varlıklar bizi
istila etsin?
Ya da neden biz onları istila etmek
için gidelim?
Biz askerler
ile sivillerin arasındaki fark şudur. Bilinenin aksine hiçbir asker savaş
istemez. Çünkü savaşın yıkıcı boyutunu en iyi askerler bilir. Savaş bir
atari oyunu değildir.
Ailemizde,
evimizde, mahallemizde, sokağımızda, köyümüzde, ilçemizde, ilimizde, ülkemizde,
dünyamızda ve evrenimizde kalleşçe de yaşayabiliriz. Kardeşçe de yaşayabiliriz.
Tercihimiz
hangisi olsun?
Kalleşlik
mi?
Kardeşlik
mi?
O
yüzden ne dünya dışı varlıklar ( uzaylılar ) bizi istila etsin, ne de biz dünya
dışını istila etmenin peşinde koşalım.
İlk
Çağ,
Orta
Çağ,
Yeni
Çağ,
Yakın
Çağ’dan sonra şimdi artık
‘’Vicdan
çağına’’ geçmemiz gerekiyor.
Artık paylaşmayı örenmemiz ve
Paylaşımda kararlı olmamız
gerekiyor.
Üşüyorlardı.
Çoluk çocuk, kadın
erkek, genç yaşlı üşüyorlardı.
Dereler
buz tutmuştu.
Dağlar
karlarla kaplıydı.
Dondurucu
bir rüzgâr esiyordu.
Üşüyorlardı.
Elleri, kulakları, burunları morarmıştı.
Dişleri birbirine
çarpıyordu.
Kundaktaki bebekler uyuyuveriyor ve bir daha uyanmıyordu. İhtiyarlar
sendeleyerek yerlere düşüyordu:
Bırakın uyuyalım biz de, diyorlardı.
Biri:
- Ateş yakalım, dedi.
İtiraz ettiler:
- Odunu nereden bulacaksın? Bulsan da tutuşmaz, hepsi ıslak. - Yakacağımız ateş kime yetecek?
Biri:
- Böyle felce uğramış fareler gibi ölümü bekleyemeyiz, diyordu. Toplanın, odun
taşıyalım, ateş yakalım.
Bir başkası:
- Ben gelirim, dedi.
Bir başkası daha:
- Ben de, dedi.
- Haydi, hep beraber, odun bulalım, yakalım ateşi.
Canlanır gibi oldular. Son bir enerjiyle sağa sola seğirttiler. Çocuklar,
gençler, kızlar, erkekler karları eşeliyor, kökleri çıkarıyor, kırık ağaçları
topluyor, odun taşıyorlardı.
Gelen odunlar ortaya
tepeleme yığılmaya başlanmıştı.
İçlerinden en ustası kavı çaktı.
Kuru dalların en incesini
tutuşturmaya başladı.
Hep birlikte eğilmiş,
üflüyorlardı. Küçük bir alev parladı.
Bir ince dal daha koydular
üstüne, bir ince dal daha.
Alev azıcık büyüdü.
Üflüyorlardı.
Yavaş yavaş dil vermeye
başladı alevler.
Odunlar çıtırdıyordu.
Alevler kollarıyla
sarmaya başladı odunları.
Herkesin yüzü birden
gülmüştü.
İhtiyarlar çömelmiş
ellerini ısıtıyordu.
Ateş adamakıllı
canlanmaya başlamıştı.
Bebekler kendilerine
gelmişler, bağırıyorlardı.
Biri:
- Söndürmeyelim bu ateşi, diyordu.
- Daha odun getirelim,
daha odun.
Artık boyuna odun toplanıyordu.
Gidenler kucak kucak
odunlarla geliyorlar, ateşe tepeleme yığıyorlardı.
Aralarında ekipler
ayırdılar.
Durmadan nöbetleşe odun
taşıyacaklardı.
Ateşte hep birlikte ısınacaklardı.
Donmayacaklardı,
ölmeyeceklerdi.
Ama aralarında bir hain vardı.
O içinden:
- Hele gece olsun ben buradan azıcık ateş aparır bir tenhada keyfime bakarım,
ne diye dağ tepe dolaşıp odun taşıyacakmışım, diyordu. Gece oldu. Herkes uykuya
daldı. O, nöbet tutmaya gönüllü çıkmıştı:
- Sizler uyuyun, sizin hatırınıza ben beklerim ateşi, hiç korkmayın, demişti.
Ve herkes en derin uykusundayken, yanmamış kalın odunlarla, ateşi çalıp, bir
bayırın kuytusuna kendisi için gizli bir ocak yapmıştı.
Sabahleyin ateşin çalınmış olduğunu kimse fark etmedi.
Yine herkes odun
toplamaya dağıldı. Gece ateşi çalan, göze görünmeden kendi ocağının başına
tüymüş, yan gelmişti. Ötekiler boyuna uğraşıyor savaşıyor, odun topluyordu.
O ise onlarla alay
ediyordu:
- Enayi gibi yoruluyorlar, diyordu.
Bir aralık doğrulur gibi oldu, kafileden bir erkekle göz göze geldi.
Adam soruyordu:
- Ne yapıyorsun burada?
- Hişt! Sesini çıkarma, dedi.
- Deli misin, gidip odun
toplayacak?
- Gel beraber ısınalım
burada.
İkisi beraber, odun
toplamadan ısınmaya başladı.
Kimse fark etmesin diye,
arada bir ortalıkta görünüyor, ötekileri teşvik ediyorlardı.
- Haydi, dayanın, toplayın, hepimiz böyle kurtulacağız.
Ve geceleri yine ateşten büyükçe parçalar çalıyorlardı.
Birkaç gün sonra hainin yanındakilerin sayısı dörde, beşe çıkmıştı. Aralarında
kıs kıs gülüyorlar, zekâlarını övüyorlardı.
Ötekiler boyuna odun
taşıyor, didinip yoruluyordu. Ancak gizlice ateşi çalan başka hainler de
çıkmaya başlamıştı. Ortadaki ateş küçülüyordu. Asıl odunları taşıyanlar
ısınamaz olmuştu.
Birkaç kişi meseleyi fark
etti:
- Aramızda hainler var, ateşimizi çalıyorlar, dediler.
Bu söz herkesi uyaracağına, tam tersine onların da aklını çeldi.
Her biri:
- Dur ben de biraz ateş çalayım, diye düşünmeye başladı.
Sonunda bir gece yarısı ateşi çalmak isteyenlerin arasında bir kavga başladı:
- Bırak onu ben alacağım.
- Sen aldığın kadar aldın, o benim.
Kimse artık odun taşımayı
düşünmüyordu.
Son ateşleri de çalma
yarışına girmişlerdi.
Ateş iyice ufalıyor bitiyordu.
Ve onlar kavga ediyordu:
- Bırak onu ben alacağım.
- Kafanı kırarım, o benim.
VE ATEŞ SÖNDÜ.
Odun taşımadan ısınmanın yolunu ararken, hepsi
birden donup öldü. Hainlik etmeyip, hep birlikte çalışsalardı, şimdi daha sıcak, daha
sıcak, daha sıcak yaşayacaklardı.
Çetin Altan’ın Milliyette
yazdığı Geçip Giderken’den alıntı bu yazı aslında vicdan çağından önceki
yaşamı ne kadar da güzel özetliyor.
Birileri çalışırken
birilerinin çaldığı devir kapanmalı artık.
Siz
bu satırları okurken,
Birileri
çalışıyor olacak,
Birileri
çalıyor olacak, en çok çalanlar en fazla dürüstlük nutukları atıyor olacak. Sadece
çalmayacaklar tüm kamu kaynaklarını da israf ediyor olacaklar.
Sizden
çaldıkları israf ettikleri paralarla sizi katledecek silahlar satın alacaklar.
Ne fark eder ki? A ülkesindeyseniz B ülkesinden alınan silahların hedefi siz
olacaksınız. B ülkesindeyseniz A ülkesinden alınan silahların hedefi yine siz
olacaksınız.
İşin
en acı yanı ise, kimse sizin niye öldürdüğünü sorgulamayacak, sorgulatmayacak,
karşınıza geçecekler, falanca ülkeden bu kadar kişiyi öldürdüm, diye
kahramanlık nutukları atacaklar.
Ne
şah olabileceksiniz, ne vezir, ne at, ne kale, ne fil, kazananı olmayan
savaşlarda sadece piyon olacaksınız. Onların her yeni satranç hamlesi sizin
tepenize yağan bombalar olacak değil mi?
PİRUS
ZAFERİ GİBİ ZAFERLERE MEZE OLACAKSINIZ.
Epir’de kendi halinde mutlu bir krallığı olan Pirus, Adriyatik’in karşı
kıyısına geçip İtalya’yı işgal etmeyi ve yeni palazlanan Roma’ya saldırmayı
planlamaktadır.
Diyalog işte bu hazırlık döneminde gerçekleşir.
Cineas Pirus’a şöyle der:
- Romalıların çok iyi savaşçılar olduklarını duydum Kral’ım. Tanrılar
bize onları yenmeyi bahşederse bu zaferin neye hizmet etmesini öngörüyorsunuz?
- Bu çok açık değil mi? diye konuşur Pirus:
- İtalya’nın efendisi biz olacağız ve tüm zenginlikleri bizim olacak.
- Peki öyle olunca ne yapacağız? diye sorar bilge.
- Sicilya der Pirus, bu zengin ve kalabalık adayı kazanmamız artık çok
kolaylaşacak.
- Sicilya’yı da kazanmamız savaşımızı sona erdirecek mi?
- Tanrılar bize bu zaferi yaşattığı zaman, artık bunu çok daha büyük
bir zaferin basamağı yapmak kaçınılmaz olacak. Sicilya’ya sahip olduktan sonra
Libya ve Kartaca’ya ulaşmaktan kim kendini alıkoyabilir ki?
- Kimse, der bilge.
- Bu da bizi bütün Helen dünyasının mutlak fatihi yapacak.
- Peki ondan sonra ne olacak?
Pirus keyifle yanıtlar:
- İşte o gün geldiğinde dostum, artık rahatlayacağız. Bütün gün güzel
güzel içeceğiz. Keyifli sohbetler yaparak günlerimizi geçireceğiz.
Ve Cineas artık dayanamaz ve bu diyalogun tarihe geçmesine neden olacak
o soruyu sorar:
- Peki, bunu, kendimizi ve başkalarını bunca sıkıntıya sokmadan şimdi
yapmamıza engel olan ne?
Bu haklı uyarıya rağmen Pirus, İtalya’ya girer ve savaşlara girişir.
İlk savaşlarda karşısına çıkan Roma ordularını yener ama her defasında
kendi ordusunun da önemli bir kısmını kaybeder.
Askalum Savaşı’ndan sonra, ordusundan geriye kalana bakar ve ‘’Bir
zafer daha kazanırsam tamamen biteceğim’’ şeklinde söylenir. İşte onun bu
sözünden dolayı, kazananı nihayetinde bitirecek bir bedel ödenerek kazanılmış
zaferlere ‘’Pirus zaferi’ denir.
Pirus girdiği her savaş meydanından kazanan taraf olarak ayrılmasına
karşın, kazanmak için ödediği yüksek bedeller nedeniyle nihayetinde hezimeti
yaşar. İtalya’ya sahip olacağım derken, önce ordusunu, sonra da krallığını
kaybeder.
Bugünün dünyasında,
Din
uğruna,
Dil
uğruna,
Mezhep
uğruna,
Irk
uğruna,
İlle
de çıkar uğruna ve de Yaratıcıya inatla, her yeni doğan günde binlerce insan,
diğer ülke ordularının silahlarından çıkan mermilerle can vermektedir. Günün
sonunda da tamamı ‘’Pirus zaferi’’ gibi anlamsız zaferlerdir.
Bir ülke düşünün, başka bir ülkenin bir milyon canına kıymış olsun. Ama
bu esnada da kendi ülkesinden bir can kaybetmiş olsun. Başka ülkedeki bir
milyon anneden, kendi ülkendeki bir annenin ağıtı arasındaki fark nedir?
Üzüntüsü, dramı arasındaki fark nedir?
Bu can kaybı ülkelerin liderlerinden birinin oğlu olsa yer yerinden
oynar. Şahın yavrusu ölürse kıyamet koparken, piyon ölürse çok da önemli değil
öyle mi? Bin canlı ile bir canlı, bir milyon, bir milyar canlı ile bir canlı
arasındaki fark nedir?
Toplu bir
kıyım ile tek bir kıyım arasındaki fark nedir?
Ve şimdi tüm insanlığa sesleniyorum.
Sivil ile asker arasındaki fark nedir?
Ölü sivil,
Ölü gazeteci,
Ölü asker arasındaki fark nedir?
Siviller ve gazeteciler üstün ırk ama askerler köle mi?
Sivilin, gazetecinin yaşam hakkı var da askerin yaşam hakkı yok mu? Bu
evlatlar sırtında tabutla mı doğar?
Savaşlarda sivil ölünce dünya kamuoyu ortalığı ayağa kaldırırken, asker
ölümlerinde üzülmek şöyle dursun karşı taraftaki ölümü hak görüp kahramanlık
türküleri bile söylerler.
Sivil ölemez.
Gazeteci ölemez.
Asker ölebilir. Niye?
Dağlar dağlar karlı
dağlar.
O
dağları bilen bilir, git git bitmez.
Tam
bitti dersin yeniden başlar, o dağ son zannedersin, bitince bir yenisi başlar,
bir yanda günlerce yiyeceğin kumanya, öbür yanında tüfeğin,
mühimmatın, mataran, sırt çantan, uyku tulumun, uyku tulum
atlığı, sırtında yük ağırlaştıkça ağırlaşır, iliklerin kemiklerin iflas
eder, kasların
iflas eder fakat dağlar bitmez.
Gündüz
intikal edersin, bazen gece de gider gider gidersin, hava soğuksa yürümek
ısıtır içini, hava sıcaksa sabaha karşı ısınan kayaların üzerinde yattığında
sıcaklık masaj gibi gelir, soğuğu ayrı güzel, sıcağı ayrı
güzeldir dağların.
Nihayet
görev yerine ulaşırsın, herkes mevzisine girer, sorumluluk sahası
belirlenir, mevzide beklemeye başlarsın, saatler geçer, gece olur, gündüz olur,
beklersin, beklediğin mevziye ilk yağmur düşer, bazen de kar taneleri yağar,
onu da seyretmek güzeldir, dağların her mevsimi ayrı bir güzeldir.
Bir
kaç gün sonra doğa gerçek yüzünü ve acımasızlığını göstermeye başlar, seyrederken keyif
aldığın yağmur, dakikalar geçtikçe içine işlemeye başlar, önce
pançon ıslanır, sonra üniforman, sonra iç çamaşırı, üs bölgenden kilometrelerce
uzakta, ne elbiseni, ne saçını kurulama imkânın kalır.
Bir
metrekarelik mevzi içinde, ne rütbe kalır ne makam mevki, orada bulunan
herkesin içine işler yağan yağmur. Ateş yakmak istersin,
yerin belli olmasın diye yakamazsın, için için titremene çare
düşünürsün, ama bulduğun hiçbir çare çare değildir artık, doğa hâkimiyeti eline
almıştır, oturduğun taş ıslak, botunun içi su dolu, bastığın yer çamur
ve balçık, adım atamaz hale gelirsin.
Yağmur
kara çevirir, inadına kış girmeden bunu yapar, yüksekte olmanın
ödülleri böyledir işte, aşağılara bakarsın bulut bile yoktur, yukarıdaki sulu sepken yağış
ise kara dönüşmeye başlar, yağmurun kendine has yumuşaklığı artık yerini
üşümeye, titremeye bırakır.
Baktığın
dürbün buğulanmaya başlar, yağmurdan kalan bütün malzemeler ıslakken, kar
onları daha da ağırlaştırır. Görüş mesafen düşer, hâkimiyet artık acımasız
doğanındır, doğa
insanla tek başına kaldığında acımasızlıkta sınır tanımaz, kurt
ulumaları, çakal sesleri, ağaç uğultuları arasında düşman belirtisi ararsın,
dağlarda hangi ses insana hangi ses hayvana, hangi ses rüzgâra aittir, seslerin
arasından ayırt etmek imkânsızlaşır.
Kumanyan biter, ekmeğin
kaskatı kesilir, ıslatırsın hamur olur, ıslatmazsın, atsan kafa yaracak
kadar sertleşir. Su
içmek istersin, tatlı su bulunmaz bir hazinedir. Son bir kaç damla ile
sadece birbirine yapışan çamur gibi dudaklarını ıslatırsın.
Banyo yapmayı
çoktan unutmuşsundur, kendi ayağının kokusu burun direklerini sızlatır. Ağaç dallarının
hışırtısı en çok dinlediğin müzik parçası olur, ne radyo dinleyebilirsin
ne çıt ses çıkarabilirsin, gözler, gözlersin her hareketi,
güneşin kayalardan yansıyan ışıklarından gözlerin kamaşır.
Güneş
gözüne vurdukça halüsinasyonlar görmeye başlarsın, geçmişin gelir gözünün
önüne, hatalarınla yüzleşirsin, gelecek için planlar yaparsın ama
geleceğine dair umutların çoktan tükenmiştir.
Zamanını ne kadar
hovardaca harcadığını düşündükçe için burkulur, dakikaları sayarsın,
tik-tak, tik-tak, saatler saatleri, gündüzler geceleri, geceler gündüzleri
kovalar, her günü aynı olan böyle yerlerde yılların geçip gider.
Hayatının
en önemli dilimleri.
Gençliğin
en güzel çağı buna benzer zamanla geçer.
Burada şehitlik var mı?
Burada gazilik var mı?
Burada ölüm var mı?
Burada yaralanma var mı?
Bir sivil
sabah 09:00-akşam 17:00 arası mesaiye giderken.
Bunu
da, bin bir hayıflanma ile yaparken dünyanın herhangi bir ülkesinde, herhangi
bir askerin hayatı, tam da buna benzer bir hayattır. Nasıl bir hayat? Ölmeyi hak edenlerin hayatı?
Mesaileri,
Tatbikatları,
Gece
eğitimleri.
Kaşları
çatık üstlerin ve amirlerin bitmek tükenmek bilmez disiplin baskısı altında,
uzun yıllar ödedikleri bedeller yetmezmiş gibi, siviller öldüğünde ayağa kalkan
dünya kamuoyu, askerler öldüğünde ayağa kalkmak bir yana, kahramanlık destanı
yazar.
Dünyadaki tüm kahramanlıkların
canı cehenneme…
Bir
askerin kahramanlığı, karşıdaki asker ailesinin yeni trajedisidir.
Öldürmeyeceksiniz
kardeşim.
Artık
öldüremeyeceksiniz.
Dünyanın
en masumu askerlerdir.
Ölümü hak eden en son kişiler
onlardır.
Siyaseti
bilmezler, çalmayı çırpmayı bilmezler.
Yalanı
talanı bilmezler. Anneleri, babaları aileleri de kolay yoldan para kazanmayı,
köşe dönmeyi bilmedikleri için genelde fakirdir.
Geçim derdi uğruna askerliği
meslek olarak kabul ederler.
Dünya genelinde %99’u bu
şekilde asker olmuştur.
Sonra bir gün, bir ülkenin siyasetçileri çıkıp başka bir ülkeye savaş
açar. Bu sefer de hiç tanımadığı bir ülkede, hiç tanımadığı bir askeri bir hiç uğruna
başka bir asker öldürür.
Niye?
Dünyanın herhangi bir X ordusundaki asker, tanır mısın dünyanın Y ordusundan
öldürdüğün bir askeri? Kan davan mı var?
Elinden ekmeğini mi aldı? Yolunu mu kesti? Eşine, ailene, annene, babana,
çocuğuna zarar mı verdi? Senin ondan farkın ne?
Bu siyasiler ve bu siyasi hırslar var olduğu müddetçe, bugün öldüren
olursun! Yarın ölen olursun! Ülkeler değişir. İsimler değişir.
Ama ölen askerlerin kaderi hiç değişmez.
Artık bu kader değişmeli.
Yaşam hakkını veren Yaratıcı alan yaratılan olamaz.
Hiçbir yaratılan da Yaratıcının verdiği canı almaya kılıf bulamaz!
Artık
öldürme!
Lütfen
öldürme!
Dünya
genelindeki, tüm kahramanlıkların canı cehenneme…
Bu kitabı okuduktan sonra,
İster Y
ordusunda ol
İster X ordusunda
ol
Öldürme!
Öldürmek için ateş etme!
Bırak ıskaladı desinler,
Bırak görevini yapamadı desinler.
Ama sen yine de öldürme.
Uzağa ateş et,
Yakına ateş et,
Kıyıya, köşeye ateş et, ama öldürmek için ateş etme.
Bir ülkenin, X ya da Y ülkesinin kahramanı olma.
Öldürmekten vazgeçtiğin askerin, çocuğunun gözündeki kahraman ol. Sen
öldürmezsen, seni de öldürmezler ise, hepiniz kazanırsınız.
Ama şu anda sadece hırslı, doyumsuz iştahlı, siyasiler kazanıyor. Yazık
ki bu satırları yazan ben bile bu aşamada bir Siyasi Parti Genel Başkanı’yım.
Ama aynı zamanda da çeyrek asırlık emekli bir askerim. Bu uyarıyı siyasi
yanımla değil askeri yanımla yapıyorum.
Her iki cephenin gözü ile bakabiliyorum. Lakin çeyrek porsiyon siyasetçi,
tam porsiyon askerim. O yüzden doğrusu asker yanımdır.
Biliyorum ki bu kitabı okuyan X, Y, Z… Ülkelerinin siyasetçileri deliye
dönecek, başka ülkelerin iç işlerine karıştığımı iddia edecekler.
Kahramanlıktan bahsedecekler.
Siz o kahramanlıktan bahseden siyasetçilere benden selam söyleyin, askerlere
yaptırmasınlar, gidip kendileri kahraman olsunlar! Bebeklerini göndersinler,
fakir evlatlar üzerinden değil kendi evlatları üzerinden yapsınlar o
kahramanlığı.
Onlar kahraman olmak istedi de, askerler mi ellerinden aldı?
Başkalarının canı üzerinden refah sürmek kolay. Bedeli ödeyen askerler,
refahını süren siyasetçiler ve siyasetçilerin çocukları.
Bizler can verdik, onlar nutuk attılar.
Dünyanın hangi ülkesinde olursak olalım, biz askerler artık iyi
olacağız, iyi olmak zorundayız. Siyasiler bu işi beceremedi!
Sınırlar,
Gümrükler,
Vizeler bir insanın diğer bir
insana üstünlük sağlama ve haksız kazanç aracı haline gelmiştir.
Ülkeler arasında vizelere gerek var mı?
Ülkeler arasındaki sınırlara gerek var mı?
Ülkeler arasındaki gümrüklere gerek var mı?
Ülke kavramına gerek var mı?
Hepimiz aynı gezegende tek bir ülkenin
vatandaşı olarak yaşayamaz mıyız? Bunun üzerine kafa yoramaz mıyız?
Bizleri bir birimizden ayıran ülke kavramının
temeli nedir?
Ya da bu kitabın konusu olan
muhtemel bir tufan ve muhtemel bir tufanda bize yardım etmesi öngörülen dünya
dışı varlıklar gelirse o öyle otamda ülke kavramı kalır mı? Ülkelerden
bahsedebilir miyiz?
Dünya dışı varlıklar iyi
niyetle muhtemel bir tufanda yardım etmek üzere gelirlerse bir sorun yok. Ama
muhtemel bir tufanı bahane ederek dünyayı istila etmek üzere gelirlerse, o
zaman bütün dünya insanları olarak birleşmeyecek miyiz? Dünyadaki bütün ülkeler
tek bir ülke gibi hareket etmeyecek miyiz?
O zaman soru şu, bunu şu anda
yapmamızın önündeki engel nedir?
Neden tek bir Dünya Devleti çatısı altında
yaşamıyoruz?
Çünkü bunu hiç düşünmedik.
Düşünemedik.
Kendi gezegenimizde burnumuzun
dibindeki koskocaman Amerika kıtasını bile Aztekler, Olmekler, İnkalar, Mayalar
zamanında keşfedemeyen insan ırkı olarak Evren’in geri kalanını aklımızın ucuna
bile getirmedik. Bizi birleştirecek dışarıdan bir tehdit yoktu!
Evrensel motivasyonun iki
kaynağı vardır.
X ya da Z.
Ödül ya da Ceza.
Havuç ya da Sopa.
Ceza çok iyi bir motivasyon yönetimidir.
Güçlü olanın haklı olduğu bir
düzen yerine, haklı olanın güçlü olduğu bir düzenin kurulabilmesinin önündeki
en büyük engel güçlünün ceza yöntemine başvurma ihtimalidir. Güçlü bazen bir
fert olur, bir aile olur, bir kabile olur, bir şirket olur, bir grup olur, bir ülke
olur veya bir din olur, gücü ile haklılığını tesis eder.
Tek Dünya Devleti olmasının
önündeki en büyük engellerden biri de dünya üzerinde çok farklı dinlerin
olmasıdır.
Artık birbirimize dini
gerekçeler ile eziyet etmekten vazgeçelim!
Ben Müslüman bir ülkede
yaşıyorum ancak,
Victor Hugo’nun Sefiller
romanında rahibin ‘’Bana kim olduğunuzu söylemenizin hiç gereği yok. Burası
benim evim değil, Tanrı’nın evi. Bu kapıdan girene adı sorulmaz. Tüm
umutsuzlara, acı çekenlere açıktır. Istırap çektiniz, açsınız ve yorgunsunuz,
hoş geldiniz. Teşekkür etmeyin. Sizi ağırladığım için bana asla minnettar kalmayın,
burası kimsenin evi değil, herkesin evi. Buradaki her şey, benim kadar
sizindir.‘’ sözünü benimseyen her Hıristiyan’ı kucaklayıp bağrıma basabilirim.
Rahip diyor ki, “Burası Tanrı’nın
evi, bu kapıdan girene adı sorulmaz.”
Sadece kiliseler mi Tanrı’nın
evi?
Dünya da Tanrı’nın evi değil
mi?
Kiliseye girerken adı
sorulmayan insanlar, bir ülkeden başka bir ülkeye geçerken adı soruluyor, yedi
sülalesine kadar sorgulandığı pasaportu didik didik kontrol ediliyor.
Yetmiyor, vize isteniyor.
O da yetmiyor, belirli adlar
altında ücretler talep ediliyor.
Ha keza Hz. Musa’nın on emrinde
belirtilen,
- Öldürmeyeceksin,
- Zina
etmeyeceksin,
- Çalmayacaksın, şeklinde belirtilen esasları benimseyen her
Yahudi’yi de kucaklayıp bağrıma basabilirim.
Benzer şekilde, diğer dine
mensup kişiler de kendi bakış açılarından Müslümanları kucaklayacak birçok
kriter bulabilir.
Üç dinden bahsedip diğer dinlerden
bahsetmemek olmaz, dünya üzerindeki her dinin çıkış kaynağı ‘’iyilik’’
üzerinedir. Onlar da en az diğer dinler kadar saygı duyulmayı hak eder.
İstisnasız bütün inançlar
‘’iyilikten’’ doğar.
İyilik yapıcıdır,
İyilik haktır,
İyilik refahtır,
İyilik vicdandır,
İyilik mutluluktur,
İyilik keyiftir,
İyilik haz verir,
İyilik huzurdur,
İyilik onurdur.
Peki ya kötülük?
Kötülük acıdır,
Kötülük yıkıcıdır,
Kötülük yorucudur,
Kötülük hüsrandır,
Kötülük ıstıraptır,
Kötülük azaptır,
Kötülük kâbustur,
Kötülük korkunçtur,
İYİLİK VAR EDER,
KÖTÜLÜK YOK EDER.
Çok uluslu bir dünyada,
İlk çıkış felsefesi ‘’iyilik’’ olan
dinlerin varış noktası ‘’kötülüktür’’
Yaratıcıyı her dinin mensupları
farklı anlar.
Çıkış noktası ‘’iyilik’’ olan
hangi din kötü olabilir?
Ama demeyeceksiniz, olduğu gibi
kabul edeceksiniz.
Bir diğerinin çarpıtıldığını
asla iddia etmeyeceksiniz,
Öteki çarpıtılmış ise,
Sizinki doğru ise bunun için
savaşmanız mı gerekir?
Eğer bir din zorla kabul ettiriliyorsa, o,
inanç din değildir.
Bir kul, inandığı Yaratıcısı namına yaratılanı katlediyorsa o da kul değildir. Sırat Köprüsü’nü hiçbir
fani görmemiştir. Sırat Köprüsü’nde bekçilik görevi tebliğ edilen bir fani var
mı yer yerkürede?
Bir faninin yerkürede bir canlı
için hüküm vermesi kendini Yaratıcı yerine koyması anlamına gelir. Hükmün
sahibi sadece Yaratan’dır.
Dünya tarihini boyunca mahkeme
kararları ile idam edilenlerin içinden bile, sayısız mahkûmun masum olduğu nice
yıllar sonra ortaya çıkmıştır. Mahkemelerin bile yanlış yapabildiği bir dünyada
fertlerin yanlış anlama ve yanlış algılama ihtimali çok daha fazladır.
Gerçeği yaratılan değil, sadece Yaratıcı
bilebilir.
Anonim bir hikâyeye göre,
Bir zamanlar dünyaya gelmeye hazırlanan bir çocuk varmış, bir gün
Allah’a sormuş.
- Allah’ım beni yarın dünyaya göndereceğini söylediler.
- Fakat ben o kadar güçsüzüm ki orada nasıl yaşayacağım?
- Tüm meleklerin bir tanesini senin için seçtim. O seni bekliyor
alacak ve seni koruyacak. Meleğim her gün sana şarkı söyleyecek ve
gülümseyecek. Böylece sen onun sevgisini hissedecek ve mutlu olacaksın.
- Peki, insanlar bana bir şey söylediklerinde dillerini bilmeden
söylediklerini nasıl anlayacağım?
- Meleğin sana dünyada duyabileceğin en güzel en tatlı sözcükleri
söyleyecek, sana konuşmayı dikkatle ve sevgiyle öğretecek.
- Peki, Allah’ım ben seninle konuşmak istersem ne yapacağım?
- Meleğin sana, ellerini açarak bana dua etmeyi öğretecek.
- Dünyada kötü adamlar olduğunu duydum, beni kim koruyacak?
- Meleğin seni, kendi hayatı pahasına dahi olsa daima
koruyacak.
- Fakat ben seni bir daha göremeyeceğim için çok üzgünüm.
- Meleğin sana sürekli benden söz edecek ve bana gelmenin
yollarını öğretecek.
O sırada Cennet’te bir sessizlik olur ve dünyanın sesleri Cennet’e
ulaşır, çocuk gitmek üzere olduğunu anlar ve sorar.
- Allah’ım, eğer gitmek üzereysem lütfen söyle, meleğimin adı
ne?
- Meleğinin adının önemi yok yavrum, sen onu “Anne” diye
çağıracaksın.
Dünyanın neresinde olursa olsun, hangi annenin çocuğu diğer annenin
evladından daha değerlidir? Hangi annenin
çocuğu yaşamayı hak ederken, diğer annenin çocuğu ölümü hak eder?
Dünya tarihi boyunca geçmişten günümüze kadar, kaç savaşta, kaç
meydan muharebesinde, kaç hava, kara taarruzunda annelerin ocağına kor ateşi
düşmüştür? Bu savaşlar ne zaman bitecek? Kim
bu saçmalığa bir dur diyecek? Kim sonlandıracak? Savaşsız bir dünya mümkün
mü? Buna biraz kafa yorabilir miyiz?
Savaşlar neden çıkar?
Bir okul düşünelim.
Sınıfta her öğrenciye yetecek kadar masa, sandalye mevcuttur.
Herkes kendisine ayrılan alanda ders dinlese hiçbir sorun çıkmaz.
Ama bazı öğrenciler şişmandır, bazı öğrenciler zayıftır. Şişman
olan, daha az kilolu olan öğrenciye göre daha fazla yer kaplar.
Kendi sandalyesine sığabildiğinde bir sorun olmaz. Ama kendi
sandalyesine sığdığı halde sağa sola hareket edemezse kendine yer açmak ister. Şişman
olan öğrenci bu isteğinde haklıdır. Zayıf olan da şişman olanın hakkından fazla
yer talep etmemesi gerektiği düşüncesinde haklıdır. Güçlü devlet ile güçsüz devlet
arasındaki çıkar çatışması da buna benzer. Bakış açısından her ikisi de
haklıdır.
Güçsüz bir ülke düşünün, bu ülkenin sınırları içinde yüz bin araç olsun,
ama dünyanın petrol rezervinin ¼’üne sahip olsun, ihtiyacının bin katı fazla petrol
yatağına sahip olsun. Başka bir ülkede de yüz milyon araç olsun, ama hiçbir petrol
rezervi olmasın.
Dünya’nın ¼’ü oranında petrol rezervine sahip ülke, bu petrol
benim deme hakkına sahip değil midir? Tersinden bakıldığı zaman elinde yüz
milyon aracı olan ülke, ‘’Arkadaş senin elinde yüz bin araç var ihtiyaçtan
fazla petrolün turşusunu mu kuracaksın’’ deme hakkına sahip değil midir? Ülkeleri
yönetenler böyle bir talepte bulunmasa bile, yüz milyon araç sahibi ülke vatandaşları
yöneticilerini zorlayacaktır. Yakıt bul, nerden bulursan bul, nasıl bulursan
bul diye zorladıkları andan itibaren, ülke yöneticileri nasılına bakmaksızın
ihtiyaç giderilmesi yoluna çıkacaktır.
İhtiyaçlar ortaya çıktıktan sonra, ülkeler güçlü ya da güçsüz
olduklarına bakmaksızın birbirlerine kas gösterir. Her savaşın perde arkasında,
daha fazla imkâna sahip olma arzusu vardır.
Bu kısır döngü ihtiyaç listesinin başında petrol olur, ortasında
gıda olur, sonunda değerli madenler olur. Akla hayale gelmeyecek ihtiyaçlar,
akla hayale gelmeyecek yöntemlerle giderilmeye kalkılır.
Bu ihtiyaçlar ülke içinden giderilirse sorun farklı, ülke dışına
çıkılarak giderilirse o zaman da sorun çok farklı olur. Gümrük duvarları bazen
ikili ilişkiler ile bazen rica minnet ile bazen de güç ve kudretle aşılır.
Her ülkenin şartları bir biri ile eşit olsa, birinde olan imkânlar
diğerinde de aynı olsa, ne bir eksik, ne bir fazla olsa kimsenin aklına güç ve
kudret kullanmak gelmeyebilir.
Dünya üzerindeki iki yüzden
fazla ülkenin şartlarını eşitleyebilir miyiz? Bu eşitleme hangi yöntemle olabilir?
Ülkeler bazında şartlarımızı eşitlemeye kalksak her ülke kendi
çıkarı açısından direnç gösterir. Dünya dışından bir güç gelir bizden bunu yapmamızı
isterse o zaman gelen gücün kudreti nispetinde bunu tereddütsüz yaparız. Dünya
dışından gelen gücü de tartmaktan geri durmayız.
Güçlüyse iki yüzden fazla ülkenin eşitliğini kabul etmek için
ciddi adımlar atarız. Ama güç ve kudretlerinde azıcık bir gedik fark etsek ülkelerin
birbiri arasındaki eşitlik çok da ilgi alanımızda olmaz. Hangi ülkelerle
onlarla yapacağımız savaşı kazanmaya kafa yorarız.
Ailede kavga,
Okulda kavga,
İşte kavga,
Eşte kavga,
Köyde kavga,
İlçede kavga,
İlde kavga,
Ülkede kavga yetmedi bir de dünya dışı varlıklarla kavga.
Nereye kadar?
Kendi türünü yok etmek için ordular kuran, kendi türünü yok etmek
için bireysel, konvansiyonel, kitlesel imha silahları yapan, kendi türünü yok
etmek üzere atom bombası bile icat eden insanoğlu, eğer günün birinde dünya
dışı varlıklar ziyarete gelirse onların tercihi savaşmak olsa bile sen savaşma.
Zaten dünya dışından buraya kadar gelen varlıkları da yenecek teknolojiye sahip
olma ihtimaliniz söz konusu olamaz.
Don Kişot’un yel değirmenleri ile savaşması gibi sonuçsuz bir
savaşa girmektense gelenleri anlamaya çalışmak daha evladır.
Uzun yıllar belirtiler üzerinden, yakın zamandan beri de
kuşkusuzca inandığım dünya dışından gelecek varlıkların, muhtemel bir tufanda
bize yardım etmek için gelecekleri kanaatindeyim.
Kitabın Çelişkiler, Uyarılar Önlemler bölümünde hiç tereddütsüz
çekincelerimi dile getirdim. Ama
paranoyaya düşerek, insan ırkının sonunu getirmeye de hakkımız yok sanıyorum. Öte
yandan dağınık halde iki yüzden fazla ülke olması muhtemel bir uzaylı
istilasında mücadele etmenin önündeki en büyük engellerden değil midir?
Dün birbirini boğazlayan bu ülkeler, nasıl olur da akşamdan sabaha
dünya dışından gelen tehdit için aynı çatı altında mücadele edebilir? Hem
kendinin hem savaştığı ülkenin kafasındaki tek düşünce dünya dışı varlıklarla
iş birliği yapıp savaştığı ülkeyi yıkmak olur. Birbirimizi kandırmayalım. Biz Evren’de
toplu iğne başı kadar bile yer kaplamayan Dünya’da, birçok hatalar yaptık.
Çok kavgalar ettik,
Çok kanlar akıttık,
Çok ocaklar söndürdük,
Çok çocukları öksüz ve yetim bıraktık,
Dinimizin de,
Dilimizin de,
Irkımızın da,
Mezhebimizin de,
Çıkarımızın da yaşam hakkını sonlandıracak bütün kötü yanlarını, karşı
saftakilere tattırdık. Ama artık yeter. Bundan önceki çağlar ne ise, hiçbir
önemi yok. Ama bundan sonraki çağ,
Vicdan Çağı’dır!
Herkes vicdanlı olmak
zorundadır. Belki de gerçekten birkaç yıl
içinde Nuh Tufanı’ndan beter bir tufanla karşı karşıya kalacağız.
Belki de, insan ırkının, insanlığın sonu gelecek ve belki de canlı olmasına ihtimal
vermediğimiz Dünya’nın canı var ve bizim yaptıklarımızdan fena halde canı yanıyor.
Atom bombası yapmak nedir? Dünya’nın canlı olup olmadığını bilemeyiz. Fakat Dünya
saatte 1670 km hızla kendi ekseni etrafında, 108.000 km hızla da güneş
etrafında dönmektedir. Yağmuru yağar, rüzgârı eser, volkanı patlar, deresi
coşar, bitkisi yeşerir her hali ile canlılığını görebiliriz.
Cavit isminin anlamı, Sonsuz demektir.
Cavit isminin Türkiye’deki yaygınlık oranı binde 24’dür. 24 benim ilkokul
numaramdır. Ortaokul numaram ise 81’dir. Doğum yerim Çankırı, Çankırı’nın
plakası 18’dir. Ortalama her insanın avuç içlerinde Arapça 18-81 yazar. 18
doğduğum İlin plakası, 81 ise Ortaokul numaram iken avuç içlerindeki 18-81 ile
ne kadar da uyumlu değil mi? Cavit adını oluşturan C.A.V.İ.T harflerinin
alfabedeki sıralarının toplamı 67’dir. 67 benim doğum tarihimdir.
TC kimlik numaramda hem doğum tarihim 67 yer alır. Hem 52 yer
alır. 52 benim Askeri sicilimdir. Mayaların “Uzun Hesap” takvimine uygun olarak, her 52 yılda bir, tapınak ve piramitlerini yeniledikleri veya
yeniden inşa ettikleri ileri sürülür.
Aztek geleneği gibi, Maya geleneğine göre de, ruhsal gök 13 “gök
katı”ndan oluşur. Ahpu efsanesinde ve 12
yıldızın ortasındaki (on üçüncü) merkezî yıldızın adında rastlanır. Adım ve Soyadımdaki harflerin
toplamı 12’dir. T.C kimlik numaram da 13 ile başlar. Bu şekilde tesadüf ve
benzerliklerden birkaç ansiklopedi çıkabilir.
Fakat ilk defa kitap sıkıcı hale geldi değil mi?
Ben bile yazarken sıkıldım.
Anlamsız, gereksiz şeyler.
Böyle benzerlikler, bana bir kutsallık katabilir mi?
Ben kutsal bir varlığım
diyebilir miyim?